Çıt

Giderken iki oluklu su aktı ‘O’ndan, çenemin altında birleşti. Tuttum uçlarından, kalbimin üstüne koydum, kalbim serinledi. Aklımda kalan gözlerinin aldırışsız rengiydi; yeşil, kahve, siyah, mavi. Unuttum. İçimdeki tüm renkler silindiler. Bir unutmayla renksizleşti dünya. Yağmurdan sonra ebemkuşağı bir kaç tozlu duyguyla belirdi. Altından geçecek takati kalmamıştı atlarımın. Ben bir kanmanın ağrılı yarasında kanadım.

Giderken arkasından seslendim.

“Kapıyı açık bırakmasaydın ya!”

Sonra eksikliğimi getirdiğim mahallenin şekline büründü ağzım.

“Kapısız yerden mi çıktın!”

Ardından açık kapının dibine oturdum, bekledim.

Bekledim.
Bekledim.
Bekledim.
Bek
le
dim.

Beklerken tarihi ikiye böldüm. İkisinde de zeytin ağaçları diktim bahçeme. İkisi de eğreti ve yerleşikti. Yerleşik olan her şey eğretiydi.

Birinci Dönem, dedim,- gözlerimde geyik kemiklerinden bir gözlükle- Geyik Devri:

Koca bir ağacın kovuğunda yaşıyorduk. Ben ve pasaklı Milena. Her gün ava çıkıp sırtımda ölü geyiklerle geliyordum. Her gün Milena geyik etiyle yemek pişiriyordu. Her gün ölgün bir duman huzurla tütüyordu kovuğumuzdan. Her gün bir mektup yazıyordum. Milena okuyamıyordu. İçerliyordum. Kördü. Her gün sarı bir zarf çapraz bir çantayla yola çıkıyordu. Kapı önlerindeki küçük kutulara girmeye çalışıyordu. Bütün kutular doluydu. Her gün kırılgan bir kelebek gibi geri geliyordu yalnızlığım. Bu gidişleri ve geri gelişleri Milena bilmiyordu. Bütün mektupları ona yazdığımı düşünüp geyik pişiriyordu. Yerleşik ve eğretiydi.

Sonra bir gün hava soğudu. Yağmur yağdı. Çok yağdı. Kapımızın önüne boğulmuş geyikler yığıldı. Bir geyik kaymasıydı bu. Kestiremediğimiz felaketlerden. Hiçbir felaketi kestiremiyorduk. Ormanda rahatça gezinen geyiklerin bir gün boğulacağını kestiremiyorduk. Olmuştu işte. Felaketlerin kestirilmez olduğunu anladık. Tanrıyı şikâyet etmedik, şikâyet edecek bildiğimiz başka bir tanrı yoktu. Ardından büyük bir yıldırım düştü zeytin ağacına. Ağacın dalları tutuştu. Zeytinler minik parlak korlara dönüştü. Milena korktu. Ben de korktum. İnsandık.

Yağmur yağmaya devam ederken çıktım kovuktan. Sırtımda bir gergedanla geri geldim. Ayaklarından kovuğumuzun ağacına bağladım. Derisini yüzdüm. Etlerini kestim. İç organlarını çıkardım. Kalbi kırıktı, bir müzeye koymak için sakladım. Gergedan, ayaklarından asılı çıplak bir iskeletti artık. İçi de dışı da bomboştu. Kaburgalarından bir saray yaptım. Böylece tarihin ikinci dönemi başladı.

İkinci Dönem, Gergedan Devri:

Yanan zeytin ağacının köklerini söküp yerini temizledim. Milena, pencereden bana bakıyordu. Toprağı ellerimle taramaya başladım. Parmaklarımdan statik bir şey aktı yere. Toprak kımıldandı. Vakitli bir yeşile boyandı. İşte o zaman içimde bir gariplik büyüdü. Milena yeşili görmüyordu. Yeşil nasıl anlatılırdı renkleri bilmeyen birisine. Gergedan kemiklerine başımı dayayıp düşünüyordum bunu. Milena gergedandan sıyırdığım etleri pişiriyordu. Saraydan, canlanmaya meyyal huzursuz bir duman tütüyordu. Sonra şenlenen gecede havaya savruldu. Gökyüzü berraktı. Yıldızlar ışıl ışıldı. Milena hâlâ kördü.

O gece ‘O’ geldi. Daha yakından görmek için gergedan kemiklerini tutup açmaya çaıştım,o anda bir ses işittim. Çıt! Milena sağırdı. Duymadı.

‘O’nun omzunda bir geyik postu vardı. Bana geçmişi hatırlattı. İhtiyar bir gülümseme oturdu ağzıma. Milena sevmezdi geyik postlarını. Beni ilk gördüğünde sırtıma giydiğim geyik postunu unutmuştu. Bu, Milena’nın suçu değildi. Sevmediği için sırtımdan çıkarmıştım o gün.

Ama ‘O’ geyik postunu seviyordu. Üstelik kör değildi, bütün sesleri işitebiliyordu. ‘O’na tüm renkleri gösterebilirdim. Sesleri avuçlayıp kulağına dökebilirdim. Yaptım. Ben renkleri gösterdikçe yüzünde bir bahçe büyüdü. Sesleri kulağına döktükçe ağzından ezgiler göverdi. Kokladım. Kertimemiş, taptaze geyik eti kokuyordu. Isırdım. Tadını sevdim. Elimi uzattım. Tuttu. Ağzımı dayadım. Öptü. Soyundum. Giydi.

İhtiyar bir zamandan geriye savruldum. Tarihin birinci döneminde ikinci bir bahar vaktine düştüm. Zeytin ağaçları yanmamıştı. Henüz kimse yeni bir tanrıyı aramıyordu. Sakin bir su akıyordu bahçemden. Kıyısında mor zambaklar vardı, turuncu zambaklar. İçinde beyaz bir ördek salınıyordu. Eski bir ağaç, dibine ekşi elmalarını silkelemişti. Gün, yeşil yaprakların arasından sızmıştı bahçeme. Ne güzel bir istilaydı! Ah nasıl esenlikli bir saldırı! Bilmediğim bir kedi bilmediğim bir yerden gelip bahçeme girdi. Çiçekler ötüyor, kuşlar beyaz bir koku salıyordu uçuşurken. Sonra ‘O’ saklambaç oynamak istedi. Tamam, dedim. Ben ebe oldum. Saydım. Saklandı. Aradım. Zeytin ağacının arkasına baktım, ağaç kovuğuna sonra. Bulamadım. Oturdum kovuğun önüne.

Bekledim.
Bekledim.
Bekledim.
Bek
le
dim.

Her devirde beklemek aynıydı. Beklemek yontulmuyor, cilalanmıyordu.

Kedi gitmişti. Çiçekler susmuştu. Kuşlar yasıma hazırlanıyordu. Bir bozanın oyununda ebe kalmıştım. Tarihin ikinci bölümüne geçtim yine. Gerçek yerime. Gergedan kemiklerinin arkasında durup dışarıya bakıyordum. Bir zeytin ağacını gözetliyordu ruhum. Beklediğimi sustum. Milena da sustu, durmadan gergedan eti pişiriyordu. Saraydan durmadan yanık ve siyah bir duman tütüyordu. Ben durmadan

bek
li
yor
dum…

Hicret BİRİK

One Comment

  1. pelin Alıcı Reply

    Metni okurken o bekleme halini (özellikle de o ‘Bek-le-dim’ kısımlarını) iliklerimde hissettim. Milena’nın körlüğü ve sağırlığı ile ‘O’nun getirdiği o geçici renk cümbüşü arasındaki zıtlık kalbime dokundu. Bir gidişin ardından dünyanın nasıl renksizleştiğini ve insanın kendi içine nasıl kapandığını çok şiirsel bir dille aktarmışsın. Gerçekten çok etkileyici.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir