Zeliha Tamer UÇAR: “İyi Metin Yolunu Bulabilir; Ama Bazen O Yolu Açacak Birine İhtiyaç Duyar.”

Muaz ERGÜ: Edebiyat, hiçbir zaman bütünüyle yalnız başına yapılan bir iş olmadı. Dergiler, yayınevleri ve edebî çevreler; yazarların birbirini bulduğu, etkilediği, tartıştığı ve birlikte dönüştüğü alanlar yarattı. Pek çok edebî kuşak, akım ve güçlü metin, bu karşılaşmaların içinden doğdu.

Bugün edebiyatın dolaşım alanı geçmişe göre hiç olmadığı kadar geniş. Dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya ağları eklendi. Bir yazarın sesini duyurabileceği mecralar çoğalırken görünür olmanın yolları da çeşitlendi. Ancak yolların çoğalması, iyi bir metnin kendi yolunu bulmasını gerçekten kolaylaştırdı mı? Yoksa metnin dolaşıma girmesinde, konuşulmasında ve okura ulaşmasında edebî ilişkilerin ağırlığı daha da mı arttı?

Belki de mesele, edebî çevrelerin varlığından çok, metin ile çevre arasındaki ilişkinin nerede konumlandığında düğümleniyor. Birlikte üretmek, birbirini beslemek ve dayanışmak edebiyatın doğasında var. Fakat bütün bunların ortasında, eski ve biraz da romantik bir inanç hâlâ yaşamaya devam ediyor: İyi metin, er ya da geç yolunu bulur.

dibace.net olarak bu kez, bu inancın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu soruşturuyoruz.

Edebiyat tarihinde nice yazar, bir derginin, bir topluluğun ya da bir kuşağın içinden sesini duyurdu; kimileri ise bütün bunların dışında kendi yolunu açtı. Bugün dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler ve sosyal medya ağları da eklenmişken, sizce bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir mi?

İyi metin, hâlâ kendi yolunu bulabilir mi?

Zeliha Tamer UÇAR:

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Okuyucusuna bu sözlerle seslenen Oğuz Atay’ın öykü kitabının son sayfasını kapattım. Atay, şimdilerde yeni yazarların dosyalarının yayımlanma kararının sosyal medyada sahip oldukları takipçi sayısı dikkate alınarak verildiği gerçeğini bilseydi kapitalizme şöyle okkalı bir selam çakardı.

Fenomenseniz, bütün kapıları açan maymuncuğu elinizde tutuyorsunuz, tebrik ederim.

Kitap dosyamı yayımlatacak bir yayınevi bulabilecek miyim? Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bugün, edebiyatımızın kilometre taşı olarak kabul edilen iki yazarın dahi kitaplarını okuyucuya ulaştırma konusunda yaşadıkları hayal kırıklıklarını öğrendiğimde cesaretim azaldı doğrusu. Hele bir de günümüzde milyon takipçili sosyal medya fenomenlerine teklif götürüldüğünü, üstelik ne yazdığının önemi olmaksızın kitaplarının ulaştığı satış rakamlarını öğrenince çıldırıyorum. Neyse ne! Enseyi karartmayayım. Onlarca yazar yaşamış bu doğum sancılarını…

Ümidimi diri tutarak yayınevlerinin kapısını çalmaya karar verdim.

İlk kitabım Tahta Bacaklı At’ın açılış öyküsü olan Merkezdeki Fikir isimli öyküm bu satırlarla başlıyor. Muhakkak ki ilk kitap dosyası hazırlayan hemen her yazarın yaşadığı ortak kaygılardan biri de dosyasının görünür olup olmayacağıdır.

Bence iyi metin hâlâ kendi yolunu bulabilir. Ama artık bunun kendiliğinden gerçekleşeceğine inanmak biraz fazla iyimserlik olur. Çünkü iyi bir metinle iyi bir metnin görünür olması aynı şey değil. Bir metin çok iyi olabilir, fakat okura ulaşmayabilir. Edebiyat tarihinde bunun pek çok örneğini görüyoruz. Bazı metinler yayımlandıkları dönemde yeterince fark edilmemiş, hatta yazarları yaşarken hak ettikleri ilgiyi görememiştir. Buna karşılık bazı metinler ise onları taşıyan dergiler, yayınevleri, eleştirmenler ve edebî çevreler sayesinde daha geniş bir dolaşıma girebilmiştir.

Yazmaya başladığım ilk yıllarda katıldığım bir edebiyat seminerinde konuşmacılardan biri, “Edebiyat muhit işidir,” demişti. O zaman bu cümle bana tuhaf geldi. Edebiyatın muhit ile ne ilgisi vardı? İnsan sonuçta yalnız başına yazıyordu.

Şimdi o cümleyi daha iyi anlıyorum.

Yazar yazarken yalnız olabilir ama metin, yazıldıktan sonra yalnız kalmıyor. Bir derginin sayfalarına giriyor, bir editörün masasından geçiyor, bir yayınevinin onayına ihtiyaç duyuyor, bir eleştirmenin dikkatini çekiyor, bir okurun eline ulaşıyor. Bazen de bir yarışma daha önce hiç tanınmayan bir yazarın önündeki kapıyı aralıyor.

Demek ki edebiyat yalnızca yazma eyleminden oluşmuyor; metinlerin birbirine ve okura ulaşmasını sağlayan bir dolaşım alanı da gerekiyor.

Fakat burada önemli bir ayrım var. Bir edebî çevrenin varlığı, iyi edebiyatın ilişkilerle üretildiği anlamına gelmez. Tanınmak, çok okunmak ya da görünür olmak iyi bir metnin yerine geçemez. Çevre bir kapı açabilir ancak içeri girdiğinde metni ayakta tutacak olan yine metnin kendisidir.

Bu yüzden, “İyi metin kendi yolunu bulur,” sözünü bütünüyle reddetmek istemiyorum. İyi metnin zamana direnebilecek bir gücü olduğuna inanıyorum. Fakat bu inançta eksik kalan bir taraf da var:

Ya yol hiç açılmazsa?

Ya iyi bir metin bir dosyanın içinde kalırsa? Ya yazarı birkaç kapı çaldıktan sonra yazmaktan vazgeçerse? Böyle bir metnin varlığından haberimiz bile olmaz. Edebiyat tarihinin yalnızca hatırladığımız eserlerden değil, hiç ulaşamadığımız metinlerden de oluştuğunu söyleyebiliriz.

Bugün, iyi bir metnin görünür olmasının yolları geçmişe göre daha fazla. Dergiler ve yayınevlerinin yanında ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya var. Fakat yolların çoğalması, nitelikli metnin görünürlüğünü kendiliğinden artırmıyor. Aksine, bu kez bambaşka bir kalabalığın içinden sıyrılmak gerekiyor.

Sosyal medya bunun en çarpıcı örneği. Bir yazarın sesini duyurması hiç olmadığı kadar kolay; fakat görünür olmakla kalıcı olmak arasında büyük bir mesafe var. Bir metin bir gün içinde binlerce kişiye ulaşabilir, sonra unutulabilir. Bir başkası sessizce yayımlanır, az sayıda okura ulaşır ve yıllar sonra yeniden keşfedilir. Edebiyatın zamanı biraz farklı işliyor. Gürültü dindikten sonra geriye ne kaldığına bakmak daha doğru olacaktır.

Bütün soru işaretlerine rağmen edebiyat yarışmalarını önemli buluyorum. Özellikle bir edebî çevrenin içinde bulunmayan, bağımsız yol almaya çalışan, yazarlar için yarışmalar, metnin doğrudan bir jüriye ulaşmasını sağlayan önemli imkânlardan biri. Bir ödül, yazarın adını duyurabilir, kitabının yayımlanmasına vesile olabilir, önüne yeni okurlar çıkarabilir.

Elbette hiçbir yarışma mutlak bir ölçü değil. Jüriler yanılabilir, beğeniler değişebilir. Ödül alan bir metin zamanla unutulurken ödül alamayan başka bir metin yıllar sonra değer kazanabilir. Bu nedenle, yarışmaları “en iyiyi seçen” otoriteler olmaktan çok, henüz görünür olmayan eserleri keşfetme yollarından biri olarak görmek daha doğru.

Ve bütün bu yolların sonunda yine okur var.

Çünkü bir metnin gerçek yolculuğu, yayımlandığı gün bitmiyor; belki tam o gün başlıyor. Bir okurun kitabı eline alması, bir cümlenin altını çizmesi, bir öyküyü arkadaşına önermesi, yıllar sonra aynı kitabı yeniden açması… Edebiyatın hafızasını biraz da bu küçük hareketler oluşturuyor.

Dergi bir kapı açabilir. Editör bir metni fark edebilir. Yarışma bir yazarı görünür kılabilir. Yayınevi kitabı yayımlayabilir. Ama metnin yıllar sonra hâlâ okunmasını sağlayacak olan, bütün bunların ötesinde, kendi gücüdür.

Belki bu yüzden, “İyi metin kendi yolunu bulur,” demek yerine şöyle demek daha doğru geliyor bana:

İyi metin yolunu bulabilir; ama bazen o yolu açacak birine ihtiyaç duyar.

Bir dergiye, bir editöre, bir yarışmaya, bir yayınevine…

Ve en çok da bir okura.

Oğuz Atay’ın yıllar önce sorduğu soruya yeniden dönüyorum:

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Belki edebiyatın bütün meselesi, bu iki cümle arasındaki mesafeyi kapatabilmek.

Yazarın, “Ben buradayım,” dediği yerle okurun, “Seni buldum,” dediği yer arasındaki o ince yolu açabilmek. Çünkü iyi bir metin yalnızca yazıldığında değil, okuruna ulaştığında yaşamaya başlıyor.

Teşekkür ederiz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir