Haniflik her şeyden önce zekâyı kullanma yeteneğidir. “Biliyor musun dünyayı yöneten güçler…”, “Şapkalı dostum dedi ki…” ile başlayan cümleleri gördüğünde işkillenmeyen, whatsapp mesajlarında dünya kuran/yıkan, youtube’a video yükleyip dünyayı yöneten güçlerin bütün oyunlarını başına geçirdiğini zanneden insanlara karşı temkinle yaklaşmayan kişiler Hanif olamazlar.
Bir kumpasa gelmemek ne kadar akıl-zekâ gerektiriyorsa o kumpasa gelmemek için kendi kumpasına çağıranlar karşısında konumunu korumak da akıl ve zeka gerektirir. İbrahim peygamberin dehasını biz delikanlılık çağlarında görebiliriz. Enbiya suresindeki ayetlere dönelim tekrar.
- (İbrahim), sonunda belki ona dönerler (sorarlar) diye büyükleri hariç onları (putları) paramparça etmişti.
İbrahim peygamber balta kullanacak kadar kuvvetli, baltayla putları kırdığı takdirde başına gelecekleri harfiyyen bildiği halde bunu göze alabilecek kadar cesur, bu eylemiyle gerçek bir strateji üretecek kadar da deha sahibidir. Dâhidir çünkü bütün putları kırmak deli suçlamasıyla savuşturulabilir. Putları kıran baltayı, yani suç aletini en kutsal görünen, sunulan en büyük putun boynuna asmak ise “risk budur” demektir.
- (Kavmi) “Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Şüphesiz ki o (bunu yapan kişi) zalimlerden biridir.” demişlerdi.
Toplumun ilk tepkisine bakalım. Bu eylemi yapan kişiye aptal, ahmak, deli diyememişlerdir. Bu vasıflara sahip biri suçu işler ve kaçar. Böyle bir durumda suç aletini bırakmak yerine “en büyük putun boynuna asmak” “benim sizin sisteminizle derdim var ve bu eyle-me imzamı atıyorum, bir yere kaçmıyorum. Benim kim olduğumu, nerede olduğumu biliyorsunuz, korkmuyorum, sizinle karşılaşmayı bekliyorum” mesajı vermektir ki mesaj alınmıştır.
- (Bir kısmı) “Bunları diline dolayan, kendisine ‘İbrahim’ denen bir genç duyduk.” demişlerdi.
İbrahim, aklına geldiği anda eyleme girişmemiştir. Öncesinde insanlarla bu konuda pek çok kez konuşmuş, bu özelliği herkesçe bilinmektedir. Yalnız alt tabakayla değil, yönetici kısmına yakın kişilerle de bu sohbetleri yapmış olmalı ki suçun akabinde suç mahalline teftiş ve kontrol amaçlı gelen insanların kulağına onun ismi ulaşmış, ulaştırılmıştır. “Neden bu putlara tapıyorsunuz” cümlesi görünüşe göre İbrahim’le görüşen herkesin zihnine çakılmış bir sorudur. Bu nedenle putları kırmaya teşebbüs edecek kadar gözünü karartabilecek bir kişi akla gelmiştir. Putların nerede olduğunu bilen, putlardan nefretini her fırsatta her sohbette muhatabına açık ve net bir şekilde söyleyebilen, “Sus bak başına bir iş gelecek” ihtarlarına aldırmayan tek kişi İbrahim’dir. Toplumun her bireyi putlardan, putperestlikten memnun olmayabilir fakat İbrahim’in yaptığı gibi aleni olarak o saygı nesnelerine saygısızlık yapacak kadar gözünü karartabilen yoktu.
İbrahim’in evli olmaması bu gözü karalığı açıklamaz. Evli ve çocuklu olduğu zaman da muhalefetini hakkıyla yerine getiriyordu. İbrahim’i merkez şahıs yapan onun ahlak ve karakteriydi.
- “Onu hemen insanların gözü önüne getirin! Şahitlik ederler.” demişlerdi.
Bu ayet tipik zalim devlet refleksini gösteriyor. Hangi çağda olduğumuza dikkat etmeksizin bir devletin aleni ceza verdiğini görürsek biliriz ki orada hukuk değil intikam işliyordur. İbrahim’in devletinin yapmak istediği, onu cezalandırmaktan çok ikinci bir İbrahim vakasını engelleyebilmek için kitleyi korkutmaktır.
Ayetin mealinde “Belki şahitlik ederler” ifadesi yazılmıştı belkiyi sildim. Arapçasında kullanılan “le’alle-” umut ifade eder. Belki bu manayı karşılamıyor. Hakim heyetinin kastı “Millet görsün de korksun, teşebbüs etmesin”di. Türkçe’nin belkisi, umutlu ve aciz bir bekleyişi ifade ediyor buradaki lealle ise “hedefe nişan almış ve tetiğe basmış bir avcının avının yere düşmesini beklemesi” duygusunu belirtiyor. İki duygusal tınının ne denli farklı olduğu okuyucunun dikkatinden kaçmamalı.
- Onlar “Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?” demişlerdi.
Tanrılarımıza densizlik eden sen misin ulan! şeklinde ünlediklerini duyabiliriz. Burada tanrılara saygısızlık neden devlet nezdinde bir takibata konu olsun diye düşünebiliriz, bize saçma gelebilir. O yüzden bu durumu açıklayalım
Mezopotamya medeniyeti Tanrı-Kral fikrine dayanır. Orada kral aynı zamanda en büyük din adamı, tanrıydı. Teknolojinin ilerlemesi, gök cisimlerinin izlenmeye başlamasıyla yerdeki tanrılar gökyüzünde temsil edilmeye başlandı. Krallar tanrılık yerine tanrının temsilcisi olarak algılanmaya başlandı. Algı değişti ama işlev değişmedi. Dolayısıyla Mezopotamya’da tanrı devlet eş anlamlıydı. Kral kutsal, tanrılar devlet himayesindeydi. Putlara, tanrılara saygısızlık bu yüzden devlete karşı gelmek anlamındaydı. İbrahim kendi halkının ve devletinin nezdinde bir vatan haini, devlet düşmanıydı.
Bu algıyı hesaplamadan bu sorunun ne anlama geldiğini anlayamayız. Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim, “Evet dersen öleceksin, Hayır dersen kendini öldüreceksin” demekti. İbrahim bu soruya evet ya da hayır dediği anda dava bitecek, devlet ve halk nezdinde ya onursuzluğa ya da ölüme mahkum edilecekti. Fakat İbrahim üçüncü bir çıkış yolu buldu.
- (İbrahim ise): “Belki de bu işi şu büyük olan yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demişti.
İbrahim’i çağlar üstü bir insana dönüştüren cümle hangisidir diye sorulsa bu bu bağlamdaki bu cümleyi örnek gösterirdim. Fatih’e isnat edilen “Ben sultansam emrediyorum ordunun başına geç, sen sultansan ordunun başına geç” cümlesinin hissettirdiği çıkmazdan çok daha derin bir çıkmaza sokmuştur bu ayet. Hakim heyetinin İbrahim’e sunduğu “Öl ya da öldüreceğiz” çıkmazını çevik zekası ile çok daha keskin ve sağlam iade etmiştir ki sonraki ayette derin çelişkinin itirafı gelir.
- Kendilerine dönüp “Zalimler sizsiniz, siz!” demişlerdi.
Buradaki zalimler sizsiniz cümlesinin sahibi de muhatabı da hakimlerdir. İstiyorsanız kimin öldürdüğünü büyük puta sorun cümlesi doğrulansa, yanlışlansa, iade edilse ya da cevapsız bırakılsa da İbrahim’in maksadını yerine getirecektir. Bu ayet getirdiğinin ispatıdır. Aldıkları cevabın üzerine hiçbir söz söylenemeyeceğinin farkına varan hakimler, içlerinden kendilerine “Şu düştüğün hallere bak. Şuncacık çocuk yaşta adam sana akıl veriyor ve haklı. Sırf geçim derdine yanlışın ve haksızın tarafını tutuyorsun” demişlerdir.
- Sonra (eski) kafalarına dönmüşler de “Sen bunların konuşamadığını pekâlâ biliyorsun!” (demişlerdi).
Bu safhada artık hakimler ne yaptıklarının farkına varmış ama başkalarının bunun farkına varamayacağını umarak işi anlamazlığa vermişlerdir. Eğer farkettikleri mantıksal hezimeti dışa vurursalar İbrahim’in galibiyetini tanımış olacaklar ve koskoca devlet halkın gözü önünde küçük düşecekti. Bu da tanrıların devletin yanında olmadığına hamledilecek, halk devletin koyduğu dini unsurların tamamını sorgulayacaktı. Hakimler bu tehlikeyle yüz yüze kalmaktansa kitlenin cehalet ve aptallığına yaslanmayı tercih etmişlerdir. Sonuçta da kitle İbrahim’in haklılığını görememiştir. Bütün tarih hakikat ile gelenek çeliştiğinde kitlenin geleneği tercih ettiğinin kayıtlarıyla doludur. Yalan da olsa toplumun benimsediği gerçek, bilimin, ilimin, aklın ve mantığın orta-ya çıkardığı hakikati her zaman yutmuştur. Fakat hakikat hiçbir zaman ölmemiştir. Kitle her zaman karşısında olsa da bir kişi onu görmüş, benimsemiş, onunla yaşamış ve onun için ölmüştür.
- (İbrahim) “Allah’ın peşi sıra size hiçbir yarar ve zarar veremeyen şeylere (hâlâ) tapacak mısınız?” demişti.
Yalnız İbrahim’in meselesi değildir putlar. Peygamberimizin muhatapları için de tam bu ifade kullanılır.
“De ki: «Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?» De ki: «Allah’tır.» O hal-de de ki: «O’nu bırakıp da kendilerine fayda ya da zarar verme gücüne sahip olmayan dostlar mı edindiniz?»8
İbrahim’in ve diğer bütün peygamberlerin putperestlerden isteği, kendilerine hiçbir faydası-zararı olmayan nesnelere saygı göstermenin anlamsızlığı üzerine düşünmeleridir. Eğer an-nem-babam bana bunların saygın olduğunu söylemeselerdi, et-rafımdaki insanlar bu nesnelere saygı göstermeseydi ben yine de bu nesnelere saygı gösterir miydim, bunu makul bulur muydum, bir kerecik olsun bunu düşünün.
Ahmet BAYRAKTAR
Dipnot
8- Rad 13/16

Son Yorumlar