Karşı binanın balkonunda, her sabah aynı saatte beliren o kadın, sanki bu şehre ait olmayan bir sahnenin içinden çıkıp gelmişti. Elinde bir fincan kahve, diğerinde sigarası… Uzun uzun etrafı izlerdi; ama bu bakışlar bir sokağı değil, sanki geride bıraktığı bir hayatı arıyordu.
Uzun kumral saçları bakımlıydı. Belirgin burnu, hafif yeşile çalan gözleri, küçücük ağzıyla ilk bakışta fark edilen bir güzelliği vardı. Ama alnındaki ince kırışıklıklar, o estetiğin altında saklı bir yorgunluğu ele veriyordu. Öyle ki insan, ona baktığında güzelliğini değil, içinde taşıdığı ağırlığı hissediyordu.
Uzun boyu ve ince beliyle bu semtin kadınlarına benzemiyordu. Buraya ait değilmiş gibi duruyordu; sanki yolu düşmüş ama kalmaya mecbur kalmış biri gibi.
Her sabah saat sekizde balkona çıkar, kahvesinden bir yudum alır, ardından sigarasını yakardı. Ben de kendi balkonumda çay içerken, onu izlememek için etrafı izler gibi yapardım. Oysa gözlerim hep aynı yere dönüyordu. Onunla tanışmayı istedim. Ama içimdeki o tuhaf çekince, beni her seferinde geri çekti. Daha önce evin karşısındaki markette karşılaşmıştık.
Bugün yine aynı markette karşılaştık. İndirim reyonunda gelişigüzel eşyalara bakıyordum. Tam o sırada sesini duydum:
– “Hanımefendi… Sizi epeydir balkonda tek başınıza çay içerken görüyorum. Merakımı mazur görün… Yalnız mı yaşıyorsunuz?”
Bu ani soru karşısında, şaşkınlıkla sevinç arasında kısa bir an asılı kaldım. Sonra kendimi toparlayıp gülümsedim.
– Hayır, dedim, eşim ve çocuklarım var.
Ayaküstü birkaç cümlelik bir konuşmanın ardından ayrıldık.
Akşam, evin yanındaki parkta yürüyüşe çıktım. Her zamanki köşedeki kamelyaya oturmuş, telefonumda dalgın dalgın gezinirken, tanıdık bir ses yeniden dokundu kulağıma:
– “Hanımefendi… Oturabilir miyim?”
Başımı kaldırdım. Oydu. Hemen toparlandım; sanki onu bekliyormuşum gibi içimde ani bir heyecan kabardı.
– Ne demek, lütfen, diyerek yer gösterdim.
Dik duruşu, ince parmakları, küçük ve kusursuz elleri… Üzerine işlenmiş gibi duran hint kınası desenleri, bakımlı ojeli tırnakları… Kendine vakit ayıran, ihmal etmeyen bir kadın olduğu hissini veriyordu.
Benden daha cesur davrandı.
– “Siz yazar mısınız?” diye sordu.
Başımı hafifçe eğerek onayladım.
Alt komşumdan beni sorduğunu söyledi. Ardından, lafı hiç dolandırmadan doğrudan konuya girdi:
– “Hayat hikâyemi bir kadının yazmasını hep istemişimdir. Size denk gelmem tesadüf mü bilmiyorum… Bir süredir balkondan sizi kitap okurken, etrafı sessizce izlerken ve yazarken gözlemliyorum. İçimdeki ses sizinle konuşmamın iyi geleceğini söylüyor. Adım Yonca. Herkesin hikâyesi uzundur ama benimki biraz çetrefilli. Uygun bir zamanda, tüm detaylarıyla anlatmak isterim. Müsadeniz olursa.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sanki o an, sadece bir tanışma değil… Yeni bir hikâyenin kapısı aralanıyordu.
Ben de epeydir onu uzaktan izliyor ve tanışmak istiyordum.
Mesafe, insana güven verir derler… Ama o gün, parkta, yanıma oturacak kadar yaklaştığında anladım: bazı hikâyeler uzaktan kalmayı kabul etmez.
Her zamanki gibi akşam yürüyüşümden sonra, parkın kimsenin uğramadığı köşesindeki kamelyaya oturdum yine. Selam verdi. Usulca yanıma ilişti. Bir sigara yaktı. Bana da uzattı. İçmediğimi söyledim. Dumanı yüzüme değil, sanki geçmişine üfler gibi derin bir iç çekti.
– “İnsan,” dedi, “bir ömür onu anlayacak birini arar. Ama asıl beklediği… susamayacak kadar dolduğu o andır.”
Sonra bana baktı. Uzun uzun. Sanki yıllardır tanıyormuş gibi.
Bir süre sustu. Gözleri parkın içinde dolaştı. Sonra birden sesi sertleşti:
– “Birçok kadınınki gibi benim de bavulum hep eşikte dururdu. Ne tam kalabildim ne de gidebildim. En üzücü olanı biliyor musunuz… arada kalmak. En ağır yer orasıymış, sonradan anladım.”
Bir sigara daha yaktı. Bu kez nefesi daha derindi.
– “Haksızlığa ses çıkarsam, biraz yükseltsem sesimi… annem gözlerimin içine bakar, babamla abimi işaret ederdi. ‘Sabret,’ derdi, ‘Allah büyüktür.’ Ama ne sabrın sonunda bir selamet gördüm… ne de o büyüklüğün, enkaz altında kalan halime değdiğini.”
Ayağa kalktı. Gelişigüzel birkaç adım attı. Elleri titriyordu.
– “Düşünsene,” dedi, “ömrünü verdiğin, ‘yuvam’ dediğin yerde… kapının arkasında hep hazır bir bavul. Zihninde de öyle. Otuz yıl. Dile kolay. Peki sadakatin karşılık bulmamış hâlini… anlatsam yazabilir misiniz?”
Sesi titredi. Ama bu kez kısılmadı.
“Ben haklı olmanın bedelini… o bavulu alıp bir gece çıkmakla ödedim.”
O anda aklıma dedemin ocağı Urfa geldi. Ege’de büyümüş olmama rağmen, havasıyla, kültürel farklılıklarıyla zorlandığım bu yerde, tuhaf bir şekilde mutlu olduğumu fark ettim.
Derin bir nefes aldı.
– “Çocuklarımı, eşimin görevi nedeniyle farklı şehirlerde, kasabalarda, aileden uzakta doğurdum. Yabancı diyarlarda büyüttük. Yoklukla barıştım. Bir pancardan kaç çeşit yemek çıkarılır, annemden öğrendim. Ama kendimden… hiçbir şey öğrenemedim. Çünkü bana hiç sıra gelmedi. Ben de o fırsatı vermedim.”
Gözleri bu kez yere düştü.
– “Ne zaman kendimden bahsetmeye kalksam, sanki gökyüzü yarılırdı. Küçümsenirdim. Bir ev kadınıysan, çocukların varsa… rolün bellidir derler. Benim bavulum küçülmedi… ben küçüldüm.”
Sustu.
– “Zaman geçti. Günler, aylar, yıllar… Hepsi birbirine karıştı. Ben de içime çekildim. Duyarsızlaştım. Hissizleştim. Herkes konuşuyor… ama kimse anlamıyor. Kimse duymuyor birbirini.”
Bir an başını kaldırdı.
– “Belki bu yüzden adaleti, insanca yaşamı, saygıyı kitaplarda aradım. Kitaplara sığındım. Ama kendi hikâyemi yazacak kadar cesur olamadım.”
Gülümsedi. İlk kez.
“Sonra o gece… Sessizce çıktığımda, var oluşun, yaşamın, insan olmanın ve mutlu olmanın yolunun bizden geçtiğini anladım. Bu adımı atmasaydım, tutsak olduğumu fark edemeyecektim. Kimseye haber vermeden… balkonda gördüğün o evi tuttum. Herkesten uzak. Kendime yakın.”
Durdu. Bana baktı.
– “İlk kez düşündüm: Ben hiç kendim için yaşamamışım.”
Sesi yumuşadı ama kırılmadı.
– “İçimi kemiren o şey… aslında bendim. Bana dayatılan hayatın içinde kaybolmuş hâlim.”
Gözlerini kapadı bir an.
– “Anne olmak zor… ama kendini tamamen yok saymak daha zor. Çocuklarım büyüyene kadar bekledim. Sonra… kendimi kurtarmak için gitmem gerekti.”
O sustuğunda park bir anda büyüdü.
Aynı yerdi ama sanki sesler geri çekilmiş, ağaçlar biraz daha uzaklaşmıştı.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Elimi cebime attım, sonra vazgeçtim. Sadece bir şey yapıyor gibi görünmek istedim. Oysa yanlış anlaşılacağını bilmesem, ona sarılmak isterdim. Konuştukça, benim de yaralarımı deşiyordu; tanıdığım birçok kadınınkini de.
– Gitmek… dedim istemsizce,
– “Kolay mı?”
Başını hafifçe çevirdi.
Gözlerinde yorgunluk değil, kesinlik vardı.
– “Kalmak daha zordu.”
Cümle kısa sürdü ama içimde uzun kaldı.
O an fark ettim…
İnsan bazen başkasının hikâyesini dinlerken, kendi hayatının sustuğu yerleri duyar.
Ben hiç eşikte kalmış mıydım?
Cevap veremedim.
Parkın lambası yanıp söndü. Işık bir an yüzüne vurdu, sonra çekildi. Sanki o da karanlıkla aydınlık arasında gidip gelmeye alışkındı.
– “İnsan,” dedi bu kez daha sakin, “bir gün kendine yabancılaştığını fark edince… ya geri döner ya da tamamen gider.”
Ayağa kalktı.
– “Geç oldu,” dedi.
Ama gidişinde bir kaçış yoktu. Bir kararın dinginliği vardı. Ben oturmaya devam ettim.
O gece ilk kez anladım:
Bazı insanlar hayatımıza girmez…
Bizi kendimize bırakır.
Ve insan, kendine bırakıldığında…
En çok hangi sessizliğin içinde kaybolduğunu fark eder.
Aysel ÖZDEMİR

Son Yorumlar