2025’de Eksik Parça Yayınları tarafından ‘Bu Hikâye Tutar Canan’ adlı ikinci öykü kitabınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. İlk kitabınız ‘Annem Zeytin ve Çay’ da olduğu gibi bu kitabınızda da öykülerinizde iç sesler, parçalanmış benlikler ve yer yer gerçeklikle bağı gevşeyen anlatı düzlemleri dikkat çekiyor. Bu çoğul yapı içinde anlatıcıyı sabit bir merkez olarak mı, yoksa dilin ve deneyimin sürekli yerinden ettiği kaygan bir alan olarak mı düşünüyorsunuz?
Çağın sorunları üzerine bir kez daha düşünme ve bunu kaleme alma fırsatı sunduğunuz için çok teşekkür ederek başlamak isterim.
İç sesimin dışsal faktörleri baskıladığını, yazdığım metinlerden ölçebiliyorum. Bazı metinlerde dengeyi kurabilmek için o sesi baskılama ihtiyacı duyuyorum. Bu eylemim beni rahatsız etmiyor değil; çünkü kısmış olduğum şey esasında mutlak özgürlüğün sesi. Hassasiyetleri gözeten biri olarak toplumsal meselelerden önce bireyin karanlık yönlerine ayna tutmaya çalışıyor ve insanın eyleminde sonuçtan ziyade nedenleri üzerinde düşünüyorum.
Bunun yanı sıra yazma eylemini sabit bir merkeze koymaktan daima kaçındım. Bu yaklaşımım, dünyanın döndüğüne inandığım gün başladı. İnsan, varoluşu gereği kendi dönüşümünün seyircisidir; aynı noktada kalması mümkün değildir. Hele ki kaleme hizmet ediyorsanız, sürekli bir değişim içinde olmalı ve metni merkezin dışına taşıyabilecek beceriyi edinmelisiniz. Bu nedenle bana göre bir metin, merkeze bağlı kalarak sınırlarını genişletebilmelidir.
Gündelik hayatın doğallığı ile alegorik ve yer yer gerçeküstü unsurları aynı metin içinde buluşturan bir anlatı tarzınız var. Bu geçişkenlik, sizin için toplumsal olanı dolaylı anlatmanın bir yolu mu, yoksa hakikatin ancak bu kırılmalar ve sapmalar üzerinden görünür olabileceğine dair bilinçli bir tercih mi?
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki metafor, sembol ve imgelerle yazan biri olarak bunlar benim bilinçli tercihim değil. Bir metni kurarken zihin akışım beni kuralların dışına itebiliyor. Zihnime müdahale edemediğim ve buna paralel olarak sözcüklerin yetersiz kaldığı durumlarda -dünya düzeninden iç dünyamızdaki karmaşaya kadar- sözün bittiği yerde metaforlar ve imgeler devreye giriyor.
Öte yandan yazar, çağına ayna tutan kişidir. Toplumsal gerçekliği doğrudan ve anlaşılır bir dille anlatabildiği gibi, onu kendi üslubuyla yorumlayarak bir üst seviyeye taşıma becerisine de sahip olmalıdır. İnsanlık sorunlarını nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte ele alırken, salt anlatıdan ziyade imgeler ve sembollerle zenginleştirerek var olan gerçekliğe bir adım daha yaklaştığımı düşünüyorum.
Kitaba adını veren ‘Bu hikâye Tutar Canan’ adlı öykünüzde ‘Sevda’ figürü, anlatıcının iç dünyasında dolaşan bir ses olmanın ötesine geçerek neredeyse müstakil bir varlık kazanıyor. Sevda’yı kurarken, onu vicdanın dili, bastırılmış benliğin tezahürü ya da anlatıcının kendisiyle giriştiği içsel çatışmanın sahnesi olarak mı düşündünüz?
Hepimizin içinde çoğu zaman kıstırmak zorunda kaldığımız bir iç sesimiz var. Herhangi bir şeye karşı baskı kurduğumuzda onu küçültmeyiz; aksine büyüterek kendimize karşı direnç geliştirmesine neden oluruz.
Sevda karakteri, dünyada olup bitenlere karşı bir tepki ve yüksek bir ses. Dünya düzeni sever ve bizden de ona uyum sağlamamızı ister. Son yıllarda yaşanan onca insanlık suçuna karşı sessiz kalışımıza bir başkaldırı belki de. Sevda, başımızı yastığa koyduğumuzda duyduğumuz benliğin sesi olarak düşünülebilir. Vicdan, toplumsal bilinç ve bastırılmış benlik burada iç içe geçiyor.
‘Beş Numaralı Konak’ adlı öykünüzde Ayten’in gündelik emekle örülü hayatı ile Leyla Hanım’ın yazarlık pratiği arasında ince ama keskin bir karşıtlık kuruluyor. Bu iki tezat yaşamın karşılaşmasıyla, anlatma hakkının kimde olduğu ya da kimin hikâyesinin yazılmaya değer görüldüğü meselesine dair bir tartışma içine giriyor okur. Sizce anlatma hakkı yazılmaya değer hikâyeleri olana mı aittir?
Öncelikle bu özel soru için çok teşekkür ederim. Benim daima savunduğum şey, her insanın anlatmaya değer bir hikâyesinin olduğudur. Dolayısıyla karakterler arasında bir kıyaslama yaparsam, kendi inancımı sarsmış olurum. Bu nedenle nesnel yaklaşmam gerekir.

Hepimiz bir hikâyenin ortasında doğar ve onu tamamlamak için çaba sarf ederiz. Bizi biricik yapan da hikâyemizin bize özgü olmasıdır. Bu öyküde Ayten ve Leyla karakterinin yaşam öyküleri kendilerine has. Ayten, dilin sınırlarını zorlayarak iki karakteri karşı karşıya getiriyor ve okuyucuyu “kimin öyküsü daha güçlü?” sorusuna yöneltiyor.
“Yazar olmak başka bir şey tabii. Benim de hayalim vardı ama ben anlatıcı olarak kaldım.” diyerek anlatının gücünü de göstermiş oluyor. “Her şeyi yazarlar da konuşmaya gelince susarlar bunlar.” cümlesi de yukarıda belirtmiş olduğum şeyi destekler nitelikte. Bazı durumlarda anlatının yazmanın önüne geçtiğini gösterse de bu, Ayten karakterinin hikâyesinin daha güçlü olduğu anlamına gelmemeli.
Dışarıdan baktığımda bu öyküde her iki karakterin de akılda kalacak bir öykü kurmanın titizliğini ve özverisini görüyorum. Nihai cevabı ise okuyucu verecektir.
‘Saydam Saksılar’ adlı öykünüz kitaptaki en ilginç öykülerden birisi. Öyküde Sultan, Bahçıvan ve Korkuluk (Arif) arasında kurulan ilişki, iktidar, itaat ve çürüme ekseninde güçlü bir alegoriye dönüşüyor. Bu çok katmanlı yapı içinde doğa (kuşlar, narlar, yağmur) yalnızca bir fon mu, yoksa iktidarın körlüğüne karşı işleyen alternatif bir bilinç alanı olarak mı kurgulandı? Ayrıca öyküde tekrar eden “insan kendini kandırdı” ifadesi, bireysel bir yanılsamadan ziyade kolektif bir inkâr hâline işaret ediyor gibi. Bu bağlamda öyküyü, bir çöküş anlatısı olarak mı düşünmek gerekir, yoksa tam da bu yıkımın içinden doğabilecek bir yenilenme ihtimalini mi imliyorsunuz?
“Padişah” öyküsünde figürü doğrudan politik bir iktidar temsili olmakla beraber, daha çok bireyin kendi iç dünyasında kurduğu düzen ve otorite üzerinden düşünmeyi tercih ettim. Buradaki mesele, dışarıya hükmetmekten ziyade insanın kendine hükmetme çabası ve buna eşlik eden varoluşsal sorgulamalar.
Padişah karakteri, kontrol etme isteği ile kontrol edemediği yanları arasında sıkışmış bir bilinç hâlini temsil ediyor. Bu da öyküyü bir yönetme meselesinden çok, insanın kendi içindeki dağınıklıkla kurduğu ilişkiye yaklaştırıyor.
Metindeki gerilim, dışsal bir güç çatışmasından değil, bireyin kendi içindeki bölünmüşlükten doğuyor. İnsan, kendine rağmen bir bütünlük kurmaya çalışırken bastırdığı ya da görmezden geldiği taraflar farklı biçimlerde geri dönüyor.
Bu nedenle öykü, bireyin kendisiyle yüzleşmesini, içsel otoriteyi ve bu otoritenin zamanla sorgulanmasını anlatan bir zemin üzerinde ilerliyor.
Öykülerinizde anlam, çoğu zaman doğrudan kurulmak yerine çağrışımlarla, kesintili imgelerle ve birbirine değip geçen cümlelerle ilerliyor. Bu parçalı ve sezgisel dil tercihinin, okuru metnin ortak kurucusu hâline getirme gibi bilinçli bir yönü var mı, yoksa bu üslup daha çok anlatının doğasından kendiliğinden mi doğuyor?
Yukarıda da belirttiğim gibi bu bir tercih değil, bilakis anlatının doğası gereği. İmge ve sembollerden yararlanmış olmam yazdığım metne katmanlı bir yapı kazandırıyor. Bir öykü yazmaya karar verdiğimde zihnimin ilk yaptığı şey bir imge oluşturmaktır. Daha sonra bu imge etrafında olay ve karakter gelişirken, imge ve semboller okuru dolaylı bir şekilde metne dahil ediyor. Aldığım geri dönüşlerde bunu görebiliyorum. Kısacası benim zihin işleyişim bu şekilde.
‘Sivrisinek’ adlı öyküde sivrisinek karakterini bir insan gibi konuşturuyorsunuz. Bu yönüyle bu öyküye fabl bir öykü demek de mümkün gibi. Sivrisinek karakterinin Hak aşığı bir dervişin evine konuk olması oldukça manidar, bu anlamda sivrisineği bir nefs-i mertebe olarak mı kurdunuz?
“Sivrisinek” öyküsü çok fazla dönüş aldığım bir öykü oldu. İlgi gösteren herkese teşekkür ediyorum. Yazarken zihnimdeki tasarıyı ne kadar aktarabildiğim konusunda tereddütlerim vardı; ancak üzerine yazılan incelemeleri okuduktan sonra bu kaygım ortadan kalktı.
Bu öyküde iki temel temadan bahsedebiliriz. İlki güç savaşlarıdır: Güçsüzün yaşamını sürdürebilmesi için bir şeylere bağımlı hâle gelmesi. Bu bana göre evrensel bir suçtur. Yeryüzünde kendi menfaatleri için muhatabının yaşam alanına müdahale eden ve o alanı daraltan otoriter güçler, insan kanını arzulayan zalim yöneticilerdir. Bu öyküde haksızlığa uğramış insanlığın ve Filistinli çocukların kanı var.
İkinci kısım ise kibir ve hoşgörü arasındaki tezatlıktır. “Salt inanç korku barındırmaz” düşüncesinden yola çıkarak, kendisini Nirvana makamına ulaşmış gören sözde dervişin, bir sineğe yenilgisini anlattım. Zira kemale ermiş bir insanın herhangi bir şeye tiksintiyle bakmasının tasavvufta yeri yoktur.
Belli bir yazma rutininiz var mı?
Her gün yazmalısın diye zihnime herhangi bir baskı uygulamaktan kaçınırım. Fakat bunun yanı sıra yazıyla arama mesafe koymaktan da pek haz etmem. Yazma eylemi karşılıklı bir etkileşimin sonucudur. Benim isteğim kadar yazacağım metnin de yazılma kıvamına gelmesi gerekir.
Fiziksel aktivitelerimin yoğun olduğu zamanlarda yazmayı ötelerim. Çünkü günün yorgunluğu bir şekilde metne yansır. Ancak bu mesafe iki günü geçmez. Zira yazma eylemi ihmale gelecek bir tür değildir. Ben yazıyı bir çocuğa benzetirim; verdiğiniz kadarını alırsınız.

Duygusal yoğunluk yaşadığım dönemlerde ise her gün bir paragraf da olsa yazarım. Zira çağın sorunlarıyla baş edebilmek kolay değil ve yazmak benim için güçlü bir ağrı kesici.
Yazar olmanın yolu muhakkak ki iyi bir okur olmaktan geçiyor, siz daha çok kimleri okuyorsunuz?
Latin Amerika yazarlarının beni daha çok beslediğini düşünüyorum. Başta William Faulkner, Julio Cortázar, Jorge Luis Borges, Juan Rulfo, Gabriel García Márquez, Stefan Zweig, Albert Camus, Ferit Edgü, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Pamuk, Toni Morrison, Oruç Aruoba. Bu saydığım yazarları ikinci kez okuma ihtiyacı duyarım.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Ne söylersek söyleyelim sonuç değişmiyor. O nedenle şarkı söylemek en güzeli.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Sibel OĞUZ
- 1980 Kars/Sarıkamış doğumlu.
- Çocukluğu Sarıkamış’ta geçti.
- İlkokulu Sarıkamış’ta, lise ve üniversite eğitimini İstanbul’da tamamladı.
- İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu.
- Pedagojik formasyon eğitimini aynı üniversitenin felsefe bölümünde tamamladı.
- Küçük yaştan itibaren yazmaya meraklıydı.
- Kendi içinde yaşadığı çalışmayı yazarak çözmeye çalıştı fakat başaramadı.
- Öyküleri Türk Dili Dergisi, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Hisdüşüm Dergisi, KE Dergisi, Daima Edebiyat, Yedi iklim, Mahal Edebiyat, Edebiyat Haber, İshak Edebiyat, Litera Edebiyat, Ogitto ve çeşitli dijital ve basılı dergilerde yayınlandı.
- İlk öykü kitabı Annem, Zeytin ve Çay 2023’de,
- İkinci öykü kitabı Bu Hikâye Tutar 2025’de Eksik Parça Yayınları tarafından yayımlandı.
- Evli ve iki çocuk annesidir.

Son Yorumlar