Gel  Zaman Git Zaman

Sakin geçen bir geceden sonra, konakladığımız evin penceresinden durgun akan nehri seyretmek mutluluk vericiydi. Bu doyumsuz seyirden sonra açık havada kahvaltı yapmanın tadını çıkardık. Sonra Kröv içine doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Yolumuzun üzerinde görülmeye değer ahşap evler uzanıyordu. 17. yüzyıla ait eski mahkeme binası önünde biraz oyalandık, açıkçası burcumun etkisiyle durup resim çektim burada. Ardından Mosel kıyısından eve dek yürüdük. Mahalle sakini bir hanımla yaptığımız ayaküstü sohbette, turistlerin kazların gürültüsünden şikayetçi oldukları için kazlarını kümese kilitlediğini öğrendik. Kuğuların yumurtaları da aşırı çoğalmamaları için yuvadan (ç)alınıyormuş. Bana güvenerek içini döken insanları asla hayal kırıklığına düşürmek istemem. Söyleyeceklerim doğru olsa da bilerek karşımdaki insanı üzmek bencilce bir şeydir bana göre. Yapılanın iyi bir fikir olmadığını üzülerek belirtiyoruz. Bir yabancının kendisine hak vermesine şaşıran kadın anında başıyla onaylıyor bizi. Yüzü bir anda güzelleşiyor, gözlerinin içi gülüyor, alnındaki kırışıklık kayboluyor birden…

Hayatın bazen çok neşeli olduğunu itiraf ederim. Mesela olmuş şeylerin çetelesini tutsam, hayatımdaki mesut anlar ihtimal bir ay bile tutmaz. Mütemadiyen önüme ve işime bakarım. Bu yolda yaşam enerjimi kadınlardan aldım hep. Bu annem oldu, sevgilim oldu, eşim oldu, kızım oldu. Fakat özne değişmedi hiçbir zaman. Kadınların yüzünü güldürmek ziyadesiyle geri dönüyor erkeklere.

Salgın yüzünden sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bu duyguyu üzerimizden atmanın tek çaresi gezmek. Şimdilik kayıtsız ve çekincesiz öyle düşünüyorum. Yanlışım varsa, siz düzeltin! Hava tahminine göre önümüzdeki birkaç gün güzel geçecek. Sırt çantalarımızı alıp yola çıkıyoruz. Nehir boyunca uzanan Traben-Trarbach’a giden kara yolu oldukça rahat. Kimi yerler ceviz ağaçlarıyla dolu. Dönüşte ceviz toplamayı teklif ediyor eşim. Olur diyorum, ancak ağaca kim tırmanacak onu merak ediyorum…

Yola çıkmadan önce Kröv’de tuttuğumuz evi kendimize üs seçerek, bu güzel Mosel Vadisi boyunca bazı küçük kasaba ve köyleri keşfetmek için birkaç günlük gezi programı yapmıştık. Bugün Cochem’in güneyindeki ikiz kasabalardan ilkini, Traben-Trarbach’ı ziyaret edeceğiz.

Traben-Trarbach kasabası, 1900’lü yıllarda şarap ticaretinin en önemli merkezlerinden biri olarak tanınıyordu. O zamanlar buranın Fransız şehri Bordeaux’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci şarap ticaret merkezi olması oldukça dikkat çekicidir. Bu istisnai konumun nedeni, Riesling şaraplarına ve özellikle İngiltere’ye ve denizaşırı ülkelere yapılan ihracata yönelik büyük talep patlaması olabilir. İktisadi gelişmeler yüzden fazla yeni şirketin kurulmasına yol açar. Aynı nedenle, 19. yüzyılın ikinci yarısında şarap mahzenlerinin kapasitesi artırılmış ve başka hiçbir Mosel belediyesinde olmayan, çok katlı, geniş mahzenler inşa edilmiştir. Öyle ki bazıları 100 metreden uzundur. Mosel kıyısındaki bir mahzene girmek, çeşitli yapıları, hatta bir ana yolu geçmek ve sonra bir bahçede veya bir bağcının çiftliğinde tekrar gün yüzüne çıkmak bir ustalık işi sayılıyor. Traben-Trarbach yeraltı dünyasının ve dehlizlerin mistik alaca karanlığında rehberli bir yeraltı turu yapmak,  ikibin yıllık bağcılık tarihini öğrenmek ve Romalılara uzanan eski mahzen teknolojisini keşfetmek gerçekten heyecan verici bir deneyim.

Mosel Vadisi’nde bulunan bir başka büyüleyici ortaçağ kasabası olan Bernkastel’i eşim ilk kez ziyaret edecek. Ancak ahşap evlerin, Arnavut kaldırımlı sokakların ve Ortaçağ kokan meydanların arasında elele dolaşırken ikinci kez yaşıyormuş ve ilkinde yanlış davranmışım gibi davranacağım. Geçen güzel günler de vardı ama o anıları yine kendime saklayacağım. Gelen güzel günleri ise kimse bilmeyecek.

Zaman yürür; geçmişten geleceğe doğru akar gider ancak nedendir bilinmez; şimdiki zaman en zor, güç ve ebedi sanılır. Sanki yüzyıllardır hep ileri gitmedik! Bizler her zaman kendini akan nehirdeki yansımada gören ve sular değiştiği için nehrin artık eski nehir olmadığını düşünen insanlarız. Peki, nehre ilk ve son bakışta bir fark yok mu? Bunun anlamı şu olabilir mi? Asıl değişen ve kalıcı olan biziz! Biz, özünde bir gizem taşıyan canlı varlıklarız. Anılarımız olmasaydı her birimiz ne olurduk acaba? Belleğimizin çoğu söylentidir, ancak esastır.

Goethe’nin kaldığı otel

Kim olduğum için, örneğin Trier’de, Köln’de, Afyonkarahisar’da yaşadığımı hatırlamama gerek yok. Aynı zamanda, artık bu yerlerde olduğum kişi olmadığımı, bir başkası olduğumu hissetmekten de kendimi alamıyorum. Asla çözemeyeceğimiz şey kimlik değiştirme meselesidir. Çünkü bir şeyin değişime uğradığını söylediğimizde, onun yerini neyin aldığını bil(dir)miyoruz. Sadece zamanın geçtiğini hissediyoruz. Şimdiki zaman, bilincimizin dolaysız bir gerçeği değildir. Evet, içinde olduğumuzu hissediyoruz ama ona “Biraz kal! Çok güzelsin…!” (Goethe) diyebilecek kimse yok aramızda!

Şimdi arabada çalan şarkıda bak Nilüfer durumu ne güzel açıklamış:

Yok artık bir daha sevmek
Hani giderken bana demiştin ya sen
Yolcu yolunda gerek

Almanya’ya gelen çoğu kimse muhtemelen bu kasabanın ismini hiç duymamıştır zira buraya arabasız gelmek kolay değil. Bir kere Bernkastel-Kues’te tren istasyonu yok ve Bernkastel’den gelen feribot sadece Traben-Trarbach’a kadar gidiyor. Cochem’den Wittlich’in yerel ulaşım merkezine giden bir trene binmeniz, ardından Kues’e ulaşmak için otobüsle aktarma yapmanız gerekir. Kısaca, meşakkatli bir yolculuk sizi bekliyor olacak.

…..

Evet, Traben-Trarbach varış noktamız; Mosel’in dolambaçlı kıyılarını çaprazlayarak ilerliyoruz. Topu topu 15 dakika sürüyor yolculuk.

Bahsini ettiğimiz restaurant

Nihayet gözlerimizin önünde, nehrin her iki tarafında kilometrelerce yemyeşil üzüm bağlarıyla çevrili ve ancak son yüz yılda modern karayolu köprüsüyle birbirine bağlanan bir çift şirin küçük kasaba uzanıyor. Traben, Bernkastel veya Cochem ile karşılaştırıldığında bir bütün olarak Ortaçağ görünümünde olmasa da, bu eski postane de dahil olmak üzere önceki yüzyıldan kalma birkaç benzersiz mimari yapı vardı. Bir asırlık bina, ziyaretimiz sırasında aslında satıştaydı, ancak -ne yazık ki- fiyatı satın alma gücümüzün çok üzerindeydi! Kasabanın en tanınmış sembolü, Mosel’in bu bölümünde ilk inşa edilen köprülerden biri olan Trarbach tarafındaki Brückentor’dur. 1899 yılından kalan köprü üzerinde o gün insan kaynıyordu adeta. Trarbach’ta kısa bir yürüyüş yaptık, köprübaşındaki Cafede oturup etrafı izledik. Sonra akşam yemeği için geleneksel bir yer aramak için Traben’e geri döndük. Burada Mosel Vadisi’ndeki favori restoran keşfimizi yaptık. İlk tercihimiz “Alte Zunftscheune” lokantasında akşam için masalar tamamen doluydu ve Bahnstrasse’nin küçük bir sokağında sadece birkaç blok ötede Restaurant Moselstübchen’e rastladığımız için şanslı sayılırdık. Bizi cezbeden, lokanta tabelasındaki ikram vaadi değil, taze hasat edilmiş mevsimlik mantarlarının,  ‘Chanterelles’ reklamını yapan küçük bir kara tahtaydı. Bu küçük lokanta, olabildiğince otantik bir şekilde döşenmişti. En az birkaç asırlık ahşap çerçeveler ve Almanca telaffuzu düzgün bu iki yabancı müşteriyi doğal olarak merak eden kibar komşuların eşlik ettiği güzel bir ortam. Hafta başında bile şaşırtıcı derecede kalabalıktı içerisi ve yaşlı bir Alman çiftle aynı masayı paylaşmanın eğlenceli bir deneyimini yaşadık. Yemekler hayal kırıklığına uğratmadı. Benim bifteğim alışık olduğum damak zevki için oldukça iyiydi, ama bu yemeği yepyeni bir lezzete taşıyan yanında sunulan cömert yabani mantar yığınıydı. Sanırım Alman çiftin yerel yemekler için gösterdiğim takdiri alkışladıkları için sessiz bir baş selamını bile hissettim. Eşimin levrek filetosu da bir o kadar zevkliydi. Bu şekilde hazırlanmış levrek daha önce Almanya’da hiç görmemiştik ve eti o kadar mükemmel bir şekilde baharatlanmıştı ki, gözümüze çok hoş ve çok leziz görünüyordu.

Kabuğu o kadar çıtır çıtır kızarmış ki, dürüst olmak gerekirse, onun önce deniz balığı olduğunu düşündüm. Tatlı su balıklarının çoğunda tipik olarak bulunan itici “lezzet” hakkında hiçbir ipucu yoktu ve bu, malzemelerin tazeliğine ve ustaca hazırlandığına dair iyi bir kanıttı, ancak herkese lokanta sahibi tarafından hizmet edildiğinden servis biraz yavaştı. Alman çiftle vedalaşıp yemeğin parasını kasada ödedikten sonra aceleyle Traben tren istasyonuna gittik… Gülümseyerek “Bahnhof” diyerek saati işaret ettiğimde durumu anladı sanırım. Çünkü arabamızı istasyon önüne gelişi güzel park etmiştik.

Trarbach’ın simgesi Köprü Kapısı’na yürüme mesafesinde, Avrupa’da eşi benzeri olmayan bir müze bulunmaktadır: Buda Müzesi, özel bir koleksiyoncu tarafından dönüştürülmüş, 4000 metrekarelik alanda yaklaşık 2000 heykelin sergilendiği eski bir şaraphanedir. Benzersiz olan şey, dünyadaki tüm Budist ülkelerinden Buda figürlerini görebilmeniz. Müzenin çatı terasında yeşil çayınızı yudumlarken Mosel ve Traben’ın harika manzarasını seyredebilirsiniz. Buradaki Buda heykelleri, eski şaraphanenin yeşil çatı terası ile çok uyumlu duruyorlar. Buda heykellerinin hangi ülkeye ait oldukları yüz hatlarından tam olarak anlaşılıyor. Temsil edilen 4 duruş şekli var: yatan, oturan, ayakta duran ve yürüyen Buda. Hepsinin ortak noktası; içe dönük, zikir yapan bakış ve ağzın kalkık köşelerinde belirginleşen dostane gülümsemedir.

Romantik bir bağ kasabası olarak bilinen Traben-Trarbach’ın geçmişi en az 830 yılına kadar uzansa da, sonuncusu 1879’da çıkan üç ayrı yangın nedeniyle buradaki binalar 1890-1910 yılları arasında ‘Art Nouveau’ tarzında inşa edilmişler. En güzel örneği Hotel Bellevue, Mosel Nehri’ne bakmaktadır. Aynı zamanda Alman şair Goethe‘nin tatile geldiği yaz aylarında kaldığı bir otel. Her nasılsa her iki dünya savaşında ayakta kalmayı başarmış. “The Belle Époque” dönemine ait harika bir mekân aynı zamanda.

Japon prensin şatosu

Tam karşımızda, Goethe’nin hayran kaldığı Akdeniz’den fırlatılmış, yolunu kaybederek Traben’e inmiş güneş pırıl pırıl parlayarak arkamızdaki şatonun gölgesini Mosel’in serin sularına aksettiriyor. Masallarla aşık atan bu manzaraya sığınıp mutlu oluyoruz. Eşim kulağıma eğilip heyecanla soruyor: Japon şehzadenin yazlık evi bu mu yoksa? Kişinin sorduğu soruya ve aldığı yanıta göre tüm bildiklerini değiştirmesi gerekir ki o zaman tutumu da değişir, bakışı da değişir.

Talih ile aramdaki tüm bağları kesip koparmış biri olarak gülümseyerek yüzüne bakıyorum…

Alaattin DİKER

3 Comments

  1. İrfan PAKSOY Reply

    Mosel Nehri, Fransa’da doğup Lüksemburg’u katedip Almanya’yı da bir süre sularıyla katettikten sonra Almanya’nın eski başkenti Bonn’un güneyindeki doğal güzellikleri ile öne çıkan ve turistik bir kent olan Koblenz’de Deutsches Eck (Alman köşesi) denen yerde Ren Nehri ile birleşir. Koblenz’i merkeze koyarsak batıdaki akarsu havzası Mosel havzası, güneye ve kuzeye giden havza da Ren havzasıdır. Koblenz merkezli olarak bahse konu akarsuların güney ve batı istikametlerindeki havzalar gerçekten görülmeye değer. Bu havzalardaki kasaba ve köylerin biri biterken diğeri başlıyor. Doğa yağış nedeniyle münbit, çevre bilinci nedeniyle doğa tahrip edilmemiş, tarihî doku da doğa ile uyumlu olarak kamu ve insanlar tarafından korunmakta. Bu havzaların her mevsimi ayrı bir güzel…

  2. Hüseyin Pala Reply

    Ne güzel zincir restoran yok, zincir alışveriş merkezleri yok, gökdelenler yok, şehri ikiye bölen çift şeritli ya da şehrin çevresinden dolanan otobanlar yok. Coğrafyaya uygun yollar, ırmaklar, köprüler. Her şeyden önce yıllar önce buraya gelip seyrettiği manzarayı yazan kişinin gördüğü manzarayı siz de görebiliyorsunuz çünkü şehrin yapısı bozulmamış

  3. Sabahat Bilgin Reply

    Yağışlı bir İstanbul pazar gününün karamsarlık veren havasından bir an sıyrıldım ,ne güzel yerler ,ne güzel anlatım .
    Ve ne şanslısınız ,insanın bence en kıymetli ritüelleri keşif yolculukları ,üstelik böylesi estetik manzaralar eşliğinde zaman kavramını unutmak şahaneliğiyle..
    Sevdiğinizle daha nice gezileriniz olsun ..🙏🌿

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir