Yalçın Koç’un Türkiye Günlüğü dergisinin Eylül/Ekim 2026 sayısında yayımlanan mülakatında “Anadolu Mayası” ve onun özü Türkçe hakkında değerlendirmeler bulunuyor. Yalçın Koç’a göre Anadolu Mayası, Ahmet Yesevî’nin gönlünde Türkçe ile açılan Hz. Peygamber’e mahsus ilahî hakikattir. Yalçın Koç, Anadolu Mayası’nın Yesevîlik olmadığını; zira Yesevîliğin tasavvuf akımı bağlamında teşekkül ettiğini, kendine mahsus tadil-i erkânının, dünya görüşünün bulunduğunu belirtir. Yalçın Koç’a göre Ahmet Yesevî, Kadim demde Hatem olan Kelam’ı gönülde Türkçe ile açarak Maya eden ve Anadolu’ya, Balkanlara gönül yoluyla intikalini sağlayan bir ulu kişidir. Yalçın Koç, Yûnus Emre’nin de nefeslerinin Peygamberimizin ilahî hakikatini Türkçe yoluyla açtığını belirtmektedir. Yunus’un Kelam’dan doğduğuna işaret etmektedir. Yûnus’u devamlı okursak, Peygamberimizin hakikatine ulaşırız. Bu tasavvur, müellifin orjiin noktasına Ahmet Yesevî veya Yûnus Emre’yi koyduğu yolundaki yaklaşımı bertaraf edecek şekilde şu kriterle sınırlandırılmaktadır: Türkçe eşsiz bir dildir. Hiçbir dille yapamayacağımız felsefeyi Türkçe ile yapabiliriz. Dil beşerin suretidir. Kimlik, bu suretle teşkil edilir. Türkçe bu anlamıyla diğer dillerden farklıdır. Bu farklılığın esaslarını şöyle açmak gerekir: Öncelikle Yazı, dış dünyada kâğıda döktüğümüz mürekkep izlerinden ibaret değildir. Aşkın olanın dünyasında yazı, dilin bir unsurudur. Türkler, Türkçeye mahsus tamga harf alfabesine ve tamga yazıya sahiptir. Bunun benzeri başka dillerde (Arapça, Farsça, Latince, Grekçe ve Avrupa dillerinde) yoktur. Türkçe dışındaki alfabelerin hemen tamamı Fenike alfabesi kökenlidir. Arap alfabesinin kökeni de İbranî alfabesidir. Arapların alfabesinde harflerin ses ve resim sistematiği bulunmamaktadır. Yani harf, sesi bizatihi resmetmez. Ses, işaret olarak harfte mündemiç değildir. Bu alfabelerde harfler, zihnimiz sayesinde neye karşılık geldiği bilinen işaretlerdir. Mesela A harfini gösteren işarete bakıldığında, bu işarette ses, A harfini gösteren resim olarak mündemiç değildir. Oysa Göktürk alfabesinde bu husus vardır. Yani Göktürk alfabesi, Türk diline münhasır sesleri Tamga harfler yoluyla resmeder. Tamga yazı, Türkçenin aslına ve mahiyetine münhasırdır. Yalçın Koç, Türkçenin eşsizliği argümanıyla, bu dili Göktürk alfabesiyle “ifade edilen ve resmedilen” bir vasıtaya, idrak imkânı/şuur imkânı olarak tanımlamaktadır. Ancak burada kalmamakta, İngiliz analitikçi E. R. Dodds’un 1951’de yayımlanan “The Greeks and the Irrational” adlı eserine atıfla “Grek Şamanizmi”nden bahsetmektedir. Yalçın Koç’a göre Socrates’in hocası olan Mantinea’lı rahibe Diotima, kuvvetle muhtemel Grek şamanıdır. Kuzey Sibirya’nın ve Orta Asya’nın Greklerin teolojisi üzerinde, yani tapınaklardaki uygulamaları üzerinde, teolojileri üzerinde önemli ve bariz etkileri bulunmaktadır. Yalçın Koç, Grekler üzerindeki şaman etkisi hakkında açıklamalarını mülakatın ilgili bölümünde kesmiş ve izahını yarım bırakmıştır. Fakat bu yarım bırakılmaya karşılık iki önemli sonuç ortaya çıkmaktadır.
Birincisi, Yalçın Koç’un yukarıdaki beyanları kapsamında Dil bağlamındaki görüşleri, Türkçenin Ahmet Yesevî’nin gönlünden açılan Kelam’dan bağımsız olarak varlık bulduğunu teslim etmektedir. Buna göre tarihsel bir Türkçe bulunmaktadır ve bu eşsizdir. Bu Türkçe hem ses olarak algılanan hem de sesleri resim olarak işaretleyen bir alfabe sistemi getirmekte ve mahiyeti simgeleyebilmektedir. Türkçenin bu eşsizliği, onu işaret ve ses sistemi olarak kullanan bir milletin (Töreli Toplumun, Hanif Halkın) varlığını da kabul etmemizi gerektirir. Nitekim Yalçın Koç, “Türkler, Türkçeye mahsus tamga yazıya sahiptir” diyerek Türkçe nedeniyle “Türk” olan bir toplumsallığı da dolaylı yoldan kabul etmiş olmaktadır.
İkincisi, Yalçın Koç’un Grekler üzerinde Kuzey Sibirya’nın ve Orta Asya’nın etkisine ve hatta Socrates’in hocasının Grek Şamanı olduğuna işaret ederek dolaylı olarak İskit/Saka Türklerinin varlığını teslim etmesidir. Yalçın Koç’un Grek-Latin dünyayı İskit/Saka Türklerinin “döllemesi” konusundaki bu yeni argümanı (Anadolu Mayası kitabında böyle bir “kök” bulunmamaktadır), hakikatte “Anadolu Mayası” tezinin bir anlamda tashih edildiği şeklinde de yorumlanabilecektir. Mehmet Bayrakdar, “Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof” kitabında Toharis (Toxaris), Anaharsis (Anakharsis) ve Yeni-Eflantuculuğun kurucusu Ammonius Saccas’ın Sakalı (İskit) olduğunu, bunların Türk Kültürü kodlarıyla yaşadıklarını belirtmektedir. Mehmet Bayrakdar kitabında “kültür kodları” bakımından Türk soyluların (Saka-İskitlerin) ant içme ve kan kardeşliği gibi gelenekleri bulunduğunu, putlara tapmadıklarını, kahramanlarının heykellerini (taşbaba) diktiklerini, atlı ve savaşçı ulusun fertleri olduklarını, arabalı evlerde ikamet ettiklerini, besinlerinin et/süt/kımız/peynir/yoğurttan oluştuğunu, demircilikle uğraştıklarını, körük (ateşi canlandıran hava püskürtücü) kullandıklarını, dokumacılık yaptıklarından yün/kıldan dokunmuş elbiseler giydiklerini, doğruluk/mertlik erdemiyle yaşayan insanlar olarak tanındıklarını, Yunanistan’da “erdemli yabancı” olarak nitelendiklerini, sağ ellerini kullandıklarını, alt boylara sahip bir konfederatif kavimler birliği özelliği gösterdiklerini, Sakalı şamanların her türlü hastalığı tedavi eden hekimler olarak görüldüklerini ve Yunanlıların gözünde Sakalı fertlerin “insanlığın olabileceği en ideal insanı simgelediği” ifade etmektedir. Dikkat edilirse Yalçın Koç da beşer-insan ayrımı yapmakta ve Türkçenin beşerî insanlaştırdığına işaret etmektedir. Bununla beraber Yalçın Koç, Türklüğü Hz. Peygamber’e verilmiş ilahî hakikati “Türkçe ile açan kişilik” ile tanımlamakta ve bu açılmayı (birlik tasavvurunu) “Maya” olarak temellendirmektedir.
Hanif Türk Tezi, Türklüğün ve Türkçenin Anadolu’ya (ve Balkanlara) mahsus kılınması yolundaki yaklaşımın (Yalçın Koç’un paradigmasının), Türklüğün ve Türkçenin tarihsel bütüncüllüğü dikkate alındığında savunulamazlığı eleştirisinde bulunmaktadır. Eğer Türkçe “eşsiz bir dil” olarak nitelenip, Göktürklerin kullandığı “tamga”sıyla ses-yazı sistemiyle ifade edilebilmekteyse ve bu dili kullanan/konuşan halklar “Türk” olarak kabul edilmekteyse, Türkçenin Ahmet Yesevî (ö. 1166) ile Anadolu-Balkanlarda “Maya” haline geldiği argümanı temellendirilemeyecek bir iddiaya dönüşmektedir. Zira, Ahmet Yesevî’den önce Anadolu’da yaşamakta olan Hristiyan Türkler, İslâm’ın tebliği ile karşılaşmadıkları halde Türkçe konuşmakta, kendilerini de Türk saymakta idiler.
Orhan Türkdoğan, “Anadolu’nun otokton halkı Grekler değildir. Onlar Anadolu’ya M.Ö. 3-4. yüzyıllarda sömürgeci olarak gelmişlerdir” demektedir. Türkdoğan’a göre Yunanlıların Anadolu’daki nüfuzları kolonizasyon ile bağlantılıdır. Proto-Türklerin kültür sahaları, hızla çoğalan Yunan nüfus kitlelerine yeni hayat sahaları hazırlamak amacıyla başlatılan sömürgecilik hareketlerinin parçası olmuş; Adalar, Karadeniz, Marmara işgal projeleri içine alınmıştır. Türkdoğan, İmparator K. Porphyrogennetos’un (912-959) oğlu için telif ettiği eserde Peçenekler hakkında bilgi verdiğini, Peçenek-Uz sürtüşmeleri başlayınca iki Peçenek boyunun Bizans’a iltihak ettiğini, bu iki boyun 140 Peçenek başbuğu ile Bizans’a sığındıktan sonra Hristiyanlaştırıldığını yazmaktadır. Türkdoğan’a göre Peçenekler Macaristan, Karadeniz sahilleri ve Akdeniz’e kadar uzanan yörelerde varlıklarını duyurmuş, kültür değerlerini miras olarak bırakmıştır. Ancak bu arada büyük ölçüde Hristiyanlaştırılmışlardır. Anlaşılacağı üzere Türkçeyi Hristiyan/Aşkenaz/Budist/Zerdüşt/İslâm inançları ekseninde ele almak hatalı bir yaklaşımdır. Nitekim Arapça Hz. Peygamber (asv) gönderilmeden önce de konuşulan bir dil olup, peygamber öncesi Arapça hakkında “pagan dili” denilerek Dil’in Din ekseninde kategorize edilmesi mümkün değildir.
Yalçın Koç, “ilahî hakikat” tasavvurunu önce Hz. Peygamber’e özgülemekte, ardından onun Ahmet Yesevî’nin gönlünden Türkçe ile “açıldığı” iddiasında bulunmaktadır. Diğer yandan ise Türkçenin “eşsiz bir Dil” olduğu yorumu yapmaktadır. Yalçın Koç’un Türklüğü ve Türkçeyi 1000 Yılcı yaklaşımla açıklamasının düşüncesini tartışılabilir kıldığı ifade edilebilecektir. Zira Araplar nasıl Müslüman olmadan önce de “Arap” sayılıyorsa, Ahmet Yesevî’den önce Türkçe konuşan halklar da Hristiyan/Hazar/Budist/Müslüman olup olmadıklarına bakılmadan “Türk Milleti”nin unsurlarıdır. Ayrıca Yalçın Koç’un “Grek” dediği toplumsallığın içinde Kıpçaklar, Avarlar, Peçenekler, Uzlar bulunmaktadır. Nitekim Bizans, bünyesine aldığı Peçenek, Kıpçak gibi halklardan oluşturduğu askerî birliklere “Türkopol” (Tourkopouloi) adını vermiştir; yani bu halklar, Hristiyan oldukları hâlde dışarıdan da Türk kategorisinde görülmüştür. Diğer yandan Bizanslı tarihçi Menandros’un Bizans’ın Göktürklerle ilişkisi hakkındaki anlatısında Göktürklerin dilini “İskit Dili” olarak tanımladığı görülmektedir:
“[…] Mektubu ve hediyeleri verdi. İmparator İskit dilinde [Gök-Türkçe] yazılmış mektubu bir tercüman aracılığıyla okuyunca, oldukça istekli bir biçimde elçiyi huzuruna kabul etti. […]”
Göktürklerin konuştuğu dile “İskitçe” diyen Bizans tarih yazıcılarının kayıtları esas alındığında Hun-Göktürk neslinden gelen Türklüğün Avrasya’da konuştuğu (yazdığı) Türkçesini Ahmet Yesevî’nin yahut Yûnus Emre’nin gönlünden açılan Türkçeden farklı değerlendirmek, Yalçın Koç’un fikriyatının savunulmasını güçleştirmektedir. Anlaşılacağı üzere makalede iki Yalçın Koç’a iki hususta eleştiri yapılmaktadır: 1) Türkçe, Ahmet Yesevî’den önce de tarihsel bir dil olarak mevcutsa Türkçenin varlığı Yesevî’nin manevi tecrübesine bağlanamaz. 2) Türkçe, Göktürk yazısı ve daha eski dilsel-kültürel süreklilikler üzerinden Türklüğün bir göstergesi kabul ediliyorsa Türk toplumsallığı da Anadolu’daki dinî mayalanmadan önceye uzanır.
Hanif Türk tezi, Türk Milleti’ni Avrasya’da aynı kültür kodları ve Türkçenin lehçeleri ile hareket eden bodunların birliği olarak tasavvur etmekte ve Bin Yılcı Türklük veya Bin Yılcı Türkçe ile Türk kodlarının izah edilmesini ise İskit/Hun/Göktürk kökenli halkların oluşumuna dahil olacağı “Büyük Türk Milleti” toplumsallığı için “birliğin bozulması” olarak değerlendirmektedir. Hanif Türk tezine göre Anadolu Mayası, Türkçenin Anadolu’daki manevi ve kültürel anlamını açıklayabilir; fakat tek başına Türkçenin ve Türk Milleti’nin (Union Türklüğün) bütün tarihsel varlığını açıklayan bir başlangıç teorisi olarak yeterli değildir.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar