Çiçek Operası: İnsan, Yalnızlık ve Hayatın Şiirselliği

İlk Öykü kitabı Tükeniş, ikincisi Ra’dan Düşenler son olarak da Çiçek Operası’yla Edebiyatımızda hem eğitimci hem de yazarlığıyla tanıdığımız Zafer Çarboğa’nın Çiçek Operası üzerine yaptığım bu çalışmada; Çarboğa’nın, bu kitap özelinde edebi meziyetlerini anlamaya ve öykülerini incelemeye çalıştım.

Çiçek Operası’nda 19 öykü bulunmaktadır.

Kitaptaki ilk öykü; Suyun Ayak Sesinden Aşırılmış Bir Öykü,

Utangaçlık, belki de hepimizde olması gereken en önemli duygu ve erdem. Karıncaların inatçılığından, sokaktaki herhangi bir adamdan, kuş seslerinden, ısrarcılık ve inatçılıklardan, buyurganlık taslayan hallerden, kedilerden, bir kuşun ağlamasından kiraz ağacının kanamasına, uykusu henüz açılmamış bir çocuktan, köpeklerden, şarkılardan, hüzünlerden, lavanta kokularından, düğün konvoyunda gelinin ağlamasından damadın mutluluğuna, otobüslerin tıklım tıklım insan etiyle doluşmasına, bir ölünün el üstünde taşınmasından dilencilere, rüzgârın uğuldamasından kahkaha seslerine, ağıtlardan iniltilere oradan silah sesine, liseli aşıklardan, ağaçlardan çiçeklere, duvardaki sahipsiz yazılara, kırgınlıklara uzanan, ısırgan tarlası dünyadan nehirlerden kadim zamanlara , bütün bunlara rağmen yaşamın akıp gitmesine varan çok sesli, hem gürültülü hem de sessiz, katmanlı, şiirselliğiyle renk cümbüşü sunan bu hikayenin ikliminde kendimize dair çok parça bulmak mümkün.

Acemborusunun Yağmur Sonrası Şarkısı

Hızla akıp giden bir yaşamda sessizlik içinde mücadele eden insanların şehre, caddelere, sokaklara varan yolculuklar bütününe, dünyaya yabancı kalmaktan, içe dönüş evrelerinden geçip kendi iç alemlerine, yaşamın; detaycılıktan, zaman denen mefhumun eleğinden geçtiğine, acımasızlığına varmasına, makyajı akan bir hayatın ortasında kahraman(lar)ın zihin dünyasında oluşturduğu pastoral görüntülere, her şeyin geçiciliğine, yaşamın bedelinin eskimek savına varmaya ve hayatın gerçek yüzüyle karşılaşmaya varan dek anne kız ilişkisinin bol metaforlu, şiirselliği , imgeli cümleleri yabana atılmayacak, insanın her şeye rağmen yaşamı her yönüyle sevmesi gerektiğinin altını bir kez daha çizdiği dünyaya şahit oluyoruz. Yaşamı sevmeli hem de tüm kusurlarıyla.

Aylardan Mayıstı

Dünya ve insanın uyumsuzluğunu çiçek türlerinden, ağaçların köklerinin toprağa nasıl yayıldığıyla insanın dünyaya köklerini salamadığı, salsa dahi dünya ile arasında her zaman bir çatışmanın olduğunu, çok katmanlı, çok antatıcılı bir hikâyenin oluşumunun sonuca varılmasını merkeze alan bir hikâye. Ağaçlar, rüzgarlar, kozalaklar, banklar, kafeterya ve köprüde inanacak gibi zayıf inançsızlık taşıyan insanların yüzlerine sıkça rastlıyoruz. Yazar burada hem hikâyenin içinde bir kahraman görevi görmekte hem de çok iyi bir gözlemci, analizci, çıkarımcı rolündedir. Konağın kafeteryaya dönüşümünü bir türlü kabullenemeyen yazar, bunu öyküde öç dört yerde belirtir. İnsan elinin değdiği şeyler mutlaka bozulur günün birinde. Doğanın, insanın tahribatı da böylece başlar. Daktiloya bir şeyler yazan, tuşlara hınçla basan yaşlı adam, kadın ve her şeyi pür dikkat izleyen (gözlerini köprüye dikerek) anlatıcının, yazarın yalnızlığını, sessizliğini bozulan yaşlı adamın can sıkıcı boşlukta boğulmasının tezatlığını görmek mümkün. Köprüye uzun uzun dalmışlıklar, yüzü özlem çeken, acı çeken, mutlu olan, endişeli neşeli, yüzü çok tanıdık insanlar. İnsanların yüz çeşitliliği ne kadar çoksa o kadar insan çeşidi var demektir. Yaşlı adam yazdığı senaryoya hükmedemez, köprülerin her zaman kavuşmak yeri olmadığını bazen de ayrılmak noktası olduğunu anlatan işçiliği bol bir metin.

Selviye Ağacı

Anadolu insanının yardımseverliğini Serdar ve Selviye Teyze üzerinden görmek mümkündür. Uludağ, yeşilin her rengiyle öyküye sirayet eder beton yığınlarını saymazsak. Karaman metro istasyonunda Selviye teyze oğluna gidecektir. Nasıl gideceğini, yüklerini nasıl taşıyacağını düşünmektedir. Serdar devreye girer. Onu oğluna ulaştırır. Selviye teyzenin mandalina soyup Serdar’a vermesi güzel bir motif. Paylaşmayı ve iyiliğin küçük bir karşılığı olarak düşünebiliriz. Uludağ’ın mahalle araları, sokakları, bakkalları, merdivenleri, yağmuru, kedileri, kuru yaprakları, rüzgârı öyküyü kendisiyle beraber sürdürmektedir. Diğer öykülere göre diyaloglara tanık oluruz. Sokağın ruhu, yağmurun kokusu öykü boyunca devam eder.

Gökdere’de Fesleğen Kokusu

Ruh, şehrin kalbidir. Ve insan bu evrende kendi kurgusunu yaratmayı bilmelidir. Kendi gurbetini yaratmaya çalışan Murat’ın başkasına yurt olmaya çalışması kadar her şeyde bir eksiklik sezilir metinde. Kediler, yaşlı insanlar, buğulu camlar bu öyküde de öykünün merkezinde önemli ruh durumlarına eşlik eder. Dünya, Murat’ın içinde durmadan genişleyen bir boşluğa dönüşür. Kalabalıklar, bulutlar, metro… insanın kaçış yerleridir yazara göre. Çiçekler koklanmaya hasret, insanın keşfetmeye çalıştığı yeni dünyaya ait olmaya. Yazarından bağımsız olmayan bir metin. Metroda bir kitap ve not defterini çıkaran yazar, kendisinde bir bakışın dolaştığını, gülümseyişin onun ruhunda oluşturduğu duygu devinimi öyküde günlük hayatın sıradanlığı arasında insana nefes aldıran bir dünya sunar. Elinde fesleğenle kahramanın karşısında duran kadın, kahramanı, yazarı, düşsel kokulara davet eder. Kadının Gökdere metrosu istasyonunun karşısındaki evinde fesleğenleri sulaması ve kahramanın onun fark etmesi öyküde ustalığın, detaycılığın önemini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Camdaki Adam

İnsan, kendi yansımasının dünyada sirayet ettiği yeri sever. Suya, cama, sokağa, bir nesneye, doğaya, en çok da yaşama. Cam kenarında oturan kahramanımızın gözünden, zihin dünyasından, gerçek hayatla düş dünyasının birleştiği kırık dökük görüntülerin resmin çerçevesine yerleşmesini görüyoruz. Öyküde tam bir netlik yok yaşamımızdaki boşluklar gibi. Geçmişimizi değiştirmek mümkün değildir. Düşlere sığınmak boşlukta gezinen insan için en kestirme kaçış yoludur. Büyülü dünya orasıdır, düşler. Zamanı ve ölümü eşit miktarda içinde taşımak, öyküdeki en vurucu kilit noktadır. Yine metroda kahramanın, yazarın, tanık olduğu olay yaşanır metrolarda çoğumuzun denk geldiği gençlerin gitar çalmaları. Nurettin Rençber türküsünün Adıyaman tarlalarında kurutulan tütün kokusu öyküye de siner. Bunca hayat telaşı içerisinde günü bir türkü renklendirebilir. Bir öykü de. Bu öykü de böyle bir görev üstlenmiştir.

Gittikçe Büyüyen Şeyler

Kısır bir annenin hüznüne benzeyen trende geçen otuz dakikada yazarın gözüne takılan, onun kelime dünyasında kendisinde oluşan duygu ve düşünce devinimlerinin yansımasının kağıtla buluşmasını sağlam bir betimleme örneğiyle hissediyoruz. Bulutların devinimi, boşluklar, yüzünü nadiren gösteren güneş, uğuldayan hesapsız rüzgâr, kuytular, gökyüzü, peronlar… patlayan balonlar, iki çocuklu bir kadının çocuklarına kızması, yeşil tren, ölüm korkusu öykünün inşasında sağlam duvar görevi görmektedirler.

Gece Bitkilerinden Korkuyorum

İnsan daima eksiktir, bir çemberin içinde debelenip durur, en sonunda da kendine döner. Kendi kendini yaratır çarkın dişleri arasında. İnsan kalabalıklar arasında yalnızdır. İnsan, şehir hayatı da olsa kent hayatı da olsa bir yalnızlığın içinde bulur kendini. İnsan, dokunduğu, bağ kurduğu, temasta bulunduğu her şeyde bir iz bırakır, kendinden bir zerre de olsa. Bölüne bölüne gün içinde Jin’in azaldığını, ki insan bölünen bir varlıktır, kendine yetemediğini görüyoruz. Cesetten farksızdır. İnsan oldu olalı var olmanın korkusunu hep yaşamıştır. Özellikle sosyal medya, bataklık, dediğimiz alanda. İnsanın bir yüzü varken, kendini gösterebilmek adına çeşitli yüzlere bürünebilmektedir. Jin’in annesi hastadır, hayatla, Jin ile uyum içinde yaşamını sürdürmektedir. Kendi dünyasında, kendi iç problemleriyle didişen Jin, yoğun düşünceleri çerçeveyi aşan bir dünyada olduğu düşüncesindedir, sosyal değişmeleri, kültürel yozlaşmaları, değer kayıplarını ve kimliksizleşmeyi kabullenememektedir. Bilinç dünyasıyla fiili dünya, ruhsal taleplerle gündelik talepler arasındaki çatışma ve buna bağlı olarak yaşanan bungunluk, uyumsuzluk hikâye boyunca devam eder.

İşte O Çınar Kadarsın

Hikâye Gregor Samsavari bir izlenimle, haleti ruhaniyetlikle başlar. Yalnızlığa zorlanmış bir varlıktır insan. Bir yere ait olamama hissi bu hikâyede de göze çarpar. Umutsuzluk gezegeni hayatı esir almış sanki. Zamansızlık, gamsızlık, gecikmişlik, sonsuz boşluk, geceye karşı duyulan mahcubiyet, yüzeysellik, yapaycılık bu öykünün duygu devinimlerinin basamaklarıdır. İnsanın düşündüğü şeylerin tesiri yüzüne, hayatına yansır. Her şey ve herkes kendi varlığını anımsatmanın sancısını çekmektedir. İnsan ne kadar kendini ait hissedemese de o şehirlerin de bir ruhu olduğunu unutmamalıdır. Uyumsuzluğun uyum içinde eriyip gittiğini hissetmek de mümkün. Soyut dil, estetik anlatım öyküye farklı bir hava katmıştır.

Gurbet Başkalarıdır

Kahramanın, Jin ve arkadaşlarıyla bir kafede buluşmasıyla öyküye ortak oluyoruz. Kahraman kalabalık içinde yalnızdır. Bu yalnızlık ona derin bir düşünme deryası vadetmektedir. Kahraman orada hafızasının ve kalbinin derinlerine çökmüş insanları düşünür. Gözleri uzağı göremeyen kahraman, insanların hareketlerini izler. Sözlerinin herkesçe bilinmesini isteyen, içinin tüm çıplaklığıyla başkaları tarafından görülmesini arzu etmektedir kahraman diğer yandan kilitli bir sandık gibi gizemli durmaktadır. Uğultular kafasında dönüp dolaşmakta, hayata, ölüme, zamana olan düşünceleri kıvamlalarının uzağında, yabancılık hissi, kayıp, gurbet, sözcüklerin yankısı ruh durumuna da sirayet eder.

Beş On Beş Vapurunda Ağlayan Kadın

Yollar, kendimize varmamız için bir güzergahtır. Bütün günlerin birbirine benzemesi, bireysel iç burkuntular, kendinden kaçışlar, her şeyin tekrarının tekrarı olması, aynı nedenlerden aynı sonucun çıkması, yabancılık kavramı, yalnızlık anıtı, yaşamla kavgalı olma hali, iç çekişler sonucu hasar gören cümleler, kaybetmek kadar kaybetmemek de yaşamın bir parçası olduğu gerçeği, yaşanılan şeylerin hep içe atılması, yaşamak veya yaşamamak bir seçimdir tezi, yeni bir insan olmak için kaybetmemek gerektiği düşüncesi, kişinin kendisiyle savaşını kaybettiğinde yaşamanın daha anlamlı, güzel olduğu duygusu, öykü bu devinimler üzerine inşa edilmiştir. Yine yazarın kıvrak zekâsı ve imgesel dili her şeyi güzelleştirmiştir.

Kedi Tırmalanmış Yalnızlıklar

Oblomovculuk kavramının güzel bir örneği olarak düşünmek de mümkündür bu metni. Kendine ait bir mabette, kişinin yalnızlığıyla uyum içinde oluşuyla başlıyor öykü. Oyma yer yer yarıklarla çizilmiş, kahverengi, kirli, lekeli bir sehpa; her bardağın içine neredeyse söndürülmeden, ezilmemiş, incitilmemiş duran sigara izmaritleri, geceden beri oturuşunu, bakışını değiştirmeden olduğu yerde çakılı kalmış, cümlelerini tamamlayamayan, gözlerini kedinin hüznünden alamayan ve yalnızlığın öyle kolay bir şekilde oluşmadığını, hakkını vererek yaratan Jin karakteri, bu öyküde de hüzünlü kedinin hıçkırıklarına   şahit olurken çıkıyor karşımıza. Kahramanın yalnızlığını ve durumun kendisinde yarattığı psikolojik sıkıntılar merkezli.

Saksılar Çiçeklerin Zindanlarıdır

Acıyı delip yaşamın dayanaklarına varmanın, hikâye içinde hikâyenin hikayesi. Seyda ve Lütfiye’nin hikayesine ortak oluyoruz. Güldürü unsurunun kullanılması da hikâyeye renk katmış. En sade, anlaşılır, imgesi az olan bir hikâye. Anadolu insanına özgü cenaze olayı, vasiyet durumu, geleneğin korunması ayrı detay. Hikâyenin ruhu bunu gerektirmiş olmalı. Ölüm, sıkıntılı sürecin etkilediği insanlar tüm bu metaforların ardından dile getirilmeye çalışılmıştır. Düşüncenin, düşünceyle yeniden doğuşun yüceltildiği bu öykü, ümidi içinde barındıran ifadeler karşımıza çıkarsa da yeniden doğuş, manevi, ruhi anlamlarla öykünün omurgalarından biri olmuştur.

Bir Kuş Kanat Çırpardı İçimde

Manzarası değiştikçe başka yerlere gittiğini hayal eden bir babanın evlerinin yönünü her sene değiştirmesi etrafında şekillenen buram buram Anadolu motifleri kokan, kurabiye tadında bir öykü. Arabalar geçerken saygıdan ayağa kalkan insanlar veya yoldan herhangi bir insan geçerken ağızlarını leçekleriyle kapatma olayı halen Doğu illerinde olan bir saygıda mertebe olayıdır. Abdullah’la kahramanın, Delal Amca, köydeki en iyi duvar ustası ve köydeki iki minibüsten beyaz olanın sahibi, onun minibüsünü her gördüğünde türlü muziplikler yapması da bizi çocukluğumuza götüren sıcak, güzel satırlardı.

Beni Yeniden Doğur Anne

Yaşam, katmerli yanlışlar bütünüdür. Birey (ler)in izlenimlerinin, duygularının, düşüncelerinin anında öykülemeye tabi tutulmasıyla öyküleme zamanı, eş zamanlılık özelliği gösterir. Kederin korkuya dönüşmesi, inanç, üzülmek, yaşam, ölüm, sonsuzluk, dünyanın bir oyun, oyalamaca yeri olduğu, tavandaki sarı lekeleri izleyen, yalnızlık içinde kıvranan J. Tesadüfler, bilinç, düğün, umursanmamak, boşluklara dalıp gitmeler, geçmişe dalıp gitmeler, mekanların hızla geçmesi; Eskişehir, Ağrı, Murat Nehri, Süphan Dağı, Bilallerin köy hayatı ve geleneklere bağlılık… tüm bu kavramlara baktığımızda öykünün ne kadar çok katmalı olduğu izlenimine sahip olmamak işten bile değil. Yazarın anlatının bileşenlerinin küçük aralıklarla sık sık değiştirmesi ise öykünün ritmini hızlandırmış ve durağan bir başlangıçla açılan öyküyü yerinde saydırmayıp metnin canlı bir okuma deneyimi sunmasına olanak tanıyarak Bilal’in annesinin, kahramanla o anki ruh haline yakışan bir son olmuştur.

…Aziz Ol

Kendi yaşam alanlarını daraltan, kendi acısıyla boğuşan güçlü olmaya çalışan, avutulan, yaşamı iliklerine kadar hissetmek isteyen mutsuz insanlar, belirsizlik içinde her şeyin hakkını vermeye çalışıyorlar. Acının bile. Öyküdeki çay bahçesi, Karadeniz havası, Kazım Koyuncu Müzikleri… yaşamın tekrara düşmesi, insanın canlı taklidi yapan bir ölüdür düşüncesi öyküde somutlaşır. Güncel döneme ait varoluşsal bir sorunsalı etkili bir şekilde işler yazar.

Uçurum Çiçeği

Zamanın her şeyi eskittiği bir kayıtsızlık durumu söz konusudur öyküde. Anne çocuk ilişkisi, gündelik yaşama da sirayet eder. Yıllardır aynı sigarayı içen kahramanda bir devamlılık, tutku da görebiliyoruz. İçten içe de yaşamını pürüzleştiren bir şeylerin olduğunu seziyor. Kendini kurumuş bir ağaca benzetir, meyve istenen, gölge istenen. Bir maskeyle dolaşmaktadır. Figüranı olduğu hayatta bir en iyi oyuncu rolü oynuyordu. Dil, olay örgüsü, kahraman, mekân, duygu halleri diğer öykülere göre biraz az. Sahici, henüz yaşanmış bir hikâye izlenimi vermektedir.

Yaşamı Çoğaltan Bir Düş

Çocukluğu derin bir kuyuda geçen babanın dizlerinde uyuyakalan bir çocuğun Gökdere’de babasıyla balığa gitmek isterken düş kurar. Annesinin şaka yollu oğluna, yakaladığınız balıkları sonra da yersiniz demesi üzerine, çocuğun balığa gitmekten vazgeçtiği, annesine karşı derin bir kızgınlık beslediği, bir canlının başka bir canlıyı yemek istemesi fikrini aklının alamadığı olayın etrafında şekillenen, çocuğun uyanmasıyla biten bir öykü. Çocuğun o kötü düşten uyanıp gidip oyuncak bir balığın ağzından öpüp bırakması yaşamı çoğaltan ender bir düş olmuş.

Onlar Gök Gibidirler: Bakışları Mavidir

Bir kalbimizin olduğunu tekrar hatırlatan dokunaklı bir hikâye. Otobüste küçük Yaren’in yaşlı bir teyzeye yer vermesiyle başlıyor öykü. Bunu gören yazar çantasından bir kitap (kendi kitabı) çıkarır ve onun adına imzalar. Orada o daracık alanda bir fotoğraf çekerek o anı ölümsüz kılarlar. Yazarın yaşamından bağımsız olmayan bir öykü.

Değerlendirenin gözünden;

Zafer Çarboğa’nın genel öykücülüğü Eco’nun “kurmaca anlatılar, hakikati söylüyor gibi yapar ya da hakikati bir kurmaca söylem evreninde söylediklerini öne sürerler.” sözüne paralel bir söylemdedir.

Öykülerin çoğunda “ben” merkezli tarzı yeni bir anlatım, dil keşfi çabasından kaynaklanır. Öykülerinin çoğunda soyutlamalar yapan, günlük hayatta karşılığı olan, anlatım ve kurgu olarak simgesel, dışsal gözlemlerini, öznel yaşamını öykülerine yansıtmaktan çekinmemiştir. Zira edebiyat sahiciliktir. İnsanın geçirdiği duygu sarsıntılarını, çıkmazlarını irdeleyen, bunalımlarını kültürel ve sosyal durumlarını hayat zeminine kendine has bir dille taşımıştır. Kitap boyunca imgelerle sınırını zorlayan dil; emeğin, çalışmanın ürünüdür. Yazarın yazdıkları karamsar gibi görünse de her şeye rağmen hayatın yaşanmaya değer olduğunu sıklıkla vurgular öykülerinde.

Öykülerde söz konusu uyumsuzluk yazarın iç dünya, dış dünya uyumsuzluğudur. Öykü kişisinin kendi kafasında oluşturduğu, kurduğu bir dünyası vardır. Kendi dışında yaşayan insanlarda incelik ve yüceliğin karşılığını bulamaz; işte bu noktada uyumsuzluk doğar. Siz insanlar, içimdeki insanlara uymuyorsunuz, havası seziliyor satır aralarında. Bu uyumsuzluğun, tek taraflı olarak, doğduğu kanaatindeyim “Ben onları anlasam bile onlar beni anlamıyorlar.” Düşüncesini okuyabiliyorum yazarın kelimelerinden. Bu anlaşılamamaktan ve içindeki duyguların kelimelerdeki karşılığını bulamamaktan doğan uyumsuzluk bir yüzüyle değerler çatışmasına bağlıdır. Yoğunlaştırılmış, yayılmış bir zaman diliminde kendini yazdıran öyküler bütünü. Sizi Zafer Çarboğa’nın kalemiyle tanışmaya davet ediyorum.

Yasin GÜLTEKİN

Çiçek Operası / Zafer Çarboğa
Us Yayınları,2025, öykü, 104 sayfa

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir