Düşünce Dünyamızın Haysiyeti, Cemil Meriç 

Genellikle Türk aydınlarını tanımlamak kolaydır. Fakat birisi var ki sağa, sola, doğuya, batıya hasretmek, kategorize etmek ona yapılacak en büyük haksızlıktır. İlla tanımlama hevesinde isek onun şu cümlesi kâfi: “Hiçbir zaman sol da olmadım, sağ da. Böyle bir sınıflama sokaktaki adam için geçerli olabilir.” Sağ ve sol, kör dövüşünün yarattığı çeteleşmenin aksine her türlü düşünceye müsamaha gösterir. Düşünce yapısının labirentlerini oluşturan bu özelliği onu Cumhuriyet Dönemi boyunca birçok aydından ayıran en büyük özelliğidir. O kalıplara sığmaz. Kimliğe, ideolojiye, cemaate, düşünce akımlarına yazılmaz, yazılamaz. Ne Marksizm’e, ne sosyalizme ne liberalizme… Muhafazakârlığa ve sosyal demokratlığa da sığmaz. Hiç birine, ama hiç birine sığmayacak kadar düşüncelerin tüm ufuklarına gezintiye çıkar. İlgi alanı sosyoloji. Fakat o felsefeci, edebiyatçı, dilci, üslupçu, kitap/düşünce sökümcüsü, mütercim. Hepsi ve daha fazlası. Bir çağın vicdanı. Bunlardan da öte Türk düşünce hayatının haysiyet ve şerefi.

Kimden bahsediyoruz? Cemil Meriç’ten. En büyük meziyeti yalnızlık, yalnızlıktan kitaplara kaçan münzevi. Kitapların dünyasında yaşamaktadır. Kitaplarda yaşayanlar ile yaşamaktadır. “İnsanlar kıyıcıydı kitaplara kaçtım” der. Yaşadığı hayat, yetiştiği çevre düşünüldüğünde zorunlu olarak kitaplar dışında sığınacağı başka çevresi, eşi, dostu yok. Kimsesiz, günlerce aç kalmış, beş parasız kalmış, meteliksiz meteliksiz dolandığı olmuş sokaklarda. Yine de midenin açlığını değil ruhunun boşluğunu dolduracak kitaplar aramış. Onun gözünde “kitaplar asude bir liman.” Okumanın hobi, boş vakit, fırsatım olunca okurum anlayışında olan ülkemizin güzel insanlarına ne demek istediğini onunla hemhal olunca tasavvur edebiliyoruz. Herkesin okumasını arzu etmektedir. Kendisini kitaplara, kaleme, irfana adamış. “Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla. Ben kalemle doğmuşum.” Bu cümlesine kalemle ve kitapla cümlesini rahatlıkla ekleyebiliriz.

Türk aydınlarının hikayesini “Mağaradakiler” kitabıyla gözler önüne serer. Kaç talihli ilk felsefi romanımız  “Amak-ı Hayalî” karıştırmıştır diye serzenişte bulunur. Entelijansiya mağaradadır. Mağaradakileri kitapların aydınlık ve aydınlatıcı dünyasına davet eder. Jurnallerinde yaşadığı hayatı, okuduğu kitapları vesikalandırır. Başlarda kitaplar onun için bir zindandır.  Bu zindanı aydınlatmak için çok okur ve  kendi düşüncesini oluşturur. Tüm okumalarında da mutlağı aramış. Mutlakçı değildir, şüphecidir. Mutlakiyetçiliğin, fikrin baş belası olduğunun farkındadır. “Düşünce şüpheyle başlar, düşünce tarzları ile bütündür.” Onun düşünce sistemine göre irfan sabit değil dinamik bir olgudur. İrfan süreklilik gerektiren, okunarak elde edilebilen, anlam düzenin ifade eder. Düşünerek haysiyetin ve irfanın kazanılacağına iman eden adamdır O.

Bazı çevreler irfan ehli Meriç’in, çok okunduğu değerinin bilindiğini iddia eder. Bizce hayır okumuyor. Seyyid Kutup, Mevdudi, Elmalılı Hamdi’nin kitapları kütüphanelerimizin, dergâhlarımızın, camilerimizin kitaplıklarını süslerken Nurettin Topçu’nun; “İsyan Ahlakı”, “Ahlak Nizamı” Cemil Meriç’in; “Kültürden İrfana”, “Bu Ülke”si vitrine çıkmamıştır. Hele muhafazakâr camiada hiç çıkmamıştır. En az Buhari, Tirmizi kadar Nurettin Topçu, Cemil Meriç okunmadığı müddetçe sadece hadis ve ayetlerle yaşayan yurdumuz dünyayı tanıma imkanına sahip olamayacaktır. Özellikle muhafazakâr camia Olimpos’u, Hindi’yi tanımaz. Daha orta okulda lakabı Victor Hugo olan Meriç’in tüm eserleri evvela kendimizi sonra da dünya edebiyatı, dünya sosyolojisi, dünya felsefesinin kapılarını sonuna kadar önümüze serer. Onun eserleri görücüye çıktığı gün değeri de bilinmiş olacaktır.

Gözlerini kaybettikten sonra Fildişi kulesine çekilir. kitapları ile hemhal. Fildişi kulesinde bilenir ve meydana iner. “Fildişi Kule”yi “Miskinler Tekkesi” olarak gördüğü zaman fildişi kulesinden sadece yazdığı makaleler ile ateş hattına fırlamış, geri dönmüş diyor, oğlu Mahmut Ali. Gözlerini kaybetmemiş olsaydı düşünce adamı olmanın yanında macera ve aksiyon adamı olacaktı.

Türk aydınları içerisinde onun kadar okuyan, onun kadar yazar, düşünce insanları ile dirsek temasında bulunan başka düşünce insanı yoktur herhalde. Bu konuda nev-i şahsına münhasır bir aydın. İbn-i Haldun, Said Nursi, Atilla İlhan, Tolstoy, Dostevski, Balzac, Marx, Bernard Lewis, Ali Şeriati, Saint Simon, Nazım Hikmet, Kemal Tahir gibi yüzlerce, belki binlerce insanı okumuş. Yine kitaplarında en çok düşünce insanının ismi geçen Cemil Meriç’tir. Kitaplar onun için havaici asliyedendir(asıl ihtiyaç). Ekmek, su, hava, nefes gibi.

Ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya atlayan derin bir tecessus. Hint edebiyatı, Asya, Osmanlı, Fransa, her yaşadığı zamanın zor şartlarında o kadar kitabı nasıl bulmuş, nasıl okumuş? Meriç’i okuyan herkesi çıldırtan soru. “Ne romancıyım, ne şair, ne tarihçi. Sadece çok okudum, çok düşündüm, beşeri ihtiraslardan uzağım” der. Okuduklarını sindiren söken biridir de. O, yaptıkları ile yazdıkları ile  Ömer Öztürkmen’in belirttiği gibi Türk düşüncesinin haysiyetini kurtarmıştır. Çünkü o, yaşadığı cemiyetin adamı değil, bugünün, yarının ötelerdeki cemiyetin de  adamıdır.

Cemil Meriç külliyatını okuyan herkes bu adamın kitaplara taptığını düşünür mutlaka. Fakat o kitaplara tapmıyor, kitaplar onun has bahçesi. Kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok seviyor. Jurnallerde “Ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki Tanrı çekiyor beni” der. “Meçhule açılan kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.” 

O, kitaplara tapmaz ama kitapları bu dünyanın en değerli varlıkları olarak görür. Okuyanları, kitapların dünyasını sevenleri, teselli edecek muhteşem sözleri var.. Mesela “kitap istikbale yollanan mektuptur.” “Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki.” Etrafımızda kitap düşmanları ile kitapları sevmeyenler kuş beyinlidir ona göre. “Büyük zekâlar kitabidirler” der.  Zira, “Zekânın tavrını efendileştirmek için okumak zorundayız.” Sözünü zamanların sarkacına asar.

Gözlerini kaybettiğinde bir daha okuyamam kaygısıyla agresif biri olmuş, herkesin başına gelebilecek beşeri bir zaaf bu. Okuyup yazmayınca daha da hasta olmuş. Çocukları kendisine kitaplar okuyarak acısını dindirmiştir. Böyle bir adamın acılarını kitaplar dışında ne dindirebilir ki? “Acıları dev aynasında büyüten hassasiyetim var” diyecek kadar açık sözlüdür. Aşkları, sevdikleri uğruna rüsvalığa razıdır. “Rüsvalığı göze alamayan sevmemeli. Rüsvalık yani kendine saygı.” Kendisine müthiş bir özgüveni var: okumak, okunmak, anlaşılmak istiyor. Okursa, okunursa yaşamaya daha layık olduğunu itiraf ediyor. Çünkü okudukça, okundukça düşüncesi anlaşılacaktır ve haysiyet kazandıracaktır. Zaten “İnsanın haysiyeti, düşüncesi” değil midir?

Abdulvahap SERT

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir