Ahmed Yesevî üzerinden “Anadolu Mayası” kavramıyla bir tez ileri sürüldü ve bu Tez, ilginç şekilde hiçbir bilimsel temele sahip olmadığı halde Milliyetçi aydınların teveccühüyle tartışmasız kabul edildi. Türkiye Günlüğü dergisinin sayfalarında yayınlandı. Ahmed Yesevî’nin hikmetlerinin otantik olmadığı kimi akademik makalelerde belirtilmesine rağmen akademide geniş bir çevre Ahmed Yesevî hikmetleri üzerine onlarca, yüzlerce lisans tezi/bildiri üretti.
Hz. Peygamber’in hadislerinin ravi zincirine uygunluğu konusuna vakıf olan, “her hadis sahih midir?” sorusu soran, “hadisleri akıl süzgecinden geçirmeliyiz” diyen bu çevreler, Yesevî’nin otantik hikmetlerinin hangi şiirler olduğu, “hikmetlerden hangisinin sahih olduğu” yolunda bir araştırma yapmadı.
Ahmed Yesevî’nin mezhebinin “Mâtürîdîlik” olduğunu ileri süren ve Mâtürîdîlik çalışan akademisyenler kimi hikmetlerdeki “Namaz kılmayan cennete giremez” şeklindeki ibarelerin Mâtürîdîlik ile çeliştiğini göstermeyen yazılar yazdılar.
Söz konusu akademisyen ve yazarlar, Ahmed Yesevî’nin zikir meclislerinin kadınlı-erkekli cemler (toplantılar) olduğunu bildikleri halde, “Ahmed Yesevî, şiirlerinde şeriatı tavsiye etmiştir” dediler ve bu durumun gerçekte “Hikmet” adı altında bize sunulan şiirlere sonraki dönemde müdahale edilmiş olmasından kaynaklanabileceğini söylemediler.
Anlaşılacağı üzere Türkiye’de Yesevîlik çalışmaları milliyetçi aydınların ideolojik perspektifleri altında ezilmiş, objektiflikten nasiplenememiştir.
Yesevîliğin Anadolu’da hiç bilinmediği, bilinen sûfî teşkilatlanmaların da hükümdarların himayesiyle bu tanınırlığı elde ettikleri söylenebilecektir. Nitekim bir makalede bu konu işlenmektedir:
“Ahmed Yesevî’nin menkıbevî hayatını anlatan Cevâhirü’l-Ebrâr min Emvâc-ı Bihâr adlı eserin müellifi kabul edilen Hazînî’nin Sultan Selim zamanında (1566-1574) Tacikistan’dan İstanbul’a geldiği daha sonra padişahın yardımıyla hacca gittiği ve III. Murat’ın cülusu sırasında 1574 tekrar İstanbul’a döndüğünden söz edilir. Ayrıca Hazînî’nin o dönemde diğer tarikatların bilinmesine karşın Yesevilîğin yeterince bilinmediğinden şikâyet ettiği ve üç eserini Sultan III. Murat adına kaleme aldığı ve bunu yaparken de padişahın desteğini aldığı ya da en azından böyle bir desteği ümit ettiği aktarılır. Hazînî’nin padişahın himayesine ihtiyaç duyarak Anadolu’da fazlaca ilgi görmeyen Yesevîliği öne çıkartma çabası dikkate değerdir. Bu durum menakıpname yazım sürecinin Osmanlı’nın merkezi otoritesi karşısında meşrulaşma hareketinin bir parçasıdır ve Halil İnalcık, Devin DeWese gibi araştırmacılar tarafından da dile getirildiği gibi meselenin patronajla ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu da menakıpname türünün kutsal olanla, siyasal erkin himayesiyle (patronaj) ve halk kültürü ile ilişkisi bir bütün olarak ele alınarak incelenmesi gerektiğini gösterir.” (Özünel, 2016: 17).
Anlaşılacağı üzere Anadolu’daki tekkeler devlet himayesine girdikleri ölçüde yaygınlaşıyor ve halkı da iktidarı desteklemeleri bakımından yönlendirme işlevi görüyordu (rıza üretiyorlardı). Nitekim Zafer Sever’in makalesinde Timur’un ve Timurlu devletinin hakanlarının Ahmed Yesevî’ye teveccüh etmesi şöyle açıklanmıştır:
“Müellifi ve ne zaman kaleme alındığı kesin olarak bilinmeyen bir risalede Ahmed Yesevî ile Timur arasındaki ilişkiye dair önemli bilgiler yer almaktadır. Bu risale, Ahmed Yesevî’nin Timur üzerindeki etkisini ayrıntılı bir şekilde ele almakta ve Timur’un başarısında Yesevî’nin manevi gücünün Timur’un stratejik ve politik kararlarına nasıl yön verdiğini, onun zaferlerine nasıl bir manevi destek sağladığını ortaya koymaktadır. Risaleye göre ruhanî bir mecliste meşayıhların (şeyhlerin) fütuh dolu ruhları buluştular. Bu ruhlar iki padişah evlâdını alıp geldiler. Emir Timur’un sözcülüğünü Ahmed Yesevî yapmakta idi. Mübarek ruhlar ellerindeki kadehleri vurdular. Ahmed Yesevî’nin kadehinden ses gelmesi üzerine bu ruhlar Emir Timur Küregen’i padişah kıldılar. Risalede Emir Timur’un tahta çıkışı Yesevî’nin manevi etkisine bağlanmaktadır. Timur bu müjdeyi Yesevî’den aldığı için onun mezarının bulunduğu yere bir türbe inşa etmiştir. Aynı risalede Timur’un Altın Orda hükümdarı Toktamış’a karşı kazandığı zaferi de yine Yesevî’nin himmetine atfettiği ve zaferin ardından Yesevî’nin kabrine bir imaret yapma düşüncesini bu nedenle benimsediği ifade edilmektedir. Kaynaklar, Timur’un stratejik kararlarda da Hoca Ahmet Yesevî’nin rehberliğine başvurduğunu zikretmektedir. Rivayete göre Timur Devleti ve Osmanlı Devleti arasında 1402 yılında gerçekleşen Ankara Savaşı’nda Osmanlı hükümdarı Sultan Bayezid’e karşı Anadolu’ya doğru sefere çıkmadan önce Timur, Hoca Ahmet Yesevî’nin eserinden rubailerle tefe’ül etmiştir (fal açmıştır). Risalede Timur’un ‘Ben bir rubaiyi hıfzettim. Kayser-i Rum askeriyle karşılaştığımda bunu yetmiş defa okudum, zafer hâsıl oldu’ sözlerini dile getirdiği rivayet edilmektedir. Bu rubai şudur: [Uzun geceyi mum gibi aydınlatan / Bir çırpıda dünyayı gül bahçesi eden / Ne zaman çetin işim olsa kolaylaştıran / Ey herkesin müşkülünü kolay eden.” (Sever, 2025: 77-79).
Yukarıdaki alıntıdan hareketle Timur’un Yesevîliği himaye etmesi konusu şöyle açıklanabilir: Timur, Osmanlı ile savaşa girdiğinden Yesevî’nin manevi otoritesine dayanmalıydı. Anadolu’daki sûfî oluşumlar Yesevî değildi; dolayısıyla Yesevîlik Osmanlı’nın himayesinde bir tekke örgütlenmesi olmadığından Timur’a karşı konumlanamazdı. Bir bölgeye hâkim olmak isteniyorsa bölgenin kurumlaşmış tekke yapılarına dayanmak mümkün değildir. Zira bu yapılar Osmanlı’nın ideolojik aygıtları (DİA: Althusser) olarak veya istihbarat teşkilatları olarak yahut sosyal politika kurumları olarak işlev yapmaktadır. Timur başka bir sûfî yapılanmayla Türkistan halkını motive etmekte ve bu motivasyonla “İslâm’ın hamisi”, “törenin yeniden tesisi” söylemiyle Anadolu’ya girmekte idi. Bilindiği üzere Osmanlı’nın Anadolu beyliklerini ele geçirmeye yönelik faaliyetleri nedeniyle Türkmen kitleleri arasında Yıldırım Bayezid’e tepki duyulmaktaydı. Timur’un Ahmed Yesevî’nin türbesini inşa ettirmesi ve Yesevîliği desteklemesi, Timurlu devletinin diğer Türk devletlerinin teo-politiklerine bir cevap verme ihtiyacından kaynaklanmaktaydı. Ahmed Yesevî Türkçe şiirler söylerken, Anadolu’daki şeyhler, pirler Farsça (Mevlânâ) ve Arapça (İbn Arabî) hitap ediyordu. Böylece Timur, Selçuklu ve Osmanlı havzasına alternatif bir sûfî Türklük ile bir cevap vermiş oluyordu.
Timur’un Yesevîliği desteklemesinde ikinci bir neden de meşruiyet arayışı idi. A. Ahat Andican’ın bu konuda yazdıkları önemlidir:
“Memluk din alimleri, Timur’un Müslüman kabul edilemeyeceği yönünde fetvalar vermişlerdi.” (Andican, 2019: 85); “Timur, kendisini destekleyen ve siyasi hırsları olmayan din adamlarıyla konumlarına göre faydacı ilişkiler kurmakta çok ustaydı. Her sefer öncesinde evliyaların mezarlarını ziyaret eder, işgal ettiği Müslüman ülkelerde de yerel halk tarafından aziz kabul edilen din önderlerinin mezarları başında dua okur, yıkılmış türbelerinin tamiri için bağış yapardı. Halk üzerinde etkisinin olduğu bilinen tasavvuf önderlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Hoca Ahmed Yesevî hakkındaki bir menakıbname, Timur’un Toktamış’a karşı kazandığı zaferi, sefer başlangıcında onun mezarına yaptığı ziyarete ve aldığı manevi desteğe bağlamakta, bu nedenle Yesevî’nin mezarının üzerine büyük bir türbe yaptırdığı anlatılmaktadır. Timur’un tarikat önderleri veya şeyhler ile olan ilişkisi tamamen faydacı nitelikteydi. Politik hırsları olmaması koşuluyla onlara ayrıcalıklı davranmakta, fakat iktidar alanına girdikleri veya kendi iktidarı açısından tehlike oluşturdukları takdirde anında onları tasfiye etmekteydi. Örneğin Şiî İmamı Musa el Kazım’ın soyundan gelen Esterabadi, 1380’lerin ortalarından itibaren İsfahan bölgesinde öğretisini yaymaya başlamış; İran ve Azerbaycan’da hatırı sayılır bir güç haline dönüşmüştü. Tehlikenin giderek büyüdüğünü gören Timur, 1394 yılında, oğlu Miranşah aracılığıyla, başta Esterabadi olmak üzere Hurufî liderlerini tutuklatacak ve katlettirecektir. Timur’un siyasal meşruiyet inşasında dini kullanış süreci, hakimiyet ideolojisinin inşasında olduğu gibi, içinde bulunduğu şartlara ve gerçekleştirmek istediği hedeflere uygun olarak, kademeli bir yol izlemektedir. Timur, Maveraünnehir’de hâkimiyetini kurduğunda ağırlıklı olarak Cengizî geleneği ön planda tuttu. Maveraünnehir dışına çıkıp Horasan, İran ve Irak coğrafyalarına açıldığı dönemde ise, İslâmî hâkimiyet ideolojisini öne sürdü. Çünkü bu bölgelerde Cengizî gelenek olumsuz anlam taşımaktaydı. Nizamülmülk ve Gazzalî gibi İslâm dünyasının önde gelen siyaset bilimcileri, halifeye karşı sultanın hâkimiyetini meşrulaştıracak ideolojik bir alt yapı oluşturmuşlardı. Timur ustaca bir yaklaşımla İslâm dünyasında ‘din hamiliği’ ve ‘Müslümanların koruyuculuğu’ rolünü ortaya koyan bir politika takip etti. Nitekim Timurlu tarihçiler Timur’un Gürcistan, Ermenistan, Hindistan coğrafyalarına yaptığı seferlerin hepsini ‘gaza’ olarak tanımlamışlar ve bu seferleri anlattıkları bölümlerin tamamında Timurlu ordusunu İslâm ordusu olarak nitelendirmişlerdir. Timur ‘gaza’ kavramını, dünya hâkimiyet ideolojisinin bir parçası olarak gerçekleştirdiği seferlerine gerekçe olarak kullanmaktaydı. Timur’un yaklaşımı ideolojik olmaktan çok faydacıdır” (Andican, 2019: 417-421).
Müslüman Oğuz devlet düşüncesinin ilk örneği olan Selçukluların sûfî yapılanmalarını Gazzalî’nin, ikinci örneği olan Osmanlıların sûfî yapılanmalarını da İbn Arabî’nin (Davud el-Kayserî) belirlediği düşünülürse; Timur’un maneviyatından destek gördüğü Ahmed Yesevî’nin Anadolu’yu mayalaması söz konusu edilemezdi. Osmanlı, Fatih sonrası dönemde Gazzalî’yi de merkeze çekerek İbn Arabîciliği dengelemeye çalışmıştı. Ahmed Yesevî’nin otantik olmayan (yani Nakşi müdahaleye uğramış) Divân-ı Hikmet’indeki öğretileriyle bile Osmanlı’nın din politikalarının bağdaşmadığı açıktır. Zira Ahmed Yesevî “Kafir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırma” derken; Osmanlı, Türkmenleri “rafizî, kafir” diyerek ötekileştirmekte (Şeyhülislam Kemalpaşazade, Şeyhülislam Ebussuud) idi. Bu tekfir politikasından Yûnus Emre de nasibini almaktaydı.
Yalçın Koç, Anadolu’daki ve Türkistan’daki teolojik kapışmaları dikkate almadan “hayali bir Yesevîlik” imal etmiş oldu. Milliyetçi aydınların bu kavramsal zemine fikrî olarak yerleşme kavgası vermesi, Yesevîliği kritik bakışla incelemelerinden değil, ideolojilerinin düşünceye egemenliğinden olmalıdır.
Lütfi BERGEN
Kaynaklar:
- Andican A. Ahat, Emir Timur, Selenge Yayınları, 2019.
- Özünel Evrim Ölçer, Halk Muhayyilesi’’nde Bir Kahraman Olarak Ahmed Yesevî’nin Olağanüstü İktidar Yolculuğu, Millî Folklor, Yıl: 28, Sayı: 112, 2016.
- Sever Zafer, Pir-i Türkistan’ın İzinde: Hoca Ahmed Yesevî’nin Timurlular Üzerindeki Etkisi, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, Sayı: 113, 2025.

Özal ile Türkiye Turan coğrafyasına çıkmak istediğinde Özal’ın danışmanlığını da yapan Rahmetli Mustafa Çalık gibi isimler Ahmet Yesevi’yi keşfetti. Ve bu coğrafya ile ilişki kurabilmek, Türkiye’yi de bu coğrafyaya taşıyabilmek amacıyla Yesevi üzerinden bir Türk İslam anlatısı inşa edildi. Fakat hem bölgede Sovyetlerin etkisi hem de Sovyet öncesi ve sömürge öncesi yapılara dair bilgi azlığı nedeniyle bu süreç layıkıyla yürütülemedi ve bu anlatı Anadolu’daki süreci de (ve Osmanlıyı da) anlamaktan uzak düştü. Kaldı ki bunlar normal süreçlerdir, o imkanlarla ancak o kadar iş görülebildi şeklinde olumlayıcı düşünüyorum ben kendi adıma ama bu verili bilginin sorgulanmayacağı, bu anlatının yeni veri ve belgelerle işlenmeyeceği anlamına gelmiyor.
İşte tam bu noktada Lütfi Bergen’in değerli soruşturması ön plana çıkıyor. Her ne kadar onun yaptığı işi tehdit olarak görseler de, mevcut anlatının yanlışlıklarına, eksik kaldığı yerlere yeni verilerle ışık tutuyor. Böylece Yeseviliğin Timur İslamcılığı olduğu ve Anadolu’da kendini açığa vuran dini ve fikri yapıyla bahsi geçtiği gibi ilişkili olmadığı ortaya çıkıyor. Hatta çatışıyor da, aynen Osmanlı yapısı ile olduğu gibi
Bunları ortaya koymanın önemi nedir? Türkiye bundan 30, 40 yıl önce yapmak istediği şeyi yeniden yapıyor ve kendisini Turan coğrafyasına taşımaya çalışıyor. Bugün olmasa yarın yine bu konular önüne gelecek ve yine tartışılacak. Bu sefer elimiz daha güçlü. Yeter ki o bilgiyi bu emperyal vizyon ile harmanlamasını bilelim. Evet buralarda yer tutan insanlar için bu türlü soruşturmalar pek hoş karşılanmayacaktır ki karşılanmıyor da, ama onların da buradaki kaygıyı bir tehdit olarak görmeyi bırakıp bu tartışmayı Türkiye’nin geleceğini şekillednirecek şekilde işlemeleri gerekmektedir.