4 Ekim 1936’da, Rumların Pera adını verdikleri Beyoğlu’nda ömür süren bir ailede, ataları Sisam adasından İstanbul’a göçen bir baba ile Tekirdağ’ın ilçesi Çorlu’dan İstanbul’a göçen bir annenin kızı olarak gözlerini dünyaya açan İonna Kuçuradi’nin ismi, ilhamını Ioannes’ten almaktadır. Tanrı’nın Armağanı anlamına gelen Ioannes, Yahya isminin de arka planını oluşturmaktadır.
Kadın olduğu hâlde Kuçuradi’ye erkek isminin; Halide Edip Adıvar, Yaşar Nezihe Bükülmez, İhsan Raife Hanım, Halide Nusret Zorlutuna, Güzide Sabri Aygün, Muazzez Tahsin Berkand, Suad Derviş, Nezihe Muhiddin ve Feriha Kamuran örneklerinde olduğu gibi erkeklerin karşısında kendisini ezdirmemesi hesaba katılarak verilmiş olma ihtimali yüksek ama sözü edilen düşüncenin her daim pratiğe dökülmediğinin, İhsan Raife Hanım, Yaşar Nezihe Bükülmez, Suad Derviş, Nezihe Muhiddin ve Feriha Kamuran’ın istisnayı sarsmanın ötesine giden örnekler olduğunun özellikle altı çizilmelidir. Bu realiteden hareketle, Kuçuradi’nin felsefe ile meşgul olanlardan önce, müstesna beş örnek hariç, edebiyatçı hemcinslerinin felsefedeki karşılığı olduğu, onlardan özellikle Halide Edip Adıvar’la da, ulus-devlet paradigmasıyla gergin ilişkiler yaşamaması dolayısıyla ayrıldığı unutulmamalıdır.
Ailesi, 1942 yılında yürürlüğe giren, Ayhan Aktar başta olmak üzere birçok sosyal bilimcinin ayrıntılarıyla ele alıp tartıştıkları, Seren Yüce’nin 2021 yılında çektiği televizyon dizisi Kulüp’te de yeniden gündeme getirilen Varlık Vergisi nedeniyle mülkünün çoğundan olsa da Kuçuradi’nin ulus-devlet paradigmasıyla sorun yaşamamasının arkasında Makbul Vatandaş olma gayreti vardır ve felsefeye bakışını bu gayreti şekillendirmiştir.
Türkiye Tarihi’nin Kara Lekelerinden olan ve Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal ve Kemal Tahir dışında, Beyoğlu’na Pera diyen İlhan Berk dâhil, başka edebiyatçılar tarafından kurguya taşınmayan 6-7 Eylül Olayları, İstanbul’da, sonraki yıllarda baş edilmesi imkân haricindeki travmalara yol açacak bir şekilde yaşanırken, ailesiyle Kınalıada’yı mekân tutan, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde, Takiyettin Mengüşoğlu’nun asistanı olarak üniversite öğretmenliği merdiveninin basamaklarını çıkmaya başlayan Kuçuradi, Mengüşoğlu kadar, Macit Gökberk’in de dairesinde yer alan bir isimdir.
Mengüşoğlu ve Gökberk ile birlikte, kendisinden on sene önce, 26 Şubat 2016’da vefat eden Bedia Akarsu ile ortak paydada buluşturulabilecek olan Kuçuradi, analitik perspektife, ulus devlet paradigmasının Makbul Vatandaşlığına kapı araladığı müddetçe yakınlaşan, sözü edilen konumun içeriden tartışıldığı durumlarda sistematik ilerleyişe sımsıkı sarılan bir felsefecidir. Zaten, “Okullarda felsefe öğretirsek, yirmi yıl sonra farklı bir Türkiye olur.” cümlesindeki felsefe de bağrına sadece sistematik düşünceyi basmaktadır.
Sistematik düşünce, tarihteki kronoloji gibi felsefe için elzemdir ancak sadece onunla ilerlemek düşüncenin itibarsızlaşmasını, düşünce üretenin de İlber Ortaylı örneğinden hareketle, kaliteyi niteliğe yeğleyerek ve dolayısıyla Türkiye’ye özgü Popüler hatta Popülist Kültür’e eklemlenerek ürettiği düşüncesiyle bayağılaşmasını, nitelik için attığı adımları yıllar öncesinde unutmasını beraberinde getirmiştir.
Son nefesini verdiği âna kadar ulus-devlet paradigmasının Makbul Vatandaşı olarak görülmek ve bilinmekten taviz vermeyen Kuçuradi’nin tırnak içindeki cümlesinde iyi niyet aranamaz. Kaldı ki hakiki ve samimi felsefe, iyi niyet yaymakla değil, Kuçuradi’nin kendisiyle birlikte selef ve haleflerinin dağarcıklarında yer alamayan Theodor Ludwig Wiesengrund- Adorno’nun Türkçeye Şeyda Öztürk’ün Türkçesiyle kazandırılan, Akarsu’nun öldüğü yıl Metis Yayınları’nın gayretiyle okurla buluşturulan Negatif Diyalektik başlıklı, yüzyıllar öncesinden bugüne ışıldak tutan eserinde vurguladığı gibi, negatifin arkeolojisine girişmeden pozitife yelken açamaz.
Hümanizmde sadece insan sevgisi gören ama onun insanı her özelliğiyle diğer canlıların üstünde konumlandırdığını ve böylece nihayete ermeyen çatışmalara giden yolu açtığını görmeye yanaşmayan; rasyonalizmden illaki aklı devşiren ama yine onun çatışmaların katalizörü olduğunu ıskalayan, Karanlık’ın, sadece Ortaçağ’da değil, Aydınlanma Çağı’nda da uç verdiğini ve Kuçuradi’nin kendisiyle birlikte selef ve haleflerinin ötekileştirdikleri bir başka filozof Paul Karl Feyerabend’in vurgusuyla Bilim Kilisesi’nin ete kemiğe büründüğünü aklının ucuna getirmeyen kahir ekseriyetin felsefecisi olan Kuçuradi, yirmi yıl felsefe öğretmekten söz ederken, ulus-devlet paradigmasına onun kadar yakın olan Attila İlhan’dan ilhamla, felsefenin arkasına Hangi sorusunu ekleme gereğini hissetmemiştir çünkü nasıl bir felsefeden söz ettiği bellidir.
Kuçuradi’nin tırnak içindeki cümlesi, cem’i cümleyi hayal pilavı kaşıklamaya davet ederken, ondan yüzyıllar önce bu dünyadan göçen, Bektaşi geleneğinin mihmandarlarından, asıl adı el-hac Ali Türabi olan Âşık Türabi’nin, “Müşteri olmadan gelip geçene/Gel al deme ile aldıramazsın.” dizeleri, Kuçuradi’nin kendisiyle birlikte selef ve haleflerinin ıskaladıkları yerden seslenerek, midesini hayal pilavıyla dolduran cem’i cümleyi realiteyle yüzleştirmiştir.
Âşık Türabi, selef ve halefleriyle mutlu olan Kuçuradi’den daha hakiki duruş sergilemektedir çünkü onun odaklandığı sadece gerçeklik değil, hakikattir ve hakikat de herkesin değil, ona ihtiyacı olanın, sadece felsefe değil; tarih, coğrafya öğrenmesinin, sıralanın dışında, kendisini mutlu ve huzurlu hissedeceği işle meşgul olmasının insana daha rahat nefes aldıracağını hatırlatmak için vardır.
Kuçuradi’nin kendisiyle birlikte selef ve haleflerince umursanmayan José Ortega y Gasset, Gül Işık’ın Türkçeye kazandırdığı, Metis Yayınları’nın gayretiyle okurunu bulan İnsan ve “Herkes” te, tırnak içine alınan kelimenin kendisini belirleme kudretinin olmadığı için belirlendiğini, bu yüzden de onu oluşturan çoğunluğun muhatap alınmaması gerektiğini söylemekten imtina etmemiştir. Kuçuradi, cümlesinde gerçi Herkesten söz etmemişse de, René Descartes ile Immanuel Kant’ı, yüksek lisans aşamasında yoğunlaştığı, Schopenhauer ve onun öğrencisi Nietzsche’den daha fazla kayırmasından hareketle, cümlesinin yolunu bir şekilde Herkese çıkardığı anlaşılmaktadır. Söz konusu mürşit ile mürit arasındaki ilişki, sadece Kuçuradi ve onun selef ve haleflerince değil, onların dışında kalanlarca da yanlış konumlandırılmıştır.
Kuçuradi’nin cümlesi, Barush Spinoza özelinde filozoflara, başka alanlarda turlayanlardan önce, filozofların çelme taktıkları hesaba katılınca da diskalifiye olmaktan kurtulamamaktadır. Spinoza da Kuçuradi’nin kendisiyle birlikte, selef ve haleflerinin programlarında yer bulamamıştır.
Söz Spinoza’dan açılmışken, Nermi Uygur’un da ruhu şenlendirilmelidir çünkü Uygur, Spinoza gibi, akıntıya karşı kürek çeken bir filozofla meşgul olmasına rağmen, ulus-devlet paradigmasının Makbul Vatandaşı olmak için çaba sarf etmiş bir felsefecidir.
Özgürlük alanını genişlettiği düşüncesiyle methiye yağmuruna, askeri darbe olduğu, kimler tarafından gerçekleştirildikleri fark etmez, askeri darbelerin özgürlük değil, tutsaklık alanını genişletmeye yaradığı es geçilerek tutulan 27 Mayıs Askeri Darbesi’nin ardından 147’lilere dâhil edilerek üniversiteden ihraç edilse de, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin destekçisi İhsan Doğramacı’nın kız kardeşi Emel Doğramacı’nın Hacettepe Üniversitesi’nde kurduğu Felsefe Bölümü Dekanlığı’nın başkanlığına getirilen Kuçuradi’nin, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz’a yüklenmemesinin arkasında da yine ulus-devlet paradigmasının Makbul Vatandaşı olma telaşı vardır.
Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi’nde, 1965 ile 1968 yılları arasında görev üstlense de, felsefeyi, avazını, Erzurum’un ilçelerinden Narman’a bağlı köylerinden Samikale’den dünyaya duyurmak için eline divit kalemini alan Âşık Sümmani ve onun iz sürücülerinde göremeyerek yerli oryantalizmin ekmeğine yağ süren Kuçuradi’nin, arazi yağmasının ürünü olan Koç Üniversitesi’nin mütevelli heyetinde yer almasına itiraz etmemesini sağlayan da sözü edilen telaştır.
Ast-üst ilişkisinden çelişki devşirmeyerek bürokratik yapılanmaya hizmet eden, illaki Büyük Adam yetiştirmeye, Büyük Adam olamayanı ve olmak istemeyeni hiçe saymaya, travma hasıraltı etmeye, patolojik vakaları görmezden gelmeye ayarlı felsefeye bakışı, trajikomik ve travmatik medyanın Filozof Atakan diyerek servis ettiği, yaşı ilerleyince unuttuğu Atakan Kayalar gibi ezbercilerin, kendilerini zorla normalleştirenlerin çoğalmasını beraberinde getiren, 2 Ekim 2026 tarihinde sonsuzluğa uğurlanan İonna Kuçuradi’yi, yıllar sonra, sadece, ulus-devlet paradigmasının Makbul Vatandaşı olmak için ömürlerini heba edenler hatırlayacak, diğerlerini ise, istisnaları dipnotlarda ağırlayan tarih, hafızasına nakışlayacaktır.
Mehmet Akif ERTAŞ

Saptamalar yerinde ve doğru. Senin yazdıklarını okumak iyi geliyor . Devam. Her şey, herkes kendi yerine otursun .Selam ile.