Küçük bir kıyı köyünde, eski bir evin penceresinden içeriye köhne bir radyonun melankolik sesi doluyordu. Ev her gün aynı türküyle yankılanıyordu. Adam, radyo frekansını hiç değiştirmemeyi bir alışkanlık haline getirmişti, onun bu tutumu, sanki hayatın sırrını çözdüğünü ve tüm evrenin gizlerini kavradığını anlatır gibiydi. Yüzündeki gururlu ifade, kısa kirpiklerinin ardında saklı olan bir bilgelikle karışıyordu. Her nota, her söz, sanki onun yaşamının bir parçasıydı.
Kadın ise bu manzaranın köleliğinden bıkmıştı. Adamın her gün aynı türküyle övünmesi, ona bir kısır döngüyü hatırlatıyordu. O, sanki dinleyince nefessiz kalacakmış gibi bir tedirginlikle, bu sözlerin kırılganlığından kaçıyordu. İçsel bir huzursuzluk tüm bedenini sarmış, gözlerinde beliren derin gölgelerde yankılanıyordu.
Bir gün, bu evin parkelerini kumsal gibi gören kadın eski koltuğa oturdu. Koltuk, koyu renginin üzerindeki beyaz tüylerle adeta zamana meydan okurcasına eski köşesinde yerini almıştı. Kadın, bu koltuğa Rosinante adını takmıştı. Sanki hiç marangozdan geçmeden, hiç mağaza yüzü görmeden, yıllardır sadece bu duvarla cam arasında var olmuş gibi bir hava taşıyordu.
Şimdi, kadının başı adamın dizlerindeydi. Gözlerini kapattığında, suyun hafif dalgaları bedenini sarhoş eden bir huzur getirdi. Başı halen dizlerindeydi, güvendeydi. Masmavi gökyüzündeki güneşin parlak ışığı gözlerini kamaştırıyor, dünyayı unutmasına neden oluyordu. Derin bir nefes alıp gözlerini tekrar kapattı. Adamın sesi suya karışıyor, kulaklarına ulaşan melodiler yeni sözlerle zenginleşiyordu. Adamın bu türküyle anılmak, kendini tarihe yazdırmak istediği belliydi.
Bir el kadının burnuna dokundu, birden, suyun içinde dalgalanma başladı. Kadın, panik içinde çırpınıyor, tuzlu su genzini yakıyor, midesi bulanıyordu. Kulakları uğulduyor, gözleri yanıyordu. Gecenin karanlığı suya sarkarak çevresini sarıyor, yalnızlığın koyu renkleri içini ürpertiyordu. Kendi aksini gözlerinde görünce, yalnızlığının boyutları onu dehşete düşürdü.
Kadın, adamı anlamaya çalışırken, kendi geçmişini sorgulamaya başladı. “Evet,” dedi kendine, “bu adam, başkasının öyküsünde romantik bir aşıktır.” Don Kişot’tan başka birisi olamazdı. Ama düşündüğünde, öte yandan bu adam, dünyaca ünlü o opera eserindeki çapkın delikanlı Don Giovanni’ye benziyordu. Çevresinde Leporello ve Sancho Panza dolaşıyordu; her biri onun öyküsünün bir parçasıydı.
Kadın, kumsalda yürürken yüzünde eğreti bir tebessümle adımlarını attı. Cesedini, Rosinante’nin üzerine uzanmış buldu. Karşısında, gözleri yalnızlıkla dolu bir kovboy onu izliyordu. “Ophelia olarak buradayım,” dedi, “Bu öyküdeki rolüm nedir?”
Kovboy, boş gözleriyle ona baktı. Sanki onun yalnızlığı, denizin karanlığında bir yankı gibi asılıydı. Kadın, Rosinante’nin üzerinde uzanırken, gözlerini kapatmıştı ve denizin derinliklerinde kaybolmuş gibiydi.
“Beni merak etme,” dedi, sesinde belirsiz bir hüzünle. “Burada ne işin var, neden buradasın? Sende ilişki istemiyorsun, yoksa buradaki amacın başka mı?” Kovboyun boş bakışları derinleşmiş, adeta geceyle birleşmişti.
Göz kapaklarını yavaşça açtı ve yüzüne baktı. Onun gözlerindeki boşluk, kadının içindeki yalnızlıkla çakışıyordu. Kadın, başını hafifçe kaldırarak cevabı hazırlamaya çalıştı.
“Belki de ilişkiden kastettiğin şey, sadece bir bağ kurmak değil, kendini bulmaktır,” sesinde bir miktar kararsızlık vardı. “Kimi insanlar, kendilerini bir yerlerde bulmaya çalışır; ben de öyleyim. Burada olmak, belki de kendi içsel karmaşama cevap bulmak için bir yol.”
Kovboy, bu sözleri dinledikten sonra, derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. “Denklemden insanı çıkardım,” sesinde mistik bir yankı vardı. “Yaşamı, evreni ve döngüyü hissettiğin her an özeldir. Bu anlar, her şeyin ötesindedir. Senin aradığın şey, sadece bir bağ bir yol değil; belki de bu anların kendisindedir.”
Duyduklarını anlamaya çalışarak başını kaldırdı ve gözlerini ona çevirdi. “Öyleyse, bu anların özelliği nedir? Yani, yaşadığım bu anların ve bu karanlığın içinde ne bulmalıyım?”
Adam, kadının gözlerinde bir arayış ve merak gördü. “Bu anların kendisi, hayatın bir parçasıdır,” diye yanıtladı.
Belki de mutluyken daha sıkı sarılmalıydı ona diye düşündü, gözlerini denize çevirdi. “Yani,” dedi, “belki de amacım bu anları yaşamak ve kendimle yüzleşmek. Kendi içimde bu anların anlamını bulmak, belki de yaşamın kendisini anlamak olabilir mi?”
Kovboy, sorgulayıcı bir bakışla ona baktı. “Burada, yalnızlıkla ve karanlıkla yüzleşmek gerçekten seni tatmin edecek mi?” diye sordu. “Gerçekten kendini bulacak mısın, yoksa daha da mı kaybolacaksın?”
Kadın, derin bir nefes aldı ve gözlerini tekrar denize çevirdi. “Belki de tatmin olmak, bulmak değil, aramak ve sorgulamaktır,” dedi. “Burada olmak, kendimi bu karanlıkta kaybolarak değil, yüzleşerek bulmak istiyorum. Belki de asıl mesele, buradan ne öğrenip, kendime nasıl bir anlam yaratacağımdır.”
Adam, kadının düşünceli halini izleyerek, hafif bir gülümsemeyle başını salladı. “Belki de öyledir,” dedi. “Bu anların içindeki güzellik ve derinlik, senin yolculuğunun bir parçasıdır. Belki de bu yolculuk, kendini keşfetmenin anahtarıdır.”
Rosinante’nin üzerinde adamdan sıyrıldı enerjisinden soyutlandı. Eski evin pencerelerine doğru yürürken, artık geçmişin köhne melodilerinden ve içsel karanlığından arınmıştı. Her adımında, daha da ilerlemiş olduğunu hissediyordu. Bu huzur, yaşananların yankıları ile geleceğin belirsizliği arasında kurduğu ince bir dengeydi.
Ancak, evin diğer odasında, adamın yalnızlığı giderek derinleşmişti. Kadın gittikten sonra, eski radyonun melankolik sesi evin içinde boş bir yankı gibi dolanıyordu. Her gün aynı türkü, her gün aynı ezgi, ama şimdi bu melodiler anlamını yitirmişti. Daha önce yüzündeki gururlu ifadenin yerini derin bir hüzün almıştı.
Evin pencerelerinden sokağa akan radyonun sesi, adamın içindeki boşluğu daha da vurguluyordu. Melodiler, artık sadece geçmişin hatıralarını değil, ruhunun unutulan köşelerindeki karanlık boşluğu da yansıtıyordu.
Günler geçtikçe, yalnızlığı derinleşti. Sayıkladığı türkü ise içsel karmaşasını artıran bir hatırlatıcı olarak yerini koruyordu. Ev, eski melodilerin ve radyo tınılarının sesiyle dolmuş, kaybolmuş bir zamanın ve derin bir yalnızlığın mekânı haline gelmişti. Adam, her geçen gün, bu çaresiz gölgelerin içinde sürükleniyordu.
Ekim Betül UÇAR
Son Yorumlar