Bir ülkede eğitimin düzeyini ve niteliğini o ülkenin sokaklarına, caddelerine, vitrinlerine bakarak tahmin edebilirsiniz. Günlük hayatta tükettiğimiz basit ürünlerden tutun da sağlık, ulaşım, inşaat, bilişim vb. alanlarda kullanılan/kullandığımız her türlü malzemeye kadar binlerce malın ne kadarının yerli ne kadarının yabancı olduğunun bir envanteri çıkarıldığında meramımız kolaylıkla anlaşılacaktır. Öte yandan dünyaya ne sattığımız da önemli bir gösterge.
Mal ve hizmetlerin üretiminde emek-yoğun yöntemler demode olalı onlarca yıl oldu. Her alanda artan bir hızla makinelerle muhatap olduğumuzu ise söylemeye zaten gerek yok.
Hayatımızı radikal bir biçimde değiştiren en önemli faktör bilimsel araştırma ve bunun sonucu ortaya çıkan teknolojidir. Karl Marx‘ın ünlü sözünü hatırlayalım; toplum ‘altyapı’ ve ‘üstyapı’dan oluşur. Bunlar karşılıklı olarak birbirini etkiler ve altyapı her zaman üstyapıyı belirler. Öte yandan üretim biçimleri değiştikçe, farkında olmadan yaşam biçimimiz de değişir. Bunun yansımalarını günün her saatinde, hemen her adımda gözlemliyoruz.
Altyapı toplumun dayandığı her türlü sosyal, kültürel ekonomik yapıdır. Bu yapıyı değiştiren dönüştürense esas itibarıyla üretim biçimleri ve ortaya çıkan ürünlerdir. Bu, halihazırda kendi hayatımızı neden kendimizin belirleyemediğinin de nedenlerinden biridir.

Günümüzde kol gücüyle yapılan işlerin alanının giderek daraldığını hepimiz görüyoruz.
Teknoloji/yüksek teknoloji ürünleri üretenlerin dünyanın “yeni ağaları” oldukları da açıkça ortadadır (dolayısıyla sosyal ve kültürel hayatı biçimlendirenler de). Sanayi Devrimi sonrası milyonlarca insanın birden bire işe yaramaz duruma düştükleri, yapageldikleri mesleklerinin bir anlamının kalmadığını hatırlayalım. “Yeni düzende” “hizmetçi” konumuna düştüler. Avrupada şövalyeler barmen oldu, kahyalar ayak işleri yapan vasıfsız elemanlara döndü. Ülkeler temelinde düşünüldüğünde ise Devrimi yapanlar efendi, geriye kalanlar, benzer şekilde ‘hizmetçi oldu. Sanayi devrimi konusunda geç kalmış bir ülke olarak bunun sıkıntılarını büyük ölçüde yaşadık. Kısmen hâlâ yaşıyoruz.
Ama geç kalmışlıkta asıl tehlike şimdi başlıyor. Daha önce de çeşitli vesilelerle benim ve başkalarının dile getirdiği gibi, yeni bir çağ başlıyor. Dün geç kalmanın bedelini bir çok alanda nasıl yoksunluklar ve yoksulluklar içinde geçirdiysek, yeni çağa ayak uydurmada geç kalmamız (ki öyle görünüyor) halinde öncekinden çok daha zor zamanlarla yüzleşmek zorunda kalacağız. Bazı yazarların digital diktatörlük dediği bu dönemde ya Harari‘nin deyimiyle çöp insanlara dönüşeceğiz ya da kenarından köşesinden biz de tutup, zarar ve ziyanın boyutlarını azaltacağız.
Bir çok insanımız hala “aşırı teknoloji”ye karşı olmayı bir marifet, teknolojiye karşı asil bir duruş ve kimlik sergileme olarak görmektedir. Oysa bu bir sevip sevmeme sorunu değildir. Tepemize indirilmeye hazırlanan balyoza “ben balyozdan hoşlanmam” demek ne kadar anlamıysa, bu da ancak o kadar anlamlıdır. Bu türden saftirik gerekçeler ergenlik başkaldırısı olarak görülebilir ama etki gücü gülünçtür.
Lafı daha fazla uzatmadan şunu söyleyelim. Üniversitelerimizden hiç olmazsa bir tanesi sadece Yapay ya da Digital Zekâ çalışan bir ünivesiteye dönüştürülmelidir. Bu kez de geç kalırsak bizi kurtaracak bir imkân bir çare görünmemektedir.

Hasan BOYNUKARA

Son Yorumlar