Platon’un Devlet adlı eserinde Trasimakhos, adaleti ‘güçlünün işine gelen’ bir şey olarak tanımlar. Aradan geçen yüzyıllara rağmen bu düşünceye pek de yabancı değiliz. Hukuku, ahlâkı ve değerleri çoğu zaman işimize geldiği ölçüde savunmuyor muyuz? Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda kuralları esnetiyor, başkasının hakkı söz konusu olduğunda ise ilkelerden söz etmeye başlıyoruz. Daha da ilginci, haksızlığı doğrudan savunmak yerine onu vicdan, sadakat, inanç veya mağduriyet söyleminin arkasına saklıyoruz. Böylece adalet, haksızlığı önleyen bir ölçü olmaktan çıkıp, haksızlığı meşrulaştırmanın aracına dönüşüyor.
Şu hâlde, bir değeri savunmakla o değeri yaşamak aynı şey değil. Dinden söz etmek insanı kendiliğinden adaletli yapmadığı gibi vicdandan söz etmek de vicdanlı olduğumuzu göstermiyor. Merhamet hissi, başkasının hakkını koruduğunda anlamlıdır; birilerinin yanlışlarını örtmek için kullanıldığında ise istismarın aracına dönüşür. Sadakat ilkesi, yanlış karşısında susmayı gerektirmez. Hoşgörü duygusu, haksızlığa sınırsızca göz yummak değildir. İnsanların inançlarını, iyi niyetlerini ve güven duygularını kendi çıkarı için kullanmak, üstelik bunu dinî ve ahlâkî bir söylemin arkasına gizlemek, istismarın en zor farkedilen biçimlerinden biridir.
Kamu düzeninde de benzer istismar anlayışlarıyla karşılaşıyoruz. Son dönemde ülkemizde tartışılan fon meseleleri, borsadaki manipülasyon iddiaları, sanal bahis ve diğer gayrimeşru kazanç yöntemleri, ‘kısa yoldan zenginleşme arzusunu’ yeniden gündeme taşıdı. Elbette her iddianın hukuki değerlendirmesi kendi delilleri üzerinden yapılmalı. Ancak bu tartışmaların ötesinde daha temel bir soru duruyor: Kazanmak, ne zamandan beri ilkeli ve dürüst olmaktan daha önemli hâle geldi?
Bir insanın kazancını yalnızca para ve servet miktarıyla ölçmeye başladığımızda, o kazancın kimin emeği, kaybı veya mağduriyeti pahasına elde edildiğini sormayı unutabiliyoruz. Hak etmeden elde edilen bir ayrıcalık ‘başarı’, başkasının kaybından sağlanan kazanç ‘beceri’, kuralları kendi lehine esnetmek de ‘işini bilmek’ gibi sunulabiliyor. Çıkarcılık, zamanla fırsatçılığa dönüşüyor ve kişi doğru olanı değil, kendisine yarar sağlayanı seçmeye başlıyor. Sonra da seçimini haklı gösterecek bir gerekçe buluyor.
İşte asıl sorun, insanın kendi menfaatini, her türlü insani değerlerin üzerinde tutması!
Bir insanın emeğini yok saymak, onurunu zedelemek, mahremiyetini ihlal etmek, hakkı olanı elinden almak veya var olan toplumsal güveni kendi çıkarı için kullanmak da insan haklarına yönelik açık ihlallerdir. Dinî ve ahlâkî dilimizde bu sorumluluğun önemli bir karşılığı sayılan “kul hakkı” da bize insanın insana karşı yükümlülüğünü hatırlatması gerekmiyor muydu?
Ne var ki bu sorumluluğu çoğu zaman görünen bireysel ilişkilerle sınırlıyoruz. Bir yakın tanıdığımıza borçlu kaldığımızda belki rahatsız oluyor, bir arkadaşımızın hakkını yediğimizde hatamızla yüzleştiğimiz için mahcup oluyoruz. Fakat konu kamu hakkına geldiğinde aynı hassasiyet çoğu zaman ortaya çıkmıyor. Kamu kaynaklarını kişisel çıkar için kullanmak, torpille hak sahibinin önüne geçmek veya yolsuzluk yoluyla ortak malı çalmak, neden hak kaybı ve büyük bir toplumsal zarar olarak görülmüyor? Kamu hakkı dediğimiz şey, hepimizin hakkı değil mi?
Bir kadronun torpille başkasına verilmesinde hakkı yenilen bir genç, kamu kaynağının israf edilmesinde hizmet alamayan bir vatandaş, yolsuzlukta ortak imkânlardan mahrum kalan milyonlar var. Üstelik bu hak sahiplerini tanımıyor olmamız, sorumluluğumuzu azaltmıyor! Kendimize ait küçük bir hakkı unutmazken, milyonların ortak hakkını ilgilendiren bir usulsüzlüğe kayıtsız kalabiliyorsak, vicdanımızı adaletin ölçüsüne göre değil, ‘işimize geldiği’ gibi çalıştırıyoruz demek ki!
Peki, bütün bunlar açıkça ifşa olduğunda, vicdan ve değerler nasıl olup da yine istismar ediliyor?
Görüyoruz ki yanlış yapan kişiler, davranışlarını ve hatalarını açıklamak yerine kendilerini eleştirenleri suçlamayı seçebiliyor. Hesap sorulmasını vefasızlık, itirazı sadakatsizlik, eleştiriyi düşmanlık olarak sunabiliyorlar. Bazen de dinî sembol ve değerler, haksızlığa uğrayanı korumak yerine, haksızlık yapanı korumanın aracı hâline getiriliyor. Böylece dürüst insanlar, doğru değerlere bağlı kaldığı için düzen içinde başarısız sayılabiliyor; bu değerleri yalnızca çıkarı için kullananlar ise ‘hayat mücadelesi’ içinde ilerliyor ve başarılı kabul ediliyor.
İstismarın en tehlikeli taraflarından biri de bu: İnsanlar yalnızca haklarını kaybetmiyor, haklarını aramalarının yanlış olduğuna da inandırılabiliyor. Oysa birisine bağlı olmak, onun her davranışını doğru kabul etmek değil! Gerçek sadakat, gerektiğinde kendi yakınımızın yanlışına da hukuk yönünden itiraz etmektir. Gerçek merhamet, haksızlığa uğrayanın sesini kısmak değil, ‘öteki’ dediğimiz kişinin de hakkını savunmaktır.
Hukuk, güçlü olanın kendi çıkarını koruduğu bir araç; ahlâk, yanlışların üzerini örten bir söylem; vicdan da hesap vermekten kaçmanın bahanesi hâline gelirse geriye yalnızca kelimelerimiz kalır! Adalet, bizim çıkarımızla çatıştığı yerde başlar. Başkasının hakkını korumak bize hiçbir kazanç sağlamadığında da aynı hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır, doğru olan. Kendi yakınımızın yaptığı yanlışa, başkasının yaptığı yanlışla aynı ölçüyü uygulamaktır.
Öyleyse insan hakkı, ayrım gözetmeksizin herkesin hakkıdır; kamu hakkı ise keyfî tasarruflara ve istismara açık, korumasız bir alan değildir. Hukuk, yalnızca çıkarlarımızla örtüştüğünde sığınacağımız bir araç değil; çıkarlarımıza aykırı düştüğünde de saygı göstermek ve bağlı kalmak zorunda olduğumuz ortak bir güvencedir.
Metin KAZAN

Son Yorumlar