Sosyal Dışlama ve Ayrımcılık Üzerine

Bir kimseyi insanlık onuruna yakışmayan bir muameleye maruz bıraktığımızda, sadece o kişiye kötü muamelede bulunmuş olmayız; aynı zamanda paylaştığımız insanlık onurumuza da zarar vermiş oluruz.”
                                                       (İonna Kuçuradi, “İnsan Onuru Kavramı ve İnsan Hakları)

“İnsanlığı, kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil de her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran!”
                                                                                                                  (Immanuel Kant, 1785)

“İnsan adına onurlu bir kişi var: Aşağılayan insanların kibrine gem vurmak için nihai ve en etkili söz: ‘Ben köpek değil, insanım.’”
                                                                                                                      (Samuel Pufendorf )

Kabul etmeliyiz ki toplumumuz, ciddi derecede sosyal dışlamaya yatkın ve ayrımcı zihniyete sahip bir insanlardan oluşuyor.

İsterseniz bu ‘eleştirel yargımı’ biraz açalım:

“Sosyal dışlanma” kavramı ilk olarak Fransa’da 1960’lı yıllarda “yoksulların” ideolojik şekilde dışlanmaları konu edilerek gündeme getirilmiş, ABD’de dışlanmış gruplar için “sınıf altı” kavramı kullanılmış.

Sosyal dışlanma, toplumla bireyin sosyal bütünleşmesini sağlayan her türlü haklardan kısmen veya tamamen yoksun bırakılma hali olduğundan, birey toplumla olan bağlarını bu süreçte koparmaya başlayacaktır. E.Durkheim “dayanışmacı” bir anlayışla bu durumu görerek, toplumla birey arasındaki bağın gevşemesi halinde, “biz” duygusunun azalacağını ve kuralsızlık (anomi) ortaya çıkacağını, belirtmiştir. Bu yüzden dışlanmış kişilerin, yeniden toplumla bütünleşmesini sağlamak o toplumda “birlikte yaşama kültürü” adına önem arzediyor.

Sosyal dışlanmaya benzer bir kavram da “ayrımcılık”tır: Toplumsal yaşamda dil, din, ırk, etnik köken, cinsiyet, siyasi düşünce, cinsel yönelim, engellilik ve yaş gibi objektif olmayan faktörler temel alınarak, birey veya gruplara yöneltilen davranış ve uygulamalar, olarak tanımlanmıştır.

Birleşmiş Milletlerin Her Türlü Ayrımcılığı’nın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinde, “Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda veya kamusal yaşamın başka her alanında, insan haklarının ve temel özgürlüklerin eşitlik koşullarında tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını bastırma veya tehlikeye koyma amacı taşıyan veya sonucu doğuran ırk, renk, soy ulusal veya etnik köken üzerine dayalı her tür ayırt etme, dışlama, kısıtlama veya yeğleme” şeklinde davranışları “ayrımcılık” olarak nitelemiş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 1. Maddesine göre de “Herkes hiçbir yönden, özellikle ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş veya başka her türlü görüş, ulusal veya etnik köken, servet, doğum veya başka her durum yönlerinden ayrı m gözetilmeksizin, tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilir” kanuni düzenlemesi ile kişilerin ayrımcılığa uğramaları yasaklanmıştır.

Bu noktada, Türk hukukunda da “eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı” ile ilgili düzenlemeler 1924 Anayasası’ndan itibaren tüm Anayasalarımızda zikredilmiştir. 1982 Anayasası’nın 2. maddesi “insan haklarına saygılı devlet” anlayışını vurgularken, 10. maddesi “herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi görüş, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” ifadesi ile anlayışı açıklamış ayrıca “hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmayacağı” belirtilmiştir. İş Kanunumuzda da “iş ilişkisinde dil, ırk, renk, cinsiyet, engellilik, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ve benzeri nedenlerle ayrım yapılamayacağı” beyan edilmiştir. Bu davranışlara aykırılık ise TCK 122 maddesinde düzenlenmiş ve “Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle; Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini, Bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını, Bir kişinin işe alınmasını, Bir kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını, engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.“ denilmiştir. Bu metinlere göre, insanın duyan, düşünen ve özgür bir varlık olarak taşıdığı değer çok önemlidir ve de yazıldığı gibi pratikte de değerli olmalıdır…

Tüm yasal düzenlemelere rağmen, “sosyal dışlama ve ayrımcı davranma” bir olumsuz kültür olduğundan, ayrımcılığın en yaygın şekli “çalışma hayatında” görülmektedir. Çalışma yaşamında genel olarak eşit olan kişilere sadece belli bir gruba ait olduklarından veya özelliklerinden dolayı, iş imkanında eşit davranılmaz. Sözkonusu ayrımcılıkla, kişiye, aynı veya benzer durumda olan başka bir kişiye göre daha az olumlu davranılarak “doğrudan ayrımcılık” yapılır. Yine bir kanun veya işlemin herkese eşit şekilde uygulanması gerekirken, toplumun bir bölümü üzerinde orantısızca uygulanması suretiyle “dolaylı ayrımcılıkta” yapılmaktadır. Bu ayrımcılıkların bir üst boyutu “sistematik ayrımcılıktır” ki belirli gruplara karşı kurumsallaşmış yapı, uygulamalar ve gelenekler yolu ile farklı ve yetersiz hizmet verilerek ayrımcılık gösterilmektedir.

Gerek sosyal dışlama gerekse ayrımcılık kültürüne sahip toplumlar, “eşitsiz yapıları yeniden ürettiklerinden” dolayı devamlı birbirleri ile “kavga” halindedirler. Bu kavganın galibi, “güç unsurunu” kullanarak, dışlanan ve ayrıma tabı tuttuğu kişi ve grupları aşağılamaya devam eder, ötekileştirir ve var olan imtiyazını korumak için ‘savaş propagandası’ yaparak gücüne destek arar. Gün gelir, bu kez dışlanmış ya da ötekileştirilmiş gruplar bir şekilde galip gelince de bu kez ‘güç rolüyle davranma sırası’ onlara geçmektedir. Oysa ki R. Merton’un “gerilim teorisinde” anlatmak istediği gibi ciddi bir “haksızlık baskısı” altında kalan toplumsal gruplar, çeşitli kavgalara sürüklenirler ve toplumda dayanışmanın değil, çeşitli “suç grupları” oluşturup, çıkar silahşörlerine dönüşürler.

Bu durumları engellemenin yolu, öncelikle hangi davranışlarımızın dışlama ve ayrımcılık sayılacağını bilmek ile mümkündür. Bu yanlış davranışları ancak değerler eğitimiyle ve erdem üzere alışkanlık kazanma yolu ile değiştirebiliriz…

Şimdi bu açıklamalarımıza bakarak, ülkemizde ne kadar “sosyal dışlanma ve ayrımcılık yapıldığı” konusunda bir kanaat elde ettiniz mi? Oysa Anayasamız, başlangıçta “her Türk vatandaşının bu anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden, eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde, onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu…” vurgulanmakta değil mi?

Öyleyse, sosyal dışlama ve ayrımcılık konusunda “farkındalık bilincimizi” artırarak, erdemli insanlar kalarak bizde, toplumdaki herkese karşı “insan onuruna yakışır” şekilde “eşit” davranma ve “liyakat sahibi olana değer verme” anlayışına kavuşabiliriz.

Doğrusu insani üstünlükler, doğuştan gelen veya statü ile oluşan saygınlıklar da değil, ahlaki ve insani eylemler ile “başkalarına yaptığımız davranışlarla” belirlenir. Türk kültüründe, onur ve şeref, iyi niyet üzere iyi davranışlarla kazanılır…

O halde dışlayıcı, ötekileştiren ve ayrımcı kültürden uzaklaşırsak, “insana değer veren” bir anlayışa ulaşır ve Türk kültürünün esas şiarını (ilkesini) yeniden elde etmiş oluruz.

Metin KAZAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir