Halil İbrahim ÖZBAY: “Hız Çağında Edebi Otobanda Ezilen Kaplumbağalar, Karşıya Geçenlerden Çok Daha Fazladır.”

Muaz ERGÜ: Edebiyat, hiçbir zaman bütünüyle yalnız başına yapılan bir iş olmadı. Dergiler, yayınevleri ve edebî çevreler; yazarların birbirini bulduğu, etkilediği, tartıştığı ve birlikte dönüştüğü alanlar yarattı. Pek çok edebî kuşak, akım ve güçlü metin, bu karşılaşmaların içinden doğdu.

Bugün edebiyatın dolaşım alanı geçmişe göre hiç olmadığı kadar geniş. Dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya ağları eklendi. Bir yazarın sesini duyurabileceği mecralar çoğalırken görünür olmanın yolları da çeşitlendi. Ancak yolların çoğalması, iyi bir metnin kendi yolunu bulmasını gerçekten kolaylaştırdı mı? Yoksa metnin dolaşıma girmesinde, konuşulmasında ve okura ulaşmasında edebî ilişkilerin ağırlığı daha da mı arttı?

Belki de mesele, edebî çevrelerin varlığından çok, metin ile çevre arasındaki ilişkinin nerede konumlandığında düğümleniyor. Birlikte üretmek, birbirini beslemek ve dayanışmak edebiyatın doğasında var. Fakat bütün bunların ortasında, eski ve biraz da romantik bir inanç hâlâ yaşamaya devam ediyor: İyi metin, er ya da geç yolunu bulur.

dibace.net olarak bu kez, bu inancın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu soruşturuyoruz.

Edebiyat tarihinde nice yazar, bir derginin, bir topluluğun ya da bir kuşağın içinden sesini duyurdu; kimileri ise bütün bunların dışında kendi yolunu açtı. Bugün dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler ve sosyal medya ağları da eklenmişken, sizce bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir mi?

İyi metin, hâlâ kendi yolunu bulabilir mi?

 

Halil İbrahim ÖZBAY: En sonda söyleyeceğimi en başta söylemek; bu konudaki görüşlerimi buradan açarak paylaşmak isterim: Hızın egemen olduğu otobanlar, ezilmiş kaplumbağalarla dolu. Hayatın daha sakin aktığı doğadaki toprak yollardaysa, kaplumbağalar çok daha uzun ve mutlu yaşar.

Buradaki kaplumbağalarla elbette edebi eser üretmeye çalışan, kâğıt üzerinde kalem oynatan yazar ve şair adaylarını kastettiğimi söylememe gerek yok sanırım. Peki neden kaplumbağa? Yavaşlığıyla nam salan bu canlar, yaşadığı zamanın her ânını, geçtiği yerlerin her adımını sindire sindire yaşarlar çünkü. Üstelik her şeyi tek başlarına gerçekleştirirler. Doğada başka canlıları sürü halinde görebilirsiniz ama kaplumbağalar yalnızdır daha çok. İşte bu özellikler bir yazardan da beklenir. Yaşadığı dünyaya ve zamana, sabırla bakan, yaşadığı dünyayı ve zamanı aceleye getirmeden içselleştiren yalnız bir insan olmayı kabullenmeleri, üretecekleri eserin özgünlüğünü, derinliğini ve kalitesini ortaya çıkaracak ilk ve en önemli koşuldur belki de.

Edebiyat elbette dergilerin, yayınevlerinin -son zamanlarda sosyal medya platformlarının- dolaşıma soktuğu ve insanlarla paylaştığı ürünler toplamıdır ama bu durum üretimden sonra gelen aşamadır. Edebi üretim tek başına gerçekleştirilir. Edebiyatçı en başta ve uzun süre yalnızdır. İyi ki de yalnızdır. Aksi mümkün olmaz; olursa da o süreçten pek de derin bir şey çıkmaz.

Doğru edebiyatçılar, eserlerini ürettikleri bu uzun yalnızlık sürecinde dış dünyadan o kadar kopar, o kadar uzaklaşırlar ki sanatsal doğum gerçekleşip de dünyaya güzel bir eser getirdiklerinde, evinde ya da tarlasında doğum yapan bir kadın gibi kucağına aldığı çocuğuyla tek başına olduğu dünyaya şöyle bir bakar, ona yardım edecek, onu tebrik edecek, ona destek olacak, çocuğunu sarıp sarmalayacak, yıkayıp paklayacak bir yardım elini ancak bekler. O kadar uzun süre yalnız kalmıştır ki sesi fazla çıkmaz, bağırıp çağıramaz, bu konuda ona yardım edecekleri kolayca bulamaz, bulsa da onlarla kolayca iletişim kuramaz. Dünyaya edebi eser getirmek için sığındığı yalnızlığı bu noktadan sonra işe yaramaz. Hatta bu, büyük bir dezavantaj olur. Emin olun ki bu durum, bütün büyük şair ve yazarların bile başına gelmiştir.

Bugün başyapıt olarak nitelendirilen eserlerin yaratıcısı Gabriel Garcia Marquez’in de Pessoa’nın da Walt Whitman’ın da Edgar Allan Poe’nun da Orhan Kemal’in de Ahmed Arif’in de Sabahattin Ali’nin de… Oğuz Atay’ın büyük yalnızlıklar ve derin uğraşılar sonunda yarattığı Tutunamayanlar’ını hiçbir yayıncı basmak istememiştir uzun bir süre. Üstelik bütün bunlar bugün hız çağı olarak adlandırılan -deyim yerindeyse edebiyatın ortasından henüz otobanın geçmediği, herkesin âdeta sakin patika yollarda ilerlediği- zamanlardan çok daha önceydi.

Bugün edebiyatın dolaşım alanının geçmişe göre çok daha hızlı, çok daha geniş olması, dergi ve yayınevlerinin yanına sosyal medya platformlarının eklenmiş olması, ürünlerin bu olanaklardan yararlanarak -neredeyse- bir yayıncıya gerek duymadan okura -bu noktada buradaki tüketiciye ne kadar ‘okur’ diyebiliriz bu ayrı konu- ulaştırılıyor olması, sesini duyurmak isteyen yazar adayları için büyük bir avantaj, geniş bir olanak gibi görülebilir ilk başta ama bu hız ve kontrolsüz güç, aynı zamanda telaşı, bu telaş ve hız ise kolaylıkla yok olup gitmeyi, ezilivermeyi getiriyor sonunda. Ezilmeden karşıdan karşıya geçenler, asfalta yapışıp kalanlardan çok daha az.

Açık konuşayım: Ezilmeden karşıya geçmekte yalnızca sırtında taşıdığın şeyin ağırlığı ve kalitesi değil; edebiyat otobanındaki hıza ayak uydurabilme kabiliyetin, otobandan geçen kaptan şoförlere şirin görünerek onları yolun ortasında arabalarından indirip elinden tutmalarını, seni ezilmeden karşıya geçirmelerini sağlamaktaki hünerin bugün ne yazık ki çok daha fazla işe yarıyor.

Teşekkür ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir