Antik dünyanın ünlü hatiplerinden Demosthenes hakkında yaptığı açıklamalarda Yunan tarihçi Plutarch şu fikri vurgular: “Tarihsel eserler yazacak kişiler, aydınlanma ve kültürün gelişmiş olduğu büyük, ünlü şehirlerde yaşamalıdır.” Plutarch’ın “Tarihsel eserler yazacak kişiler, aydınlanma ve kültürün gelişmiş olduğu büyük, ünlü şehirlerde yaşamalıdır” fikri ne ölçüde doğrudur? Tarihsel eserler yazacak kişilerin gerçekten de aydınlanma ve kültürün gelişmiş olduğu büyük, ünlü şehirlerde yaşamaları gerekiyor mu? [1]
İskoç avukat, tarihçi ve yazar, tarihsel roman türünün kurucusu Walter Scott (ilk tarihsel romanı 1814’te yayımlandı – “Waverley”), çocukluğunu Sandinoy’daki büyükbabasının çiftliğinde ve Kelso yakınlarındaki amcasının evinde geçirdi ve İskoçya’nın sınır bölgeleriyle yakından ilişkiliydi. Çocukluk, Walter Scott’ın dünya görüşünün oluşmasında önemli bir rol oynadı ve gençlik yıllarında bile keskin zekası ve olağanüstü hafızasıyla çevresindekileri hayrete düşürdü. Çocukluğunu geçirdiği ortam, gelecekteki en ünlü tarihsel romanları olan “Waverley, veya Altmış Yıl Önce”, “Guy Mannering, veya Astrolog”, “Antikacı”, “Püritenler”, “Rob Roy”, “Rahip”, “Manastır”, “Kenilworth”, “Quentin Dorward” ve “Tılsım” için ham madde oldu.
Bu nedenle, tarih eserleri yazacak kişilerin nerede yaşadıklarına bakılmaksızın, öncelikle tarihi sevmeleri ve bilmeleri gerekir; çünkü tarih, “toplumun geçmişini inceler, seleflerinin isteklerini tüm ayrıntıları ve yönleriyle haleflerine aktarır, muhalefet ve anlaşmazlıkların nedenlerini, ilerleme ve gerileme yollarını açıklar ve insanların dikkatine gelecekte ortaya çıkabilecek olayları geçmiş kılığında sunar.” Çünkü tarih romanlarının amacı tarih yazmak değil, o dönemin insanlarının düşüncelerini, duygularını, hisslerini, ruh hallerini ve psikolojisini anlatmak, insan yaşamını ve toplumun geçmişini tarihsel bir arka plan üzerinde analiz etmektir.
Bu bağlamda, bizden önce yaşamış yazar ve şairlerin edebi eserleri, dönemlerinin özelliklerini derinden yansıttıkları için, zamanlarının tarihine, durumuna ve ahlaki değerlerine bakmak açısından paha biçilmezdir. Örneğin, “Rus şair Puşkin’in yazdığı her şeyin tarihi bir belge olduğu ve sayısız eserinin dönemin şiirsel kroniği olarak adlandırıldığı vurgulanmaktadır.”
Tarih, her ülkenin, halkın ve milletin kimliğini gösteren en dürüst ve güvenilir belgedir ve tarih eserleri edebi kroniklerdir. Arşivlerde ve müzelerde saklanan belgeler, gerçekler ve el yazmaları, tarihin kutsal mekanları olarak kabul edilir; yani tarih “hafızada ve kurguda canlı kalır, yeni bir hayata başlar. Arşivlerde ve kaynaklarda tarihin gerçekleri ve figürleri yaşar, kurguda ise ruhu yaşar. Konu, bir fikirler kümesi olarak değil, yaşayan bir imge olarak yaşar. İmgeler, tarihi okuyuculara ve gelecek nesillere aktarır. Bu nedenle, “Şiir tarihten daha ciddidir” (Aristoteles).
Dünya hakkındaki nesnel gerçeğin ölçütü olarak kabul edilen tarih, en adil yargıçtır. Tarihimiz, savaşlar ve mücadelelerle, görkemli zaferlerle ve ulusal trajedilerle dolu halkımızın tarihidir. Edebiyatımız ise tüm bunların yansımasıdır. Tarihe yönelmek, tarihi bir konu üzerine eser yazmak çok zor ve aynı derecede sorumluluk gerektiren bir iştir. İnsanlar arasında, tarihi roman yazan bir yazar için bazen şöyle derler: “Filankes tarih yazıyor.” Cesur insanlar kahramanlık gösterir ve tarih yazarlar; yazarlar ise romanlarının konusunu seçerek, halkın mücadelesini, hayatlarını edebiyatta canlandırırlar.
Dünya tarihine baktığımızda, en büyük kahramanlıkların ve fedakarlıkların kutsal vatan uğruna yapıldığını görürüz. Zulme baş kaldıran hürriyet mücahiti, Milli kahramanımız Kaçak Nabi’nin[2] “kahramanlıkları ve fedakarlıkları da vatan uğruna yapılmıştır.” 22 yaşında, doğduğu ülkenin Azerbaycan’ın sömürgeleştirilmesi ile barışamayan genç Kaçak Nabi, vatan ve özgürlük için savaştı, “Aynali”sı[3] elinde, Bozat’ın sırtında, arkadaşı, eşi ve silah arkadaşı Hacer ve grubuna katılan cesur gençlerle birlikte dağlara çekilerek özgürlük davası için silahlandı. Azerbaycan’ın özgürlüğüne kavuşmasını göremese de, adı milli düşünceyi şekillendiren bir kahraman olarak hafızalara kazındı[4]. Atalarımız ne güzel demişler: “Kahraman ölür, adı kalır.” Minnettar Azerbaycan halkı, kahraman Nabi için şiirler ve şarkılar yazdı ve ünlü “Kaçak Nabi” destanını yarattı.
Profesör N. Semsizade şöyle yazıyor: “Bir eserde insanlar yoksa, ne kadar muhteşem olursa olsun, ona roman denemez. İnsanlar tarihte yaşar; bu nedenle bir roman, tarihi olduğu gibi anlatmalıdır. Yazar, yalnızca tarihin olgusunu, belgesini değil, aynı zamanda tarihi olgu ve figürün ardında gizli olan anlamı, sırrı, büyüyü ve mucizeyi de görebilmeli ve gösterebilmelidir.”
Kaçakçılık hareketinin yaşandığı dönem (19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı) tarihsel düzyazımızın da odak noktası olmuş, birçok tarihsel eser yazılmıştır: “Kaçak Nabi” (S. Rüstem) manzum draması, “Nabi” (M. Tahmasib) filminin senaryosu, “Aynalı” öyküsü, “Kafkas Kartalı” romanı, “Peri Çakılı” öyküsü (S. Rahimov) ve diğerleri.
“Kaçak Nabi” halk kahramanı hakkında roman yazarak adını ölümsüzleştirenlerden biri de yazar Celal Berguşad’dır. Onun “Bozat’ın Sırtında” adlı romanı, Kaçak Nabi hareketinden bahseden eserler arasında eşsiz bir yere sahiptir.
“Bozat’ın Sırtında” romanında yazar, tarihi dönemin arka planında yarattığı bireysel karakterlerin temelinde, ulusal ve ahlaki değerlere bağlılığın eşsiz yönlerini yeniden canlandırmıştır. Özellikle, Kaçak Nabi ve eşi Hacer Hanım’ın karakterleri daha eksiksiz ve canlı bir şekilde yaratılmış, en karmaşık olaylar ve hikayeler karşısında karakterleri ortaya çıkarılmıştır.
Bir kadının kocasıyla birlikte mücadele alanına atılması, en zor anlarda ona destek olması, “Kitabi-Dede Gorgud”, “Koroglu” ve diğer kahramanlık destanlarımızda da yansıtılmıştır. Bu nokta aynı zamanda “Kaçak Nabi” destanının olay örgüsünü de oluşturmaktadır.
Yazar, Kaçak Nabi’nin kahramanlığını, cesaretini, savaşçı ruhunu, korkusuzluğunu ve Hacer Hanım`ın sadakatini, saflığını, masumiyetini ve dayanıklılığını inandırıcı çizgiler ve ayrıntılarla yansıtmaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Celal Berguşad’ın “Bozat’ın Sırtında” romanında Kaçak Nabi ve Hacer Hanım’ı aynı yolda yolculuk eden iki kişi olarak tasvir etmesi, ulusal ve ahlaki değerler açısından iç dünyalarını ortaya koymayı mümkün kılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, romandaki Kaçak Nabi ve Hacer Han’ımın karakter özellikleri, ulusal psikolojinin ve ahlaki değerlerin özgün bir tezahürü olarak öne çıkmaktadır. Üç kez yüksek tirajla (1958, 1970, 1988) basılan roman, geniş bir okuyucu kitlesinin ilgisini çekmiş ve büyük başarı elde etmiştir.
Hayatta hiçbir şey tesadüf olmadığı gibi, makalemize Yunan tarihçi Plutarch’ın antik dünyanın ünlü hatiplerinden Demosthenes hakkındakı gözlemleriyle başlamamız da tesadüf değildir: “Tarihsel eserler yazacak kişiler, aydınlanma ve kültürün geliştiği büyük, ünlü şehirlerde yaşamalıdır.” Demosthenes’in sözleri ise şöyledir: “Benden önce ne olduğunu bilmiyorum, ben küçük bir kasabada yaşıyorum ve onu daha da küçültmemek için orada yaşamaya devam etmeyi düşünüyorum.” Ayrıca, tarihsel roman türünün kurucusu Walter Scott‘ın çocukluğunu büyükbabasının Sandinoy’daki çiftliğinde ve amcasının Kelso yakınlarındaki evinde geçirmesi ve İskoçya’nın sınır bölgeleriyle yakın bağları olması da bu durumu desteklemektedir.
Tarihi romanlar yazarı C. Berguşad da küçük bir köyde doğup büyüdü. Nabi`nin doğduğu Mollu köyüne komşu olan Gaziyan köyünde doğan yazar, büyüklerinden Nabi’nin ve Hacer’in cesaretine dair hikayeler ve Nabi`nin cesaretini öven aşug şarkıları dinleyerek büyüdü. “Milli kahraman ve cesur ruh eşi için bestelenen halk şarkıları bir zamanlar annesinin ninnisiyle karışıp beşiğine kadar ulaşıyordu,” diyen yazarın duyduklarından doğan bu çocuksu sevgi ve ilgi daha sonra yaratıcı çalışmalarına dönüştü ve çocukluğunu geçirdiği ortam, yazarın gelecekte yazacağı tarihi romanlar için en değerli ham madde oldu.
Öğrencilik yıllarında “Bozat’ın Sırtında” romanını yazmadan önce, çocukluk anılarında yer etmiş Halk Kahramanı’nı aramak için uzun yıllar harcadı; Tiflis, Bakü ve Nahçıvan devlet arşivlerini araştırdı, tarihi gerçekleri öğrendi ve “Kavkaz” gazetesinin sayfalarından kahramanının hayatıyla ilgili değerli belgeler topladı. Kahraman Nabi ve Hacer Hanım’ın savaş alanlarını ziyaret etti, kahramanların siper arkadaşlarıyla görüştü ve savaş sahnelerine bizzat tanık olan yaşlıların anılarını dinledi”[5]derinlemesine araştırmalar yaptı ve tüm bunlardan başarıyla faydalandı.
Romanından önce, Kaçak Nabi’nin mücadelesinin çeşitli yönlerini yansıtan makalelerle basında yer almış ve okuyucuların dikkatini konuya çekmişti.
Arkadaşı Mursal Gojayev, “Celal Berguşad ve Berguşad Kıyısında” adlı makalesinde şöyle yazıyor: “Celal öğrencilik yıllarında bile Kaçak Nabi hakkında önemli bir eser yazmayı hayal ediyordu. Bakü’ye iş gezisi için geldiğinde, öğrenci arkadaşı, hemşeri ve meslektaş olarak buluşur ve çokça sohbet ederdik. Nabi`nin hakkında romanının birçok bölümünü çoktan yazmıştı. Hatta Nabi`nin ölümünü anlatan XXX. bölümü kendi el yazısıyla bana defalarca okudu.”[6]
Vatansever, ülkesine bağlı, milliyetçi ve folklor ile aşka dair yaratıcılığa yakından aşina olan yazarın “Bozat’ın Sırtında” romanına başlarken kullandığı epigraf oldukça canlı ve etkileyici: “Bana dünyada, yirmi bir yıl köyünden sürgün edildikten sonra, ömür boyu yoldaşıyla karanlık mağaralara, sık ormanlara ve karlı dağlara yerleşmiş cesur bir adam gösterin. Bana dünyada at sırtında yaşayan, at sırtında savaşan; at sırtında yaşlanan ve at sırtında ölen bir şövalye gösterin.”
“Böyle bir milli kahraman ve onun cesur ruh eşi için bestelenen halk şarkıları bir zamanlar annemin ninnisiyle karışıp beşiğime kadar ulaşmıştı. Şimdi bu şarkıları kendi sesimle söylemek istiyorum. Sonuna kadar beni dinlemeye sabrınız olur mu bilmiyorum?”
Romanın Azerbaycan ve İstanbul’da üç kez basılması ve 90 bin tirajla satılması, eserin okunuşundaki büyük sabır, sonsuz sevgi ve bağlılığın ve başarısının bir teyididir. Türk medyası romanı “Kahramanlık ve aşk destanı” olarak nitelendirerek büyük beğeniyle karşıladı. Kaçak Nabi ve silah arkadaşı Hacer’in ölüm kalım mücadelesini yansıtan “Bozat’ın Sırtında” romanı, hem Azerbaycanlı okuyucular hem de edebiyat eleştirmenlerimiz tarafından objektif olarak değerlendirildi.
Yazar Celal Berguşad’ın folklor motiflerini yaratıcı bir şekilde kullanması, eserin başarılı yönlerinden biri olarak kabul edildi. Uzun süreli araştırmalar, yıllar boyunca toplanan ve basında paylaşılan materyaller temelinde, tarihi gerçeklere uygun olarak, bu halk kahramanı Gachag Nabi’nin hayatı ve askeri yolculuğu hakkında destansı bir eser yarattığı vurgulandı. Nabi’nin St. Petersburg’daki fotoğrafının fotokopisinin bulunması büyük takdir topladı: “Çok çaba ve zaman harcayarak, Nabi’nin Zangezur’un merkezindeki Gorus hapishanesinde hapsedildiği sırada çekilen fotoğrafın bir kopyasını St. Petersburg arşivinden elde edebildi.”
O zamana kadar, Nabi’nin hiçbir imajının olmadığına inanılıyordu. Tarihi bir şahsiyetin ve halk kahramanının imajını yaratma konusunda edebiyatımızın geleneklerini sürdüren yazarın, kahramanına ilişkin elde ettiği materyaller, eseri inandırıcı ve etkili kıldı.
Yazarın, Kacak Nabi’nin mücadele yolunun çeşitli sayfalarını yansıtan makalelerle basında yer alarak okuyucularını bu konuya hazırlaması ve uygun anlarda Nabi’ye adanmış şiirlerden parçalar kullanarak (1930’larda aşugların ağzından derlenen şiirler ve Kacak Nabi hakkında bir destan da kullanıldı) güçlü bir etki yaratması da başarılı bulundu.
Roman, tarihi ve modernliği bir araya getiriyor. Tarihi roman “Bozat’ın Sırtında”, trajedilerimizin kökenlerini yansıtıyor ve okuyucuya, edebi dilde yaşanan trajedilerin, Rus İmparatorluğu’nun Güney Kafkasya’da 200 yıl boyunca izlediği politikanın sonucu olduğu anlatılıyor. Geçmiş ve günümüz arasında yaşanan olaylar paralellik gösteriyor. Doktor H. Narimanoğlu bunu vurgulayarak şöyle yazıyor: “Celal Berguşad’ın ‘Bozat’ın Sırtında’ romanını yeniden okuduğum günler, Azerbaycan-Ermenistan sınırının belirlenmesiyle ilgili Zangezur’da yaşanan çatışmalarla aynı zamana denk geldi.”
Burada romandan bir alıntı yapıyorum ve yaşananların, Rus İmparatorluğu’nun Güney Kafkasya’da 200 yıldır izlediği politikanın sonucu olduğunu bir kez daha açıkça gösteren diyalogları ve sahneleri hatırlatıyorum: “Muhammed Bey, şu Rus piçi Vasga’ya ne oldu, o kafir piç bir daha topraklarıma ayak bassın istemiyorum! – Kerbela’yı biliyorsun, kimseyi tanımıyorsun. Selim Bey bizi yanına çağırdığında ne dediğini duymadın mı? Kerbela Cafer’in kadastrocu Vasili Bortsov hakkında büyük bir şikayet yazdığını söyledi. Zangezur’da Vasili’den başka kadastrocu olmadığını biliyorsun… Topal adamın gözleri tarlalara dikilmişti. “Bunlar atalarımın toprakları. Bunu nasıl başkasına verebilirim?! Ölürüm ama toprağımın bir karışını bile bırakmayacağım!”
– Ah, sarı Vasga, seni Fitilbörk’ten buraya kim çağırdı? Ah, seni alçak herif, atalarımın topraklarını kesip bu gorbagor’a verme hakkın nereden çıktı? Şu Koçtaş benim büyük dedemin. Sınır Koçtaş’dır. Ben buraya toprak ektiğimde sen daha doğmamıştın bile… Benim yerime sınırı koyana bak! Vasga bu tür tehditlere alışmıştı. Kerbelalı’nın hakaretlerini umursamadan haritada işaretler yapmaya başladı. – Bu köpek kanı çok fazla gibi görünüyor! Hançerini çekip Vasga’ya saldırmak istediğinde, Mammad Bey onu arkadan kucaklayıp sıkıca tuttu. – Mammad Bey, bırak beni, bu Vasga’dan ne kadar kaçarsa o kadar başı belaya girecek. Bağırsaklarını bacaklarının etrafına saracağım!
Vasga işine devam ediyordu. Atın sırtına bağladığı paketten at nalı büyüklüğünde birkaç mühür çıkarır, bunları bir okaliptüs ağacına çiviler ve üzerlerine yeni bir mühür yapıştırırdı[7].
Tüm sorunların nereden ve kimden kaynaklandığı gün gibi açıktır: Sınırları koyanlar, toprakları ölçenler ve onları buraya gönderme yetkisini verenler. “Sorun işte bu sorundur! Tüm sorunların kökeni, sınırları koyanlarda, toprakları ölçenlerde, onları buraya getirme yetkisini verenlerde ve onları buraya gönderenlerde yatmaktadır.”
Çiftçilerin durumunun gün geçtikçe kötüleştiğini, adaletsizlik ve sömürgeciliğin yükü altında inlediklerini gören Nabi, köylülerden bu adaletsizliği kaldırmaya, halkın düşmanlarını yok etmeye ve sosyal adaletsizliğe karşı savaşmaya çalıştı.
Babası Ali de beylerin topraklarında çalışıyor ve ailesini büyük zorluklarla geçindiriyordu. Zor yaşam koşulları nedeniyle çocuklarını beylerin topraklarında çalışmaya gönderdi. Babası Nabi, 15 yaşındayken köylerindeki Kerbelayi Cafer ağası’na bir hizmetçi verdi. Kerbelayi Cafer, babası Ali’nin, pazara gittiği için adamı dövdüğünde, 16 yaşındaki Nabi babasını savundu, ağası’nın üzerine atladı ve ona yumruk attı.
Bu, Nabi’nin adaletsizliğe ve haksızlığa karşı ilk isyanıydı. Bu eylemden sonra, “huzursuz bir adam” olarak Çarlık yetkililerinin dikkatini çekti.
Böylece, çocukluğundan beri çobanlık yapan ve gençliğinden beri soylular ve toprak sahipleri için çalışan Nabi, zenginlerin baskısını ve adaletsizliğini kendi gözleriyle gördü ve daha sonra bu adaletsizliğe tahammül edemeyerek kaçak oldu ve kısa sürede zamanının en önde gelen köylü devrimcilerinden biri, ulusal bir kahraman haline geldi.
Bu, Nabi’nin adaletsizliğe ve haksızlığa karşı ilk isyanıydı. Bu eyleminden sonra, “huzursuz bir adam” olarak Çarlık yetkililerinin dikkatini çekti. Bu, Nabi’nin adaletsizliğe ve haksızlığa karşı ilk isyanıydı. Bu eyleminden sonra, “huzursuz bir adam” olarak Çarlık yetkililerinin dikkatini çekti.
Böylece, çocukluğundan beri çobanlık yapan ve gençliğinden itibaren bey kapılarında ve toprak sahipleri için çalışmaya başlayan Nabi, zenginlerin zulmünü ve adaletsizliğini kendi gözleriyle gördü ve daha sonra bu adaletsizliğe dayanamayarak kaçak oldu ve kısa sürede zamanının en önde gelen köylü devrimcilerinden biri, ulusal bir kahraman haline geldi. Daha önce Çarlık yetkililerinin dikkatini “huzursuz bir adam” olarak çeken Nabi, onlar için ciddi bir tehdit haline geldi ve Çarlık hükümeti onu ortadan kaldırmak için komşu İran ve Türkiye hükümetleriyle görüşmelere girdi ve birçok casus gönderdi.
Celal Berguşad’ın, “Bozat’ın Sırtında” adlı romanının VIII. Bölümünün başlığı olan “Başarısız Yolculuk” başlığında, İravan mahkeme dairesinin tercümanı Mammad Musayev’in arşivden alınmış tanıklığından bir alıntıya yer vermesi, tarihsel gerçeklere sadık kalmakta ve okuyucu için bu noktaları aydınlatmaktadır: “Nabi hareketi, Çarlık hükümeti ve toprak sahipleri için çok korkutucuydu. Çarlık hükümeti, İran ve Türkiye hükümetleriyle görüşmelere girdi ve birçok casus gönderdi. Hükümet, Nabi’yi öldüren veya cinayetinde aktif rol alan casuslara çok para ve değerli eşya vereceğini, onları yüksek mevkilere yükselteceğini ve madalyalarla ödüllendireceğini vaat etti.”
Bu durum, romanın 134. sayfasında, Nahçıvan’la ilgili bir bölümde ve iki Nahçıvan sakini arasındaki bir konuşmada görülebilir. Konuşmada, Nahçıvan mahal naçalniki Slavçinsky’nin halka karşı acımasız davranışları ele alınmaktadır. Tivi, Nasırvaz, Anzir köylerinde ve Nahçıvan’ın diğer köylerinde Nabi’nin çetesine yardım sağlandığı ve Nabi’ye yardım edenlerin para cezasına çarptırılacağı belirtilmektedir.
Şuşa’daki konuşmalarda, Nabi`nin grubunun tüm Azerbaycan’ın sesini yükselttiği, halkın Nabi`ni savunduğu ve bu bağlamda Nahçıvan’ın da seçildiği vurgulanmaktadır. Nabi`nin grubunda öne çıkan cesur erkekler arasında Tumas’tan Allahverdi ve Başkent’ten Şahhuseyi’nin isimleri anılmaktadır. Bu arada, Nabi`nin Ordubad’ın valisi Aliağa Aliyev’i öldürdüğünü bildirmektedir ki bu durum, lider Selimbey’i daha da endişelendirmektedir.
Yazar, halk arasında dolaşan efsanelerden yararlanarak, Nahçıvan mahal naçalnıki Slavçinki’nin Nabi’ye yardım edenlere yönelik zulmünü, ermenilerin kışkırtması sonucu Nabi’nin Aliaga Aliyev’i öldürmesini ve tüm bunların arka planında Nabi’nin cesaretini, yenilmezliğini, şeref ve ahlak konularındaki duruşunu, ayrıca Nabi’ye karşı savaşanların en alçakça yöntemlere başvurmasını ve Nabi’nin hamile karısı Hacer’i kaçırma planını yansıtarak aralarındaki farkı ortaya koyuyor.
Nabi ile birlikte Hacer de Nahçıvan’da öne çıkan ve sevilen bir şahsiyetti ve gerektiğinde yerel yetkililerin suçlarını savunan Nahçıvan mahal naçalniki Slaviçsinki’nin aksine, halkı ezenleri cezalandırırdı. Örneğin, Nahçıvan’daki Başkend köyünün reisi Kerbelayi Haydar hakkında Nabi’ye şikayette bulunan bir vatandaşla yapılan bir konuşmadan, Hacer’in halkı ezen reisin bir elini kestiği anlaşılıyor.
Ezilen, mahrum bırakılan ve istismar edilen halkın umudu haline gelen Nabi’nin beylerine ve toprak sahiplerine şikayette bulunanlar da Mollu köyüne giderlerdi. Çünkü Nabi, “Robin Hood” misali adaletsizliğin olduğu her yerde bulunur, adaleti sağlardı.
“Bozat’ın Sırtında” romanı, C. Bergushad’ın on yıllık çalışmasının, uykusuz gecelerinin ve ciddi araştırmalarının başarılı bir sonucudur. Yazar şöyle yazıyor: “Bozatın Sırtında” romanını yazdığım sırada, zihnim uykumda bile rahat değildi. Gün boyunca kaprislerine katlandığım karakterler (kaçaklar) geceleri rüyalarıma giriyor ve uyumama izin vermiyorlardı. Sonuç olarak, uykusuzluk çektim. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, kaçakları rüyalarımdan kovamıyordum. Bir doktora danışmak zorunda kaldım ve doktorun ilaçları da beni uyutamadı. “Bozatın Sırtında” romanını bitirdiğim sırada Moskova’daki Peredelkino Yaratıcılık Evi’nde huzur içinde uyuyordum.”
Görüldüğü üzere, Celal Berguşad, “Bozat’ın Sırtında” romanını yazarken, Milli kahraman Kaçak Nabi’nin hayatını ve faaliyetlerini tarihi bir şahsiyet olarak incelemiş, topladığı belgesel gerçekleri derinlemesine araştırmış, bir dizi yeni bilgi keşfetmiş ve tüm bunları okuyucularıyla paylaşmıştır.
“Bozat’ın Sırtında” tarihi romanı, Kaçak Nabi’nin cesaretini ve sadık ömür boyu yoldaşı ve silah arkadaşı Hacer’i anlatan, tarihi gerçeklere sadık kalınarak akıcı ve güzel bir dille yazılmış en güzel eserdir ve yaşadığımız trajedilerin kökenlerinin nerede ve nasıl başladığını bilmek için tarihi ve edebi bir kaynaktır.
Kaçak Nabi ve onun sadık hayat arkadaşı ve silah arkadaşı Hacer’in cesaretini anlatan “Bozat’ın Sırtında” adlı tarihi romanın yazarı Celal Berguşad’ın da Kaçak Nabi ve Hacer’e bir anıt dikme hayali vardı ve bu hayalini gerçekleştirdi. Öğrenci arkadaşı, merhum gazeteci Mursel Gojayev şöyle yazıyor: “Her karşılaştığımızda, Zangezur’un bu iki kartalı – Nabi ve Hacer – için bölgede bir anıt dikme hayalinden bahsederdi. Bu amaçla Gubadli’nin etkili büyükleri ve liderleriyle defalarca görüşme yaptığına şahit oldum. Sonunda, seksenli yıllarda, hayali gerçekleşti. Nabi ve Hacer’in çift büstü Gubadli’nin en işlek yerine dikildi ve bölge işçileri için bir türbe haline geldi.”[8]
Kanahetimizce, “Kaçak Nabi” hakkında en başarılı romanın yazarı olan tanınmış Azerbaycanlı yazar Celal Berguşad, hayattayken Ulu önder Haydar Aliyev’den en büyük takdiri ve teşekkürü görmüştür. Haydar Aliyev, Celal Berguşad’a doğumunun 70. ve edebi faaliyetinin 50. yıldönümü vesilesiyle bir tebrik mektubu göndererek yaratıcılığını son derece takdir etmiştir. Mektupta şöyle denmektedir: “Halkımızın kahramanlık dolu geçmişini ve bugününü anlatan tarihi romanlarınız, öyküleriniz ve senaryolarınız size şöhret kazandırdı. Eminim ki eserleriniz, halkımızın birçok neslinde milli ruhu, vatanseverliği ve halklar arası dostluğu aşılamaya hizmet edecektir.”
Bu, Kaçak Nabi’ye ebedi bir anıt yaratan yazarın eserine verilen en yüksek değerdir.
Prof. Dr. Lütviyye ASGERZADE
Kaynak
[1] Asgerzade Lütviyye. Tarih: hafızada ve edebiyatda / 525-ci gazete .- 2025.- 24 Aralık, (№235).- s.15.
[2] Zenginden alıb fakire veren halk kahramanı
[3] Silahına verfiği isim
[4] Kaçaklar Azerbaycanın milli kimliğinin oluşmasında ve Rus sömürgeçiliğine karşı bilincin uyanmasında kilit rol oynamışlardı
[5] Toplanan materyaller ve eserin el yazması versiyonları Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde yazarın şahsi arşivinde muhafaza edilmektedir
[6] Gocayev M. “Bergüşad sahillerinde – Celal Bergüşadla hatira./SumqayitXeber.Com https://sumqayitxeber.com › bergu
[7] Celal Bargushad, Bozat’ın Sırtında, Gençlik. Bakü, 1989, s.140-141
[8] Qocayev M. Bərgüşad sahillərində – Cəlal Bərgüşadla xatirə SumqayitXeber.Com https://sumqayitxeber.com › bergu.

Kaçag Nabi (1854–1896), 19. yüzyılın sonlarında Çarlık Rusyası’nın baskısına ve yerel toprak sahiplerinin adaletsizliğine karşı savaşan Azerbaycan’ın Zangezur bölgesinden bir ulusal kahraman ve partizan hareketinin lideriydi. Toprak sahiplerinin köylülerin topraklarına zorla el koymasına karşı çıktığı için kaçak durumuna düştü. 1875’ten itibaren silahlı bir grup kurarak Zangezur, Nahçıvan ve İran’da Çarlık rejimine, beylere ve baskıcı yetkililere karşı savaştı. Sosyal adaletsizliğe karşı isyan eden ve halkın sevgisini kazanan Nabi, 25 yıldan fazla bir süre partizan mücadelesi verdi. Nabi’nin eşi Hacer de onunla birlikte ata binerek mücadeleye katıldı.
Mart 1896’da, Türk-İran sınırına yakın bir yerde (Larni köyünde) Rus casuslarının kurduğu bir pusu sonucu haince öldürüldü. Hakkında sayısız destan (örneğin “Gaçag Nabi” destanı), halk şarkısı ve halk ezgisi yazıldı ve hayatı “Kanlı Tarla” filmine ve yazar Celal Bergüşadın “Bozatın sırtında” romanına konu oldu. Gaçag Nabi’nin adı, Azerbaycan tarihinde adalet, cesaret ve sömürgeciliğe karşı direnişin sembolü olarak kaldı.
Makaleyi sayfaya aldığı için Sn.Orhan Aras ve Sn. Muaz Ezgi`ye teşekkür ederim.