Hayatı boyunca her şeye boyun eğmiş, zamanı artık akışına bırakmak zorunda kalmış, içine kapanık ve melankolik Raif Efendi ile dominant, özgür ressam Maria Puder’in aşkının anlatıldığı Kürk Mantolu Madonna bir Sabahattin Ali klasiğidir.
Her şeyin bir galerideki portre ile başladığı olaylar Berlin’de geçer. Raif Efendi o sırada 20’li yaşlardadır. Rüya gibi süren günler Raif Efendi’nin Türkiye’ye dönmesiyle kabusa dönüşür. Çünkü tek iletişimleri olan mektuplar artık kesilmiştir…
Kitabın olağanüstü ve bir o kadar da hazin hikayesinin neler hissettireceğini okura bırakıp, kitaba dair aldığım notları paylaşmak isterim. Umarım okurlar da benzer cümlelerden kendilerini nasiplendirmişlerdir.
Tıpkı benim gibi.
“Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.”
“Ben bu dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir.”
“Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğumuzu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden zavallı görmeye hakkımız yoktur.”
“Muhakkak ki, bütün insanların bir ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bu ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu… Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.”
“Kafamın içinde ona söyleyecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmeyecek şeyler…”
“Bir insan diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş…”
“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. Insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukûtu, ne inkisar kalır.”
“Benim fikrimce aşk diye mücerret bir mefhum yoktu. Insanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve sekil değiştiriyorlardı. Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka birşey değildi.”
“Hayır dostum, hayır! Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilemeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şeyse tahlildir.”
Ülkü OLCAY

Son Yorumlar