Tarihte neredeyse şirke bulaşmamış bir kavim bulmak mümkün değildir. İskandinav toplumlarından Afrika kavimlerine kadar en küçük toplumlarda bile bir şirk emaresine rastlamak mümkündür. Yakın yüzyılda tv’nin icadı ve belgesellerin marifeti ile Afrika’da, Amazonlar’da, Avustralya’da teknolojiyle hiç tanışmamış, çırılçıplak dolaşan kabilelerin varlığına şahit olduk. Benim aklıma gelen ilk soru şuydu. Bu insanlar vahiyle bugüne dek hiç tanışmamış mıydı?
Cevap, evet bugüne dek o insanlara din anlatan biri çıkmamıştı ama çıkmalı mıydı, biri onlara Kuran, İncil, Tevrat okumalı mıydı? Hayır. Allah’ın insanlardan birinci isteği mutlu olmalarıydı. Canınızın istediği gibi yiyin için ama haddi aşmayın ayetini birebir uyguluyordu bu kabileler. Biz ya da başkaları onlara teknoloji getirene kadar da medeniyete ihtiyaç duymamışlardı. Nasıl olurdu böyle bir şey?
Olurdu çünkü, vahyin gönderildiği kavimler Allah’tan başka bir şeye inanıyorlar diye değil, inandıkları şey Allah adına dikildiği ve o şirkten dolayı insanlar acıyla, işkenceyle, zulümle inletildikleri için oraya peygamber gelmişti.
Bu anlatılanların ilk okuyuşta garip gelmesi Kuran’a aykırı bir bilgi içerdiğinden değil, kültürümüze ve bize anlatılanlara aykırılıktan kaynaklanıyor. İslam’a değil müslümanlara aykırılık var. Şu anda müslümanlar tıpkı bugün lanetledikleri müşrikler gibi inanmaya ve yaşamaya başladılar. Tek fark putlarının tahta ve taşlardan olmaması. Harici bütün sistem ve uygulamaları müşriklerin savundukları yaşadıklarından hiçbir farkı yok. Nasıl mı?
Müşrikler Allah’ın varlığına inanıyorlardı.21 Ateist değildiler. Yağmuru yağdıranın Allah olduğuna inanıyorlardı.22 Deist değildiler. İmanları vardı.23 Bir mümini bir müşrikten ayıran şey nedir o zaman?
Bu sorunun cevabı hep aynıdır. Adalet. Adalet, tevhid, akıl, fıtrat ve ahlak bir elin parmakları gibi ayrılmaz beşlidir. Biri ayrıldığında diğer dördünün işlevleri kısıtlanır.
Dünyanın en adil devletinde bir kişiyi dokunulmaz, yargılanmaz, sorgulanmaz yaptığınızda artık o kişi zulmü kendine hak bilir. Başkası yaptığında cezayı hak gördüğü bir eylemi kendi yaptığında normal, makul, meşru addeder. Örneğin bir ülkede kral birden fazla kadını kendine alır ama tebaasının birden fazla kadınla evlenmesini yasaklar. Bu bir zulümdür. Adil olan herke- sin tek bir eşle hayatını sürdürmesidir. Bir eylem kral, müdür, başkan için hak, başka biri için suçsa orada bir kişinin ilahlaşması vardır. Tevhit bozulmuştur.
Adalet kuralların herkes için konulması, kuralsızlık konulacaksa bile onun da kurallara bağlı olarak koyulmasıdır. Adil toplumda hükümranlık ve sorgulanmazlık kişilerde değil ilkelerde ve kurallardadır. Kuralları koyanlar da koydukları kuralların muhatabıdırlar.
Trafik kurallarından emniyet müdürü de hakim de savcı da mes’uldür. Toplumun bir kısmı bu kurallardan azad olunacaksa bunun da kurala bağlanması gerekir. Örneğin ambulans, itfaiye ve polis arabalarının bu yönerge ve yönlendirmelerden mes’ul olup olmayacağı kurallarca belirlenmelidir. Bizim ülkemizde ve Avrupa’da her şey kural ve kaidelerle yürütülmektedir. Bu konu- da kimsenin şüphesi yoktur, olamaz da.
Zulüm, kelime olarak bir şeyin ait olduğu yerde olmamasıdır. Polisleri ilahiyatta fıkıh hocası yapmak, fıkıh hocalarını trafikte denetlemeye göndermek vatandaşa, öğrencilere ve görevlilere zulümdür. Kişi ne için eğitim aldıysa, görevi neyse onu yapmalıdır. Toplumun kralı dahi olsa kimse kimseyi ehli olmadığı bir işe yerleştirmemelidir.
Krallar kendini bir ülkenin mutlak sahibi gördüğü anda ilahlaşırlar. Firavunlar kendilerini Mısırdaki mülkün mutlak sahipleri gördükleri için “En büyük Rab/Efendi” ilan etmiştir.24 Burada dikkat edeceğimiz nokta şurası. Firavunlar insanlara “Sizi ben yarattım” demiyor. Varolan mülkün tek kullanım yetkisinin kendinde olduğunu iddia ediyor. Bu iddiasına kanıt olarak iddiası hariç hiçbir şey göstermiyor.
Bir iddia kendisiyle kanıtlanmaz. Bu akla aykırıdır. Bu nedenle zalimler, insanların aklını kullanabilecekleri ortam ve zeminlerin oluşmasını engellerler. Onların doğru bilgiye ulaşmalarını engellerler. Bilenlerin konuşmalarına mani olurlar. Güçleri yetmezlerse yalan ve yanlış konuşan insanların duyulması için gayret ederler. Yine de üstesinden gelemediklerinde yalan, iftira ile iti- bar suikastına kalkışırlar. O da olmazsa doğru konuşanı kovarlar ve en son öldürürler. Öldürme en kolay yol olduğu halde en son tercihtir çünkü halk konuştuğu için öldürülen kişinin sözlerinin doğruluğundan emin olur.
Zulmün sürdürülebilmesi için halkın akılsızca bir şeye inanmasının sağlanması şarttır. Bunun için de tarih boyunca krallar, padişahlar halkın kutsal bildiği dini mekanları süslemiş, büyütmüş “Biz de sizin inançlarınıza saygılıyız” diyerek şirin görünmek istemişlerdir. Halbuki esas gaye halkın aklını kullanarak başlarına gelen belaların asıl sebebi olan kralın ve zulüm üreten sistemin sorgulanmasına müsaade etmemektir.
Örneğin bir ülkede yağmur yağınca su baskınları oluyor, halk bundan zarar görüyorsa yetkili kişiler yağmur suyunun akışını düzenleyecek harcamalardan kaçınıyor, halkın vergisi yöneticilerin şımarık arzularının tatmini için harcanıyor demektir. Halk bunun farkına vardığında isyan edecek, yetkilileri ve tembel kurum üyelerini doğruya ve göreve davet edecektir. Bunun önüne geçmenin yolu halkın yağmurun daha az yağması için dua etmeleri gerektiğine inandırmaktır. Sistemin din adamları, işlediğiniz günahlardan dolayı Allah size bu azabı gönderdi dendiğinde halk yöneticileri değil Allah’ı suçlamak isteyecektir. Allah da mutlak kadir olduğundan onu suçlamak cehennemi hak etmek anlamına geleceğinden halk öfkesini yutmak zorunda kalacak, maddi sıkıntıya düşecek ve bundan dolayı kimse hesap vermeyecektir.
Görüldüğü üzere yöneticilerin kafasının dingin olması için iki yol vardır. Adalet ya da din. Adaleti sağlamak yöneticileri zenginleştirmeyecek, halkın mutluluğunu sağlayacağından yöneticilerin işlerine bu seçenek çoğu zaman çoğu yerde makul gelmeyecektir. Yalnızca günümüzde Avrupa ve Türkiye gibi gelişmiş ülkelerde adalet tercih edilir. Diğer ülkeler krallarının zenginliğine laf etmemek için halkının günahkar ve azgın olduğunu bazen din adamları, bazen sanat, sinema insanlarıyla topluma mesaj olarak aktarırlar.
Bu nedenle Kuran düşünmenin toplumda kurumsallaşmasını istemiş, ayetlerin düşünen bir toplumca anlaşılabileceğini hayata geçebileceğini belirtmiştir.25
Ahmet BAYRAKTAR
Dipnotlar
21. “Onlara yeri ve göğü kim yarattı diye sorsan Allah derler” Lokman 31/25
22. “Onlara yağmuru indiren ve ardından yerden ölümünden sonra yeşil ot bitiren kimdir diye sorsan Allah derler” Ankebut 29/63
23. “Kendilerine kitaptan bir pay verilenler put ve tağutlara (Allah adına kendilerinden uydurdukları nesnelere [haç gibi] ve kendilerini Allah’ın kutlu varlıkları olduğunu iddia eden, başkalarının onların kutsal olduğunu iddia ettikleri varlıklar [Apollo, Zeus, Aziz Paul vs…]) iman (onları kutsayarak kurtulabileceklerini düşünüyorlar) Nisa 4/51
24. Naziat 79/24
25. Bunda şüphesiz düşünen/akleden/bilen kavimler için ibretler vardır. Bakara2/164-230; En’âm 6/99-105-126

Son Yorumlar