“Sen uçurum çiçeğisin,” dedi avare. “Köklerin gökyüzünü arzular. Düşmüş ruhlar pazarında beslenme.”
Kadın sinirle çekti kapıyı. Mızmızlanan çocuğunun ayakkabılarını giydirirken burnundan soluyordu. O sırada kafasına birkaç damla su döküldü. Bunu hiç mi hiç önemsemedi. Böyle anlarda hayatının dışında olanlar onda sakinleştirici bir etki yaratıyordu. Sonuçta ıslanmasına neden olan, temizlikçi kadındı ve sadece Çarşamba günleri hayatlarının kenarına ilişirdi. Yeniden çocuğuna döndü. Az önce bir tekini giydirmişti ayakkabıların. Ama şimdi ikisi de birkaç basamak aşağıda duruyordu. Üstelik çocuğu çoraplarını da ıslatmıştı. Hışımla kızına yöneldi. Dişlerini kırarcasına sıkıp kızının koluna bir çimdik attı. Bir çığlık attı yavrucak. Hızla çantasını karıştırmaya başladı. “Allah kahretsin!” diye bağırdı. Anahtarı içerde unutmuştu. En üst basamağa oturdu. Bir süre sonra bir ıslaklık hissetti. Su birikintisinin üzerine oturmuştu. Bunu da önemsemedi. Temizlikçi kadına seslendi. Kadın gelmeden yüzüne bir gülümseme yerleştirdi. Gülümsemenin kaybolmaması için kızının yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Kadın hemencecik kapıyı açtı otobüs kartıyla. Hızla içeri girip pantolonunu ve kızının çoraplarını değiştirdi. Anahtarı alıp dışarı çıktı.
Direksiyona oturup birazcık ilerlediğinde kızının emniyet kemerini bağlamadığını fark etti. Kendisininkini bağlamıştı oysa. Durup bunu da halletti. Normal bir hızla ilerlemeye başladı. Sinir bozucu bir Ankara havası çalıyordu radyoda. Önemsiz bir el hareketiyle radyoyu kapattı. Nasıl kapattığını kendisi de anlamamıştı. Arabanın teybine ters ters baktı; bütün suçu ona yüklercesine.
Biraz sonra kızının okuluna gelmişti. Bütün ilgili anneler gibi kızını sevgiyle öpüp kucakladı. Kızı okulun içine girene kadar bekledi. Ama ona bakmıyordu. Hiçbir yere bakmıyordu aslında. Belli bir noktaya bakma yetisini yitirmişti sanki. Bir anda uyanmış gibi sıçradı. Arabasına doğru yürüdü. Tam kapıyı açacakken cebinden sigara paketini çıkardı. Yıllardır neden aynı sigarayı içtiğini düşündü. Bir süre sonra bu konuyu unutmuştu. Durmadan zihnine saldıran düşüncelerin ısrarından, kısa süren belirsiz ve önemsiz konuların yarattığı can sıkıntısından kaçmak istiyordu. Okul zilinin sesini duyunca henüz yarılamadığı sigarasını mazgala attı. İzmaritin aşağı düşmemesine canı sıkılmıştı. Hızla arabasına bindi. Sanki bir felaket yaşamıştı ya da bir felakete doğru sürükleniyordu. “Başkaları da böyle mi? Diğerleri için hiçbir şey ifade etmeyen minnacık olaylar onları da bir çıkmaza sürüklüyor mu?” diye düşündü. Yavaş yavaş arabayı sürmeye başladı.
İş yerine gitmek için henüz bir saati vardı. Bu süre içinde arabayla dolaşabilir ya da bir yerlere oturup tek başına bir şeyler içebilirdi. Ancak ortada hiçbir sorun yokken bu durumu açıklamanın sakıncalarını düşünmeye başladı. Kime, neden? Bunun tutar yanının olmadığını adı gibi bilmesine rağmen gizli saklı bir iş yapıyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Sevgilisiyle mahallenin küçük çay bahçesinde buluşmaya giden liseli kızlar gibi hissediyordu kendisini. Ellerinin kayganlaştığını, direksiyonun ıslandığını fark etti. Elleri terlemişti. Korkuya kapılan birçok insanda olduğu gibi onun da midesi bulanmaya başladı. Arabayı hızla yakıt istasyonuna sürdü. Böğüre böğüre arabadan inip tuvalete koştu. Midesi rahatlayana kadar kustu. Aynanın karşısına geçip buz gibi suyu yüzüne çarptı. Kendisini aynada görünce gözleri doldu. Kendisine karşı, bütün insanlar adına müthiş bir acıma duydu. Aynaya iyice yaklaştı. Aynadaki lekeleri görünce durdu. Lekeleri görmemek için direndi. Yaşamını pürüzlü hale getiren her şeyi düşündü. Giderek onu çevreleyen, yaşam alanını daraltan, burnuna dayatılan her şeyi… Sevginin ne olduğunu düşünmeden kocasına karşı duyduklarını, boynuna sarkıtılmış bir taş gibi onu yoran çocuk sevgisini, şefkati… Kendisine dokunan kocasının ellerini düşündü birden. Ellerinin tersiyle boynuna dokundu. Teninin kayıtsızlığını hissetti. “Suyu çekilmiş bir ağacım!” diye mırıldandı. “Suyu çekilmiş ve kendisinden gölge istenen, yeşillik istenen, güzellik istenen, meyve istenen bir ağaç! Oysa ben, kupkuru, binlerce böcekle kemirilmiş bir talaş yığınıyım.” Birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Yüzünü kurutmadan hızla dışarı çıktı. Yağmur başlamıştı.
Yeniden sürdü arabasını hızla akan trafiğe doğru. Hala kırk beş dakikası vardı.
Zamanın her şeyi eskiten acımasızlığını düşündü. Yuvarlanan varlığının, zamanın ve mekânın sert duruşu içindeki şekil alışını, onların dayattığı biçime boyun eğişini… Ucu kapkara bir uçuruma dayanan sarmal yaşamının baş döndürücülüğünü, en nihayetinde oradan bilinmezliğe doğru sarkılışını… Başlangıcı ile bitişi arasındaki uyumsuzluğu, giderek değer kaybeden umudun olanaksızlıklar içindeki ezilip büzülüşünü… En kötüsü de kendisiyle gerçekten yüzleştiği zamanlarda bütün cesaretini yitirip her şey yolundaymış gibi yapıp yoluna devam etmesiydi. Yeniden bu duyguları yaşayacağını bile bile üstünü örtmesiydi. Çünkü içindeki zehir giderek kanına karışıyor hatta kan yerine damarlarından bu zehir akıyordu.
Camı açtı, bir sigara yakarak yolun sağından yavaşça ilerlemeye başladı. Direksiyonu işyerine doğru kırdı. Dar sokaklardan hızla geçerek arabanın tekerlekleri altında çığlık çığlığa kaçışan yağmur suyunun sesini dinledi. İşyerine vardığında yağmur durmuştu. Arabayı dikkatle park etti. Dikiz aynasından yüzünü ve saçlarını kontrol etti. Şakaklarına inen saçlarını en tepede topladı. Arabadan inip etrafına baktı kayıtsızlıkla. Ayakkabılarına çamur bulaşmasın diye özenle yürüdü. Binadan içeri girdiğinde gülümsüyordu. Yanından geçenlere çekingen bir alımlılıkla selam veriyordu. Her zaman beraber oturup kalktığı iş arkadaşlarının yanına vardığında figüranı olduğu yaşamın en iyi oyuncusu gibi rolünü oynuyordu.
Zafer ÇARBOĞA

çok güzel çok beğendik
🥰🥰🥰🥰
Çiçekler, kutukler, gitmeler…