Ellias Canetti, ünlü romanı Körleşme‘yi (Die Blendung) 1930’ların başında yazmıştı. Almanya’da savaş sonrası ortaya çıkan karmaşa, Nasyonal Sosyalizm’in ayak sesleri, toplumdaki yabancılaşma ve korku romandaki sıradan insanların hayatlarında apaçık ortaya çıkar. Evden hiç dışarı çıkmayan Kien, gönlünü çalan hizmetçisi Therese tarafından evden atılır ve tanımadığı bir dünya ile tanışmaya, insanlarla bağ kurmaya zorlanır. Kien, aslında kendisinin de ait olduğu olduğu toplumda nasıl köşeye kıstırıldığını ve her şeye nasıl yabancılaştığını derinden hisseder.
Yabancılaşma, ötekileştirme, uyum, asimilasyon… modern toplumların en çok vurgulanan kavramlarından oldu ve olmaya da devam etmektedir. Savaş sonrası Avrupa’da ortaya çıkan “Yıkıntı Edebiyatı” (Trümer Literatur) sığınaklarda büyüyen, babasız kalan yazarların hem başkaldırıları hem de yabancılaşmaya karşı geliştirdikleri bir protesto edebiyatıydı. 1960’lı yıllardan sonra işgücü transferi ile başka bir ülke, başka bir kültür ile karşılaşan işçiler, kendi edebiyatlarına mektuplarla, türkülerle katkıda bulundular. Bu katkılarla asimilasyon, ötekileştirme, yabancılaşma konusunda araştırmacılara, romancılara çok değerli örnekler sundular. Bu örneklerden yararlanan bazı yazarlar Türk işçi göç tarihini ve öykülerini eserleriyle geleceğe taşımaya başladılar. Bu yazarlardan biri de göçmen edebiyatının en önemli temsilcilerinden olan yazar Şakir Bilgin‘dir. Onun 2005 yılında “Internationales-Kulturwerk” yayınları arasında Almanca çıkan “Ich Heiße Meryem, nicht Miriam” (Benim adım Miriam değil, Meryem’dir) isimli romanı Türkçe olarak “Önel Yayınları”nda “Güzellikler Yeter Bana” ve “Bir daha Susma Yüreğim” isimleriyle iki kitap halinde yayınlanmıştır. Genç bir kızın dilinden kızın öğretmenine yazılan mektupla başlayan roman, Almanya’daki öğrenci hayatını, aile ilişkilerini, uyum ve uyumsuzluk sorunlarını, yabancılaşmaya karşı direnişi çok ustaca vermiştir. Şakir Bilgin’in Türkçeye hakimiyeti ve canlı tasvirlerdeki ustalığı okuyucuyu daha romanın başında sarıp sarmalamaktadır. Almanya’da doğup büyüyen Meryem, Almanya’dan nefret etmez. Hatta, öğretmenine yazdığı mektupta adeta onu kınarcasına, “Almanya’yı da seviyorum, Türkiye’yi de”[1] diye haykırır. Meryem bu sevginin göreceli bir sevgi olmadığını da “duyarsız” öğretmenine anlatmaya çalışır:
“Almanya da bana anam babam gibi yakın. Nasıl onların parçasıysam, Almanya’nın da öyle…”[2]
Öğretmenini iyi tanıyan Meryem, bu satırlarla belki de bize başka mesajlar vermektedir. Almanya’yı sevse de bir Alman olmadığının farkındadır. Bu farkındalık “öğretmeni” veya toplumun büyük bir kesimi tarafından kabul görmeyince Meryem’in dramı veya savaşımı başlamaktadır. O kendi duyguları ve tepkileriyle aslında sadece Meryem’in değil, kendi yaşında ve durumunda olan bütün gençlerin adına öğretmenine mektup yazmaktadır.
Yazar âdeta bir kamerayla Meryem’i takip etmektedir. Onun gezdiği sokaklar, konuştuğu insanlar, gördüğü restoranlar, kahveler, dokunduğu eşyalar Almanya’da, özellikle Köln’de yaşayan insanların bir sinema filmi gibi gözlerinin önünden geçmektedir:
“Köln’e çıktığınızda her tarafta Türk restoranları, kahveleri, marketleri görüyorsunuz. Yabancı diye baktıklarınızın, artık kentin ayrılmaz bir parçası olduğunu fark ediyorsunuz.”[3]
Türk ve Alman toplumunun uzun yıllar içerisinde nasıl birbiriyle kaynaştığını, olumlu bir gözle bakıldığında nasıl ayrılmaz bir bütün haline geldiğini, Meryem uzlaşmak ve sevmek isteyen gözleriyle görmektedir.
Meryem sadece öğretmeninin zihniyetine ve onun gibi düşünenlere tepkili değildir. O kendi ailesi ve kültürünü yozlaştıran insanlar da karşı tepkilidir. “Ben Türküm,” demeye korkanlar, kendi değerlerini sergilemekten çekinenler, yabancılaşanlar, korktukça fanatikleşen ve kendisini her şeye kapatan göçmenler de onun hedefindedir.
Okulda öğretmeni Bayan Lück tarafından yok sayılmalar, aşağılamalar Meryem’in gencecik duygularını incitse, kırsa da o asla öğretmeninden intikam almak ve Bayan Lück’ün silahı ile onu vurmak istememektedir:
“En kızdığım zamanlarda bile Frau Lück’ten intikam almayı hiç düşünmemiştim.”[4]
Meryem’in bütün çabası insani bir çabadır. Öfkelenirken bile uzlaşmayı, beraber yaşama umudunu yitirmemektedir. Türklerin Almanlarla ortak değerleri, beraber yaşama çabaları Meryem’in en büyük arzusudur. O saf duyguları ve temiz sevgisiyle bütün öfke ve önyargıların üstesinden geleceğini düşünmektedir. Bu düşüncesiyle de en zor zamanlarda bile bir ümit ışığı yakmaktadır.
Yazar Şakir Bilgin, bu eseriyle Avrupa’da yaşayan milyonlarca gencin dilini, gönlünü, ümidini edebiyatta yeniden canlandırmıştır. Onun ustalığı, kalemini 17 yaşındaki bir gencin diliyle bütünleştirmesidir. Bu bütünlüğü romanı okudukça hemen farkederiz. Anlatımda akıcılığın yanı sıra bir gencin düşüncesindeki ve konuşmasındaki sadelik romanda önemli yer tutmaktadır.
Almanca ve Türkçe çeşitli eserleri yayınlanan yazar Şakir Bilgin’in bu eseri göçmen edebiyatı sahasında önemli bir boşluğu doldurmuştur. Roman hakkında Köln gazetesinde “Kimlik Arayışındaki Zorluk” başlığıyla romanın Almanya’daki okuma gününden izlenimlerini aktaran gazeteci Michael Hesse, okuyucuların bu romanla “uyumla insanın kimliğinden vaz geçip geçemeyeceği” sorusunu sorduğunu yazmaktadır.[5]
Orhan ARAS
Dipnotlar
[1] Şakir Bilgin, Bir Daha Susma Yüreğim, Önel Verlag, s. 55
[2] Aynı yer, s. 56
[3] Aynı yer,s.76
[4] Şakir Bilgin, “Güzellikler Yeter Bana”, Önel Verlag, s.48
[5] https://www.ksta.de/schwierige-suche-nach-der-identitaet-13382086?cb=1640256536378&

Orhancığım yazıyı okudum, çok çekici ve akıcı bir biçimde yazıyı kaleme almışsın. Şakir Bilgin’in bu romanları göçmen gençleri anlatması, onların psikolojisine nüfus etmesi bakımından çok önemlidir. Dilin var olsun, gönlün şad olsun.
Yücel Feyzioglu abiciğim, beğenmene sevindim. Sağ ol!