Reşat CENGİL: “Aziz Cehalet Adlı Çalışmam İslamcılığın Aynasında Bir Vicdan Muhasebesidir.”

Geçtiğimiz günlerde “Aziz Cehalet” adıyla bir kitabınız yayımlandı. Öncelikle hayırlı olsun, okuru bol olsun. Hocam, İslamcılık geçmişte ve günümüzde tartışılan önemli gündem maddelerinden biri. İslam, İslam Geleneği, İslamcılık, Siyasal İslam kavramları üzerine birçok kitap, eleştirel metin yayımlandı. İçeride ve dışarıda yoğun tartışmalar yapıldı. Sizin bu çalışmanız hangi saiklerden doğdu? Bir öfkenin ürünü mü? “Aziz Cehalet” nasıl bir kitap?

“Aziz Cehalet” aslında bir öfke kitabı değil, bir yüzleşme kitabıdır. Tabi öfkeli olmadığım da söylenemez. Hayat boyu hep bir şeylere öfkeli oldum. Ama yine de bugünün dünyasında yüzleşme cesareti gösteren her metin, doğal olarak öfkeliymiş gibi algılanıyor. Çünkü uzun zamandır düşünce üretmiyoruz; sadece kanaat üretiyoruz. Kanaatlerimizi de hakikatin yerine koyuyoruz. Bu nedenle kitap biraz da bu zihinsel donukluğa karşı yazıldı.

Benim temel derdim İslam’la değil, İslam adına üretilen dokunulmazlık kültürüyledir. Çünkü modern dönemde İslamcılık dediğimiz yapı, başlangıçta ümmeti uyandırmayı hedefleyen bir tefekkür hareketiyken zamanla kendi kutsallarını üreten ideolojik bir alana dönüştü. Bir süre sonra İslam’ın kendisiyle değil, İslamcılığın psikolojisiyle yaşamaya başladık. İşte kitap bu psikolojiyi anlamaya çalışıyor.

Bugün birçok çevre İslamcılığı ya bütünüyle şeytanlaştırıyor ya da bütünüyle kutsuyor. Oysa ben bu iki yaklaşımın da hakikati örttüğünü düşünüyorum. Çünkü bir düşünce hareketi yalnızca başarılarıyla değil, ürettiği körlüklerle de değerlendirilmelidir. “Aziz Cehalet” tam burada duruyor. Ne modern seküler kibrin diline yaslanıyor ne de geleneksel savunmacılığın içine sığınıyor. Daha çok şu soruyu soruyor: Biz nerede düşünmeyi bıraktık?

Kitabın isminde geçen “cehalet” kelimesi de sıradan bir bilgisizlik anlamında kullanılmadı. Bugün en büyük problemimiz bilgisizlik değil; bilgiye rağmen oluşan zihinsel putperestliktir. İnsanlar artık öğrenmek için değil, mevcut aidiyetlerini tahkim için okuyor. Cehalet bu yüzden “aziz” hale geliyor; çünkü kutsanıyor, korunuyor, hatta kimlik haline getiriliyor. Beni en çok öfkelendiren şey de bu.

Bu çalışma biraz tarihsel, biraz sosyolojik, biraz da psikolojik bir okuma denemesi. İslamcılığın sadece siyasi hikâyesini değil, ruh halini de anlamaya çalışıyor. Neden sürekli bir mağduriyet dili ürettiğini, neden iktidara geldiğinde eleştiriye tahammül edemediğini, neden ahlaki iddiasını koruyamadığını sorguluyor.

Bir başka farkı da şu sanırım: Ben meseleyi yalnızca bugünkü aktörler üzerinden okumuyorum. Tanzimat’tan bugüne uzanan uzun bir zihinsel kırılmanın hikâyesi olarak ele alıyorum. Çünkü bugünkü krizler bir gecede oluşmadı. Modernleşme travması, sömürgecilik deneyimi, ulus-devletin doğuşu, gelenekle kurulan sorunlu ilişki vs. Bunların hepsi İslamcılığın karakterini şekillendirdi.

Dolayısıyla “Aziz Cehalet”, bir mahkeme metni değil. Daha çok bir otopsi metni. Bir dönemin umutlarının nasıl dogmaya dönüştüğünü anlamaya çalışan bir çalışma. Çünkü bazen bir fikri kurtarmanın yolu onu alkışlamak değil, onunla acımasız biçimde yüzleşmektir…

Kitabınızın odağında yer alan İslamcılık kavramı hakkında neler düşünüyorsunuz? Nedir İslamcılık? Bir inanç sistemi mi bir ideoloji mi bir siyaset biçimi mi? İslamcılığın dayanakları, ortaya çıkışı ve tarihi hakkında kısaca neler söylersiniz?

İslamcılık meselesinde en büyük problem, kavramın kendisinin bile artık sağlıklı biçimde konuşulamıyor oluşudur. Çünkü herkes kendi korkusunu, umudunu ya da öfkesini bu kavrama yükledi. Böyle olunca da İslamcılık bir düşünsel kategori olmaktan çıkıp psikolojik bir alana dönüştü.

Öncelikle şunu ayırmak gerekir: İslam başka şeydir, İslam geleneği başka şey, İslamcılık ise çok daha başka bir şeydir. İslam bir vahiydir; aşkın bir hakikat iddiasıdır. İslam geleneği, bu hakikatin tarih boyunca ürettiği medeniyet tecrübesidir. İslamcılık ise modern çağın krizleri içinde ortaya çıkmış siyasal ve düşünsel bir reaksiyondur. Yani klasik dönemin doğal bir devamı değil, modernitenin ürettiği bir savunma refleksidir.

Bu yüzden İslamcılığı anlamak için önce modern dünyayı anlamak gerekir. Bu çerçevede “Gelenek ve Modernite” kitabıma göz atmanızı salık veririm. Çünkü İslamcılık, büyük ölçüde sömürgecilik, askeri yenilgiler, Batı karşısındaki geri kalmışlık hissi ve hilafetin çözülüşü gibi travmaların içinden doğdu. 19. yüzyılda Müslüman toplumlar şunu fark etti: Yüzyıllardır dünyanın merkezinde olduklarını düşünen bir medeniyet artık savunma pozisyonuna düşmüştü. İşte İslamcılık bu sarsıntının çocuğudur.

Cemaleddin Afgani’den Muhammed Abduh’a, Mehmet Âkif Ersoy’dan Seyyid Kutub’a kadar farklı isimler farklı tonlarda aynı soruya cevap aradı: “Müslüman dünya neden çöktü ve yeniden nasıl ayağa kalkabilir?” Başlangıçta bu arayışın içinde ciddi bir tefekkür vardı. Eğitim, ahlak, bilim, birlik, sömürge karşıtlığı gibi meseleler tartışılıyordu. Yani İslamcılık ilk dönemlerinde yalnızca bir iktidar projesi değildi; aynı zamanda bir uyanış çağrısıydı. Bazen de bir öze dönüş çağrısı ya da dini düşüncenin yeniden inşası çabası. Tabi bu çabaların hepsi sorunu islam geleneğinde gören yaklaşımlardı.

Fakat zamanla mesele değişti. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslamcılık, giderek ideolojik bir forma büründü. Modern ideolojilerden etkilendi; sloganlaştırıldı ve parti yapılarına sıkıştı. Bu noktadan sonra “İslam ne diyor?” sorusunun yerini “hareket ne diyor?” sorusu almaya başladı. Bu çok kritik bir kırılmadır.

Ben İslamcılığı ne tamamen kutsuyorum ne de tamamen reddediyorum. Çünkü o, Müslüman dünyanın modern krizlere verdiği bir cevaptı. Ama her cevap doğru olmak zorunda değildir. Bazen bir toplumun yarası, onun düşüncesini de yaralı hale getirir. İslamcılıkta biraz da bunu görüyoruz. Daryush Shayegan’dan ödünç alacak olursak yaralı bir bilinç, melez ve piç bir düşünce üretti. Hiçbir soruna çözüm üretilemedi.

Bugün İslamcılık denildiğinde üç farklı katman iç içe geçmiş durumdadır: Bir kimlik savunusu, bir siyasal iktidar talebi ve bir medeniyet özlemi. Ama bunların oranı her dönemde değişti. Kimi zaman ahlaki bir direniş oldu, kimi zaman devlet merkezli bir projeye dönüştü, kimi zaman da yalnızca romantik bir nostalji üretti.

Benim kanaatim şu: İslamcılık artık sadece siyasi bir hareket olarak değil, bir zihniyet olarak incelenmeli. Çünkü bugün birçok insan İslamcı olduğunu söylemese bile İslamcılığın ürettiği reflekslerle düşünüyor. Eleştiriyi ihanet saymak, gücü kutsamak, mağduriyeti kimlik haline getirmek, dini politik aidiyet üzerinden okumak… Bunlar artık sadece örgütlü hareketlerin değil, geniş bir kültürel alanın davranış biçimleri haline geldi.

Dolayısıyla İslamcılık meselesi bitmiş değildir. Belki adı değişmiştir ama zihni hâlâ bizimle yaşamaktadır. Ve sanırım asıl tartışılması gereken de budur.

Bu sorumuzla ilgili bir soru daha sormak isterim. İslamcılığın kurucuları kimler? Kurucu metinleri var mı İslamcılığın?

İslamcılığın tek bir kurucusu yoktur. Çünkü İslamcılık bir kişinin masa başında kurduğu doktriner bir ideoloji değil; tarihsel bir sarsıntının ürettiği çok katmanlı bir reaksiyondur. Bu yüzden Marxizm gibi tek kurucu metne, liberalizm gibi belirli bir klasikler külliyatına sahip değildir. Daha çok parçalı bir düşünsel havza gibidir.

Ama yine de bazı isimler kurucu eşik olarak öne çıkar. Özellikle 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı bu açıdan belirleyicidir. Burada en çok anılan isimlerden biri Cemaleddin Afgani’dir. Çünkü Afgani ilk kez İslam dünyasının dağınıklığını modern politik bir dille konuşmaya başladı. Onun temel derdi yalnızca dini ihya değildi; aynı zamanda sömürgeciliğe karşı ümmetin siyasal direncini örgütlemekti. Bu yüzden birçok kişi onu modern İslamcılığın zihinsel öncüsü kabul eder.

Onun öğrencisi kabul edilen Muhammed Abduh ise daha reformist bir çizgi geliştirdi. Akıl-vahiy ilişkisini yeniden yorumlamaya çalıştı. Geleneksel donukluğu eleştirdi. Eğitim ve içtihat meselesine önem verdi. Abduh’da siyasal ton biraz azalır, düşünsel yenilenme vurgusu artar.

Osmanlı tarafında ise Namık Kemal, Said Halim Paşa ve özellikle Mehmet Âkif Ersoy önemli figürlerdir. Âkif mesela doğrudan teorik bir ideolog değildir ama İslamcılığın ahlaki ruhunu taşıyan en güçlü isimlerden biridir. Onun şiirlerinde çöküş karşısında ayağa kalkma çağrısı vardır.

20. yüzyılda ise iş daha sert ideolojik formlara evrilir. Burada Seyyid Kutub, Hint alt kıtasında Ebu’l A’la el-Mevdudi gibi isimler öne çıkar. Özellikle Mevdudi ve Seyyid Kutub, İslam’ı modern ideolojik dille yeniden tarif etmeye çalıştılar. “İslam bir hayat nizamıdır”, “hakimiyet Allah’ındır”, “cahili toplum” gibi kavramsallaştırmalar bu dönemde sistemleşti. Bugünkü siyasal İslam tartışmalarının önemli kısmı da aslında bu damar üzerinden yürür.

Kurucu metin meselesine gelirsek… Hayır, İslamcılığın tek bir manifestosu yoktur. Ama bazı metinler kurucu etki üretmiştir. Mesela, Hitabeler, Dört Terim, İslam’da Hükümet, Yoldaki İşaretler, Velayet-i Fakih, Dine Karşı Din, Buhranlarımız ve Safahat gibi eserler farklı coğrafyalarda ciddi etkiler oluşturdu.

Fakat burada önemli bir mesele var: İslamcılık çoğu zaman metinlerden çok atmosferlerle yayıldı. Yenilgi psikolojisi, sömürge travması, hilafetin yıkılışı, Filistin meselesi, modernleşme baskısı vs. Bunlar insanların zihninde teorik kitaplardan daha güçlü etkiler bıraktı. Yani İslamcılığı sadece kitap okuyarak anlamak mümkün değildir; aynı zamanda bir medeniyetin kırılmış özgüvenini anlamak gerekir.

Benim kitapta dikkat çekmeye çalıştığım şeylerden biri de tam olarak bu: İslamcılık yalnızca bir fikir hareketi değildir; aynı zamanda duygusal bir tarihtir. İçinde öfke vardır, aşağılanma hissi vardır, direniş arzusu vardır, bazen de kaybedilmiş ihtişamın nostaljisi vardır. Bu yüzden onu sadece teorik kategorilerle açıklamak eksik kalır.

“İslamî Gelenek” ve “İslamcılık” diye iki ayrı başlık açıyorsunuz. Bu başlıklar hakkında neler söylersiniz? İslami gelenek ve İslamcılık arasında ne gibi farklar var?

Bence bugün Müslüman dünyanın yaşadığı zihinsel karmaşanın önemli bir kısmı, “İslamî gelenek” ile “İslamcılığı” aynı şey sanmasından kaynaklanıyor. Oysa bunlar hem tarihsel olarak hem de zihniyet bakımından farklı yapılardır. Birbirleriyle ilişkileri vardır ama aynı şey değildirler.

İslami gelenek dediğimiz şey, yaklaşık on dört asırlık büyük bir medeniyet birikimidir. İçinde fıkıh vardır, kelam vardır, tasavvuf vardır, şehir kültürü vardır, mimari vardır, musiki vardır, ahlak vardır. Yani sadece devlet ve siyaset üretmez; insan tipi üretir, estetik üretir, zaman algısı üretir, hayat ritmi üretir. Gelenek dediğimiz şey biraz da budur zaten: Hayatı taşıyan derin hafızadır gelenek.

İslamcılık ise modern dönemin krizleri içinde ortaya çıkan politik ve ideolojik bir reaksiyondur. Gelenekten beslenir ama onun doğal devamı değildir. Hatta birçok noktada gelenekle gerilim yaşamıştır. Çünkü İslamcılık modern çağın aciliyeti içinde doğdu. “Devlet nasıl kurtulur?”, “ümmet nasıl ayağa kalkar?”, “Batı karşısında neden yenildik?” gibi sorular onun ana gündemiydi. Bu yüzden çoğu zaman medeniyetin yavaş birikimini değil, hızlı mobilizasyonu önceledi.

İslami gelenek organiktir; İslamcılık ise büyük ölçüde programatiktir. Gelenek zaman içinde oluşur, tortulaşır, olgunlaşır. İslamcılık ise manifesto diliyle konuşur. Gelenek insanı dönüştürmeye çalışır; İslamcılık toplumu ve devleti dönüştürmeye odaklanır. Gelenek süreklilik hissi taşır; İslamcılık kriz hissi taşır.

Mesela klasik İslam geleneğinde “eksik insan” kabulü vardır. İnsan zaaflarıyla birlikte anlaşılır. Bu yüzden gelenek çok katmanlıdır, esnektir, yorum üretir. Ama ideolojik İslamcılık çoğu zaman daha sert ve daha mutlakçı bir dil kurar. Çünkü modern ideolojiler çağında şekillenmiştir. Dünyayı daha keskin karşıtlıklarla okur: İslam–cahiliye, hak–batıl, biz–onlar gibi.

Bir başka önemli fark da şudur: İslami gelenek merkezine ahlakı ve hikmeti koyar; İslamcılık çoğu zaman merkezi siyasete kaydırır. Gelenekte devlet önemlidir ama her şey değildir. Oysa modern İslamcı zihin uzun süre devleti ele geçirmenin toplumu dönüştüreceğine inandı. Bu da dini giderek politikleştirdi.

Şöyle söyleyelim: Gelenek bir medeniyet diliydi, İslamcılık ise bir seferberlik dili oldu. Seferberlik dilleri kriz zamanlarında etkili olabilir ama uzun vadede insan ruhunu yorabilir. Çünkü sürekli alarm halinde yaşarlar.

Tabii burada bir yanlış anlaşılma olmasın. Ben geleneği romantikleştirmiyorum. Geleneğin içinde de donmuş alanlar, taassup biçimleri, iktidar ilişkileri vardı. Ama yine de gelenek, modern ideolojilere göre daha derin bir insan tecrübesi taşıyordu. İslamcılık ise çoğu zaman bu birikimi yeterince okuyamadı. Hatta bazen tasavvufu, irfanı, estetiği gereksiz görerek medeniyetin ruhunu daralttı.

Bugün yaşadığımız krizlerden biri de budur zaten. Müslüman toplumlar dinî dili koruduklarını düşünüyorlar ama aslında büyük ölçüde medeniyet hafızalarını kaybettiler. Cami yapıyoruz ama şehir kuramıyoruz. Slogan üretiyoruz ama hikmet üretemiyoruz. Politik aidiyetlerimiz var ama derinlikli ahlak dilimiz zayıflıyor.

Benim “Aziz Cehalet”te dikkat çekmeye çalıştığım temel ayrımlardan biri buydu: İslami gelenek ile İslamcılığı ayırmadan ne modern krizi anlayabiliriz ne de bugünkü zihinsel tıkanmayı çözebiliriz. Çünkü bazen bir düşünce hareketi, savunduğunu söylediği medeniyetin yerine geçmeye başlar. Ve en tehlikeli an da budur.

Hocam tek bir İslamcılık mı var? Yoksa İslamcılık ülkelere, bölgelere göre değişiyor mu? Kitabınızda Petro İslamcılık ve Vehhabilik, Mısır İslamcılığı, Malezya İslamcılığı, Cezayir İslamcılığı, Pakistan İslamcılığı gibi başlıklar var. Bu başlıkları değerlendirdiğimizde İslamcılığın çeşitleri olduğu kanısına varabilir miyiz? Neler söylersiniz?

Evet, kesinlikle varabiliriz. Zaten İslamcılığı anlamanın en önemli yollarından biri de onu tek ve homojen bir yapı gibi görmemektir. Çünkü çoğu insan “İslamcılık” dediğinde sanki merkezî bir akıl tarafından üretilmiş, her yerde aynı şekilde çalışan yekpare bir ideolojiden söz ediyor. Oysa gerçeklik böyle değil. İslamcılık, aynı kökten beslenen ama farklı tarihsel şartlarda farklı karakterler kazanmış çok katmanlı bir olgudur.

Bir anlamda her İslamcılık, içine doğduğu toplumun travmalarını, sınıfsal yapısını, devlet geleneğini ve modernleşme tecrübesini taşır. Bu yüzden Mısır’daki İslamcılık ile Pakistan’daki, Türkiye’deki ya da Körfez’deki İslamcılık aynı değildir. Aynı kavramları kullansalar bile ruh halleri farklıdır.

Mesela Mısır İslamcılığı dediğimiz damar büyük ölçüde sömürgecilik, askeri bürokrasi ve otoriter devlet baskısı içinde şekillendi. Müslüman Kardeşler çizgisi burada çok belirleyicidir. Bu gelenekte örgüt disiplini, toplumsal mobilizasyon ve devletle çatışma önemli hale gelir. Hapishane deneyimi bu hareketin dilini sertleştirmiştir. Seyyid Kutub’un düşüncesini anlamadan modern radikal İslamcı dili anlamak zordur.

Pakistan hattına baktığımızda ise mesele daha ideolojik bir forma bürünür. Ebu’l A’la el-Mevdudi modern ideolojilerin dilini İslami kavramlarla yeniden kurmaya çalıştı. Devlet, anayasa, sistem, hakimiyet gibi kavramlar burada daha teorik biçimde işlendi. Pakistan İslamcılığı biraz daha “doktrin üretici” bir karakter taşır.

Körfez hattında ise özellikle Petro-dolar sonrası ortaya çıkan yapı farklıdır. Ben kitapta buna “Petro-İslamcılık” diyorum. Çünkü burada din ile sermaye, jeopolitik ve küresel güç ilişkileri iç içe geçti. Özellikle Suudi Arabistan Krallığı merkezli Vahhabi yorum, petrol zenginliği sayesinde küresel ölçekte yayıldı. Bu yapı dini sadeleştirdi güya ama aynı zamanda tarihsel İslam birikimini de büyük ölçüde yok etti ve bu haliyle de moderniteye karşı en dirençsiz yapı oldu. Tasavvufla, yerel kültürlerle, mezhepsel çeşitlilikle problem yaşadı. Bir tür “çöl püritenizmi” küreselleşti diyebiliriz. Moderniteye en uygun İslamcılık türü bu vahhabi İslamcılığıdır. Çünkü kültürsüz ve köksüzdür.

Vehhabilik meselesi burada çok kritik. Çünkü o yalnızca teolojik bir yorum değil, aynı zamanda siyasal bir ittifak modelidir. Muhammed bin Abdülvehhab ile Muhammed bin Suud arasındaki tarihsel ittifak, modern dönemde din–iktidar ilişkisinin çok etkili örneklerinden biri oldu. Bugün “saf din” söylemiyle sunulan birçok yaklaşım aslında oldukça politik tarihlerin ürünüdür.

Malezya ve Endonezya gibi bölgelerde ise İslamcılık daha farklı bir sentez geliştirdi. Daha pragmatik, daha ekonomik kalkınma odaklı, yerel kültürlerle daha uyumlu örnekler görüyoruz. Çünkü oradaki toplum yapısı Arap dünyasından farklı. İslam oralarda daha çok ticaret ağları ve kültürel etkileşimlerle yayıldı. Sufiler ön plandaydı. Bu da siyasal dilin tonunu etkiledi.

Cezayir deneyimi ise bambaşka bir travmadır. Fransız sömürgeciliğinin ağır tahribatı ve bağımsızlık sonrası devlet şiddeti, İslamcı hareketleri çok sert çatışma alanlarına itti. 1990’larda yaşanan iç savaş, İslamcılığın iktidar, demokrasi ve şiddet ilişkisini yeniden tartışmaya açtı.

Türkiye’deki İslamcılık da kendine özgüdür. Çünkü burada Osmanlı bakiyesi olmanın getirdiği devlet hafızası vardır. Türk İslamcılığı çoğu zaman hem devletle kavga etti hem de devleti ele geçirmeyi arzuladı. Bu ikili psikoloji çok belirleyicidir. Ayrıca Türkiye’de milliyetçilikle İslamcılık arasındaki geçirgenlik de diğer birçok ülkeye göre daha yüksektir.

Dolayısıyla “tek bir İslamcılık”tan değil, “İslamcılıklar”dan söz etmek daha doğru olur. Fakat bütün bu farklılıkların altında ortak bazı damarlar da vardır: Modern kriz duygusu, Batı karşısında yaşanan kırılma, ümmet fikrini yeniden canlandırma arzusu, dini toplumsal düzenin merkezine yerleştirme isteği ve ahlaki çözülmeye karşı tepki.

Ama bu ortaklıklar bizi yanıltmamalı. Çünkü her coğrafya dini kendi tarihsel yaralarıyla yorumlar. Bu yüzden İslamcılık biraz da aynadır; baktığınız yerde toplumların korkularını, özlemlerini ve iktidar hayallerini görürsünüz. Tabi bakmak isterseniz. Zorlama yok…

Benim kitapta yapmak istediğim şey de buydu aslında: İslamcılığı tek bir sloganın içine hapsetmek yerine, onu farklı coğrafyaların ürettiği zihinsel iklimler üzerinden okumak. Çünkü bazen bir hareketin ne söylediğinden çok, hangi tarihsel korkudan doğduğu daha öğreticidir. Bir şeyi anlamanın özünde zaman ve zemin en önemli şeydir. Çünkü beşerî olan her şey izafidir.

Türkiye bu İslamcılıkların neresinde? Türkiye’de İslamcılık deyince ne anlaşılıyor?

Türkiye’de İslamcılık meselesi biraz karmaşıktır. Çünkü Türkiye, İslam dünyasının birçok ülkesinden farklı olarak sadece bir sömürge travması yaşamadı; aynı zamanda bir imparatorluk kaybı da yaşadı. Bu çok önemli bir farktır. Mısır ya da Cezayir doğrudan sömürgeleştirildi ama Türkiye’de mesele daha çok “merkez olma halinin çöküşü” biçiminde yaşandı. Osmanlı’nın yıkılışı, hilafetin kaldırılması ve Cumhuriyet’in radikal modernleşme hamleleri Türkiye’deki İslamcı zihni derinden şekillendirdi.

Bu yüzden Türkiye’de İslamcılık sadece dini bir hareket değildir; aynı zamanda bir hafıza meselesidir. İçinde kaybedilmiş bir dünyanın hüznü vardır. Bir medeniyetin dağılışına tanıklık etmiş olmanın psikolojisi vardır. Türkiye İslamcılığı biraz bu kırılmış süreklilik duygusunun içinden doğdu. O zaman şöyle bir izah yapabiliriz…

Osmanlı’nın son döneminde Said Halim Paşa, Mehmet Âkif Ersoy, Babanzade Ahmed Naim gibi isimlerde daha entelektüel ve ahlaki bir İslamcılık görüyoruz. Bunlar yalnızca “iktidar” konuşmuyordu; medeniyet, ahlak, eğitim ve çözülme meselelerini tartışıyordu. Yani ilk dönem Türk İslamcılığı daha çok bir “çöküş muhasebesi” idi.

Cumhuriyet döneminde ise tablo değişti. Çünkü yeni rejim dini kamusal alandan büyük ölçüde çekmeye çalıştı. Bu da İslamcılığı bir tür kültürel savunma psikolojisine itti. Uzun süre Türkiye’de İslamcı çevreler kendilerini devlet karşısında dışlanmış hissettiler. Bu mağduriyet duygusu, Türkiye İslamcılığının en belirgin karakterlerinden biridir.

Fakat ilginç olan şu: Türkiye’de İslamcılık hiçbir zaman tamamen devletsiz düşünmedi. Devlete kızdı ama devleti hep merkezde tuttu. Çünkü Osmanlı bakiyesi olmanın getirdiği güçlü bir devlet hafızası vardı. Bu yüzden Türkiye’deki İslamcı hareketler çoğu zaman anti-sistem görünseler bile derinlerde devlet kurucu bir hayal taşıdılar. Yani özünde hepsi devletçidir, devlet zalim de olsa onu kutsar, çünkü bir gün onu hayal ettiği o kudretli ve hakikat timsali devlete dönüştüreceğini hayal eder. Bu hayalle en azgın canavarı bile kutsar…

Bir başka fark da şudur: Türkiye’de İslamcılık milliyetçilikle çok iç içe geçti. Arap dünyasında ümmet vurgusu daha baskınken Türkiye’de Türk muhafazakârlığı ile İslamcılık arasında sürekli bir geçiş yaşandı. Bu nedenle Türkiye’de “yerli ve milli” söylemiyle İslamcı söylem zaman zaman birbirine karıştı. Bu da İslamcılığın evrensel ümmet iddiasını daraltan bir etki oluşturdu. Yani Türk İslamcılığı aslında Türkçüdür, hadi hadi Osmanlıcıdır, ama asla ümmetçi değildir.

1970’lerden sonra Necmettin Erbakan çizgisiyle birlikte Türkiye’de İslamcılık daha örgütlü siyasal forma kavuştu. Millî Görüş hareketi, ekonomik bağımsızlık, ahlaki kalkınma ve İslam dünyası birliği gibi söylemler geliştirdi. Ama zamanla Türkiye’de İslamcılık da küresel modern siyasetin diline daha fazla eklemlendi. İktidar pratiği büyüdükçe hareketin ahlaki eleştiri kapasitesi zayıflamaya başladı.

Benim önemli gördüğüm kırılmalardan biri budur: Türkiye İslamcılığı uzun süre iktidarı eleştirirken ahlaki bir ton taşıyordu; iktidara yaklaştıkça devletleşti ve eleştiriye karşı daha tahammülsüz hale geldi. Çünkü modern çağda birçok hareketin başına gelen şey onun da başına geldi: Sistem karşıtı enerji zamanla sistem koruyuculuğuna dönüştü.

Bugün Türkiye’de “İslamcılık” denince artık herkes aynı şeyi anlamıyor. Kimisi için bu dini hassasiyet demek, kimisi için muhafazakâr iktidar demek, kimisi için ümmetçilik, kimisi için anti-Batıcı refleks, kimisi için ise doğrudan otoriterlik eleştirisi demek. Kavram çok genişledi ve bulanıklaştı.

Hatta bana göre bugün Türkiye’de en ilginç durum şudur: Birçok insan İslamcılığı eleştirdiğini düşünürken aslında onun ürettiği siyasal dili kullanıyor. Çünkü İslamcılık yalnızca örgütlü hareketlerde değil, kültürel reflekslerde yaşamaya devam ediyor.

“Aziz Cehalet”te anlatmaya çalıştığım meselelerden biri de buydu zaten: Türkiye’de İslamcılık artık sadece bir siyasi akım değil; bir zihinsel iklimdir. Mağduriyetle iktidar arasında gidip gelen, dini ahlaktan çok aidiyet üzerinden okuyan, eleştiriyi kolayca düşmanlığa dönüştüren bir iklim… Ve bence bugün asıl tartışılması gereken şey tam da bu dönüşümdür.

Teorik çerçeveden çıkıp Müslümanların yaşadığı coğrafyanın, İslam dünyasının somut haline bakalım isterim. Hocam İslam kelimesinin kök anlamından biri de barış, barış yapmaktır. İslam âlimleri İslam’ı sulh ve selameti gaye edinerek boyun eğmek, teslim olmak şeklinde tanımlarlar. Barış, sulh, selamet, doğruya ve hakka uymak, yanlışa ve kötüye boyun eğmemek İslam’ın en büyük şiarlarındandır. Teoride ve retorikte böyle iken İslam coğrafyasına baktığımızda kandan, gözyaşından, çatışmadan başka bir şey görmüyoruz. Üç kişi bir araya gelince silahlanıp örgüt kuruyor. Devletlerini ilan ediyor. Bırakın dünyaya barış ve selameti getirmek kendi içimizde bile birliği sağlayamıyoruz. Çokça kardeş kanı dökülüyor. Bugün İslam dendiğinde medeniyetten, sanattan, felsefeden, düşünceden, insandan ziyade yıkım, öfke, vandallık akla geliyor. Çocuklarımıza anlatacağımız bir perspektifi barındırmıyor bu coğrafyalar. Neler düşünüyorsunuz? Neler söylersiniz bu hususla ilgili?

Bu aslında çağımızın en ağır sorularından biri. Çünkü Müslüman dünyanın yaşadığı kriz yalnızca siyasi ya da ekonomik bir kriz değil; aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir krizdir. Çünkü dediğiniz şey çok çarpıcı bir hakikate işaret ediyor: İslam’ın kavramsal evreniyle Müslüman toplumların pratik gerçekliği arasında büyük bir yarılma oluşmuş durumda.

İslam’ın merkez kavramlarından biri gerçekten de “selam”dır. Yani güvenlik, esenlik, huzur… Kur’an’ın önerdiği temel insan tipi sürekli öfke üreten değil; adalet üreten, emanete riayet eden, ölçülü davranan, zulme karşı duran ama aynı zamanda merhameti koruyan bir tiptir. Fakat bugün İslam dünyasının önemli kısmında bu ahlaki denge kaybolmuş durumda.

Burada çok acı bir mesele var: Biz uzun zamandır dini bir ahlak sistemi olmaktan çok bir kimlik sistemi gibi yaşamaya başladık. Yani modern bir durum içinde yaşıyoruz. Çünkü kimlik sorunu modern bir sorundur. Ama kimlikler insanı ahlaklı yapmaz; yalnızca taraf yapar. Taraflaşan insan da hakikati değil, aidiyetini savunur. Bugün Müslüman toplumlarda yaşanan sertliğin bir kısmı buradan geliyor.

Bir başka mesele de şu: Modern çağ Müslüman dünyayı sürekli savunma psikolojisine itti. Sömürgeler, darbeler, işgaller, yoksulluklar, parçalanmalar… Bunlar toplumların ruhunda büyük travmalar oluşturdu. Travma yaşayan toplumlar bazen düşünemez hale gelir; refleksle hareket etmeye başlar. Sürekli tehdit altında hisseden zihin, kolayca sertleşir. Bu yüzden bugün birçok yerde din, hikmetten çok öfkenin diliyle temsil ediliyor. Yani dünyaya hükmeden batı islam toplumlarını sürekli istikrarsızlaştırıyor ve merdivenden itiyor. Çünkü güç onlarda, şimdilik. Zaten bu hemen elli yüz yılda da aşılabilecek bir sorun değildir.

Ama işin diğer yüzü de var, dürüst olmak gerekir: Her şeyi dış güçlere bağlamak da kolaycılıktır. Evet, emperyal müdahaleler oldu. Evet, İslam dünyası uzun süre jeopolitik hesapların sahası haline geldi. Ama bizim kendi iç sorunlarımızı konuşmamız da gerekiyor. Çünkü bazen insanlar kendi çöküşlerinin sorumluluğunu sürekli başkalarına yükleyerek zihinsel tembelliği meşrulaştırıyor.

Bugün Müslüman dünyanın büyük kısmında ciddi bir düşünce krizi var. Felsefe üretmiyoruz, bilim üretmiyoruz, estetik üretmiyoruz, yeni bir fıkıh dili geliştiremiyoruz. Ama çok hızlı biçimde slogan üretiyoruz. Bu çok trajik bir şeydir. Çünkü medeniyet dediğiniz şey sadece öfke ile kurulmaz. Medeniyet sabır ister, kurum ister, estetik ister, eleştiri kültürü ister ve merhamet ister.

Eskiden İslam medeniyeti sadece savaşlarla anılmıyordu. Bağdat’ta Beytül-hikme vardı, Kurtula vardı, Fez vardı, İstanbul, Kahire, İsfahan, Rey, Semerkant ve Buhara vardı. İnsanlar sadece fetih konuşmuyordu; astronomi konuşuyordu, şiir konuşuyordu, musiki konuşuyordu, mimari konuşuyordu. Çünkü medeniyet yalnızca güç üretmez; anlam üretir.

Bugün ise birçok yerde dinin dili estetikten koptu, hikmetten koptu, insan ruhundan koptu. Çok slogan var ama az derinlik var. Çok öfke var ama az tefekkür var. Çok aidiyet var ama çok az vicdan var.

Şunu da açık söylemek gerekir: Sürekli savaş üreten bir dilin içinde büyüyen çocuklara sağlıklı bir gelecek tasavvuru veremezsiniz. Eğer din yalnızca düşman tarif eden bir ideolojiye dönüşürse, yeni kuşaklar bir süre sonra ya radikalleşir ya da tamamen uzaklaşır. Bugün gençlerin önemli kısmında gördüğümüz savrulmanın nedenlerinden biri de budur.

Ben şöyle düşünüyorum: Müslüman dünyanın yeniden öğrenmesi gereken ilk şey güç değil, ahlaktır. Çünkü ahlak çöktüğünde sloganlar yükselir. Hikmet kaybolduğunda bağıran insanlar çoğalır. Çünkü Rasulullah güzel ahlakı kemale erdirmek için geldi.

İslam’ın ilk dönemindeki büyük çekim gücü yalnızca askeri başarı değildi. İnsanlar Müslümanlarda bir ahlak, bir vakar, bir adalet duygusu görüyordu. Bugün ise birçok yerde insanlar Müslümanlardan korkuyor. Bu çok ağır bir kırılmadır. Ve bununla yüzleşmeden hiçbir entelektüel tartışma samimi olmaz.

Ben karamsar değilim ama romantik de değilim. Çünkü mesele yalnızca “yeniden güçlü olmak” değil; yeniden insan olabilmek meselesidir. Sanırım bugün en büyük kaybımız budur…

Soğuk Savaş döneminde ABD, Sovyetler Birliği’ni hareketsiz bırakmak için Orta Doğu ve Asya’da İslamcılığı ve radikal İslami hareketleri bir araç olarak desteklemiş iddiası siz ve başka yazarlarca dile getirilmektedir. Hatta Afganistan’ın Rusya tarafından işgali sonrası ABD’nin mücahitleri desteklediği ve Yeşil Kuşak kapsamında komünizmle mücadele için dinî unsurlar öne çıkarılıyor. Sizin bu konuyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Evet, çünkü bu mesele artık yalnızca “komplo teorisi” başlığı altında konuşulabilecek bir konu değil. Soğuk Savaş arşivleri, akademik çalışmalar ve dönemin siyasal pratikleri bize şunu açık biçimde gösteriyor: Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet yayılmasını durdurmak için dinî ve özellikle İslamcı hareketleri stratejik bir araç olarak kullandı. Bu yalnızca Orta Doğu’da değil, Afganistan’dan Pakistan’a, hatta bazı Afrika bölgelerine kadar uzanan geniş bir jeopolitik hattın parçasıydı.

Burada en çok konuşulan örnek elbette Sovyet-Afgan Savaşı’dır. Sovyetler Afganistan’a girdiğinde mesele sadece Afganistan meselesi olmaktan çıktı; küresel Soğuk Savaş denklemine dönüştü. ABD açısından Afganistan, Sovyetler için bir “Vietnam bataklığı” haline getirilebilirdi. Ve bu strateji büyük ölçüde uygulandı.

Bu süreçte Pakistan istihbaratı, Körfez sermayesi ve Amerikan desteğiyle “cihat” kavramı küresel mobilizasyon aracına dönüştürüldü. Dünyanın birçok yerinden genç insanlar Afganistan’a taşındı. Silah, para, propaganda ve ideolojik eğitim ağları kuruldu. Hollywood’un bile bu atmosferin parçası olduğunu gördük. O dönemde “özgürlük savaşçısı” olarak sunulan birçok yapı daha sonra “terör tehdidi” olarak tanımlandı.

Burada çok ironik bir durum vardır: Modern seküler süper güçler, dine inanmadıkları halde dinin mobilizasyon gücüne çok iyi inanıyorlardı. Çünkü din, özellikle kriz bölgelerinde ideolojilerden daha güçlü bir seferberlik enerjisi üretebiliyordu.

“Yeşil Kuşak” meselesi de bu bağlamda önemlidir. Özellikle Zbigniew Brzezinski çizgisinde şekillenen stratejilerde, Sovyetleri çevrelemek için İslami kimliklerin desteklenmesi ciddi biçimde tartışıldı. Türkiye’den Pakistan’a uzanan hatta dini hassasiyetlerin komünizme karşı tampon olarak kullanıldığı biliniyor.

Ama burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var: Dış güçler bir hareketi kullanabilir ama kullanabilmesi için içeride uygun bir zemin olması gerekir. Yani meseleyi yalnızca “Amerika yaptı” diyerek açıklamak eksik olur. Çünkü o dönemde İslam dünyasında zaten büyük bir öfke, kimlik krizi ve anti-komünist damar vardı. ABD bu enerjiyi sıfırdan üretmedi; mevcut enerjiyi yönlendirdi ve araçsallaştırdı.

Benim daha önemli gördüğüm şey şu: Soğuk Savaş boyunca İslamcılık büyük ölçüde jeopolitik oyunun parçası haline geldi ama bunun farkına çoğu zaman geç vardı. Birçok samimi Müslüman genç, ümmeti savunduğunu düşünürken aslında küresel güç mücadelelerinin piyonu haline geldi. Bu çok trajik bir hikâyedir. Belki de değildir ve aslında İslamcılıkların hepsi modernitenin yan ürünleri olduğu için bu böyledir.

Daha sonra ne oldu? Sovyetler çöktü. Ama savaş için üretilen radikal ağlar ortada kaldı. Silah kültürü kaldı, tekfir dili kaldı, küresel cihat romantizmi kaldı. Ve bir süre sonra bu yapıların bir kısmı eski destekçilerine yöneldi. Tarihin ironisi biraz budur zaten: Araç olarak kullanılan şiddet, bir noktadan sonra kendi mantığını üretir.

11 Eylül Saldırıları sonrası dünya yeni bir döneme girdi. Dün “mücahit” denen figürler bu kez “küresel tehdit” olarak tanımlandı. Ama kimse şu soruyu yeterince sormadı: Bu canavar nasıl üretildi? Hangi savaş psikolojileri, hangi ideolojik laboratuvarlar bunu besledi?

Benim kanaatim şu: Modern dünya sadece radikalizmi eleştirmemeli; radikalizmi üreten jeopolitik düzeni de konuşmalı. Çünkü bazen devletler kısa vadeli çıkarları için toplumların geleceğini ateşe atabiliyorlar.

Fakat tekrar altını çizmek isterim: Bu gerçekler, Müslüman toplumların kendi sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Çünkü dış müdahale kadar içerideki düşünsel çoraklık da önemlidir. Eğer bir toplum eleştirel aklı, ahlaki dengeyi ve sahih ilim geleneğini kaybederse, dış manipülasyonlara çok daha açık hale gelir.

Belki bugün Müslüman dünyanın en büyük ihtiyacı, yeniden slogan değil basiret üretmektir. Çünkü basiret kaybolduğunda insanlar kolayca başkalarının savaşında kendi çocuklarını kurban verebilirler…

“Müslümanlık biçimlerinin ideolojiye kurban edildiği” tespitinizden yola çıkarak; bugün “ideolojisiz bir Müslümanlık” mümkün mü? Yoksa modern dünya bizi illa ki bir “izm”in içine girmeye mi zorluyor? İslamcılık iddiaları intibaka dönüştürerek neredeyse eleştirdiği sistemin kendisi haline geldi. Böyle bir dünyada “İslam geleneği” nasıl yaşatılacak?

Modern dünya insanı sürekli kategorilere zorlayan bir dünya. Kendinizi bir “izm” üzerinden tarif etmediğinizde sanki eksik, savunmasız ya da belirsiz kalmışsınız gibi hissediyorsunuz. Çünkü modern siyaset ve modern ideoloji dili kimlikleri sadeleştirmeyi sever. İnsan artık karmaşık bir varlık olarak değil; bir kampın mensubu olarak okunuyor. Liberal, sosyalist, milliyetçi, İslamcı… Herkes bir etikete indirgenmek isteniyor.

İslamcılığın Öncüleri

Bu yüzden “ideolojisiz bir Müslümanlık mümkün mü?” sorusu aslında çok önemli bir soru. Ben bunun tamamen ideolojisiz bir boşluk anlamında mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çünkü modern dünyada hiçbir insan tarihin ve siyasetin dışında yaşamıyor. Modernite tüm geleneği zehirledi maalesef. Hepimiz çağımızın etkisi altındayız. Ama şu mümkün: Dini, ideolojinin hammaddesi olmaktan kurtarmak, olabilir.

Benim eleştirdiğim şey tam da burada başlıyor. Modern dönemde birçok Müslüman hareket dini bir ahlak ve hikmet kaynağı olmaktan çok, politik mobilizasyon aracına dönüştürdü. Böyle olunca da din giderek sloganlaştı. İslam’ın büyük varoluş soruları geri çekildi; yerine sürekli kimlik savaşı geçti…

Oysa gelenek dediğimiz şey tam da bu indirgemeye direniyordu. İslam geleneği insanı sadece “politik özne” olarak görmezdi. İnsanın ruhuyla, kalbiyle, ahlakıyla, ölümüyle, estetik duygusuyla ilgilenirdi. Modern ideolojiler ise insanı çoğu zaman yalnızca mücadele eden bir varlık olarak okur. Varoluşçu bir özne, yorgun, kızgın, öfkeli ve bitkin. Kararsızlıklar içinde yalpalıyor.

Bugün yaşadığımız temel krizlerden biri şu: Müslümanlık giderek “pozisyon alma” biçimine dönüştü. İnsanlar Allah’a yakınlaşmak için değil, bir tarafı temsil etmek için dini görünür hale getiriyor bazen. Bu çok tehlikeli bir şeydir. Çünkü aidiyet arttıkça muhasebe azalabiliyor.

Sorunuzda çok önemli bir ifade var: “İslamcılık eleştirdiği sistemin kendisi haline geldi.” Evet, modern tarihin büyük ironilerinden biri budur. Başlangıçta modern seküler iktidar biçimlerini eleştiren birçok hareket, iktidara yaklaştığında onların yöntemlerini devraldı. Gücü merkezileştirdi, propaganda dilini kullandı, eleştiriyi tehdit olarak gördü, hatta bazen tüketim kültürüne bile eklemlendi.

Çünkü mesele sadece “kim yönetsin?” meselesi değildi; zihniyet meselesiydi. Modern dünyanın araçlarını sorgulamadan kullandığınızda, bir süre sonra o araçlar sizi dönüştürmeye başlar. İslamcılığın önemli krizlerinden biri budur. Sisteme karşı çıkarken sistemin psikolojisini içselleştirdi…

Peki böyle bir dünyada İslam geleneği nasıl yaşatılacak?

Bence önce şunu kabul etmek gerekiyor: Gelenek, nostalji değildir. Geçmişi kutsayarak gelenek korunmaz. Gelenek canlı bir şeydir; yeniden üretilmesi gerekir. Ama yeniden üretmek için de önce derinlik gerekir. Bugün bizim en büyük problemimiz bilgi eksikliği değil; derinlik eksikliği.

İslam geleneğini yaşatmanın yolu sadece sembolleri korumak değildir. Sarık, cübbe, mimari taklitler ya da tarih romantizmi tek başına bir medeniyet kurmaz. Gelenek ahlak üretmeli, düşünce üretmeli, sanat üretmeli, şehir üretmeli ve en önemlisi insan kalitesi üretmeli.

Bugün çocuklara yalnızca öfke ve kimlik aktarılırsa, o çocuklar ya fanatikleşir ya da tamamen kopar. Ama eğer adalet duygusu, merhamet, estetik, hikmet ve eleştirel düşünce aktarılırsa o zaman gelenek yeniden nefes almaya başlar.

Ben şöyle düşünüyorum: Belki de Müslüman dünyanın yeniden ihtiyacı olan şey büyük siyasi projeler değil; yeniden “insan yetiştirme” fikridir. Çünkü medeniyet önce insanın içinde kurulur. İç dünyası yıkılmış insanların büyük sloganlar kurması çok kolaydır ama büyük medeniyet kurması çok zordur…

Ve belki en önemlisi şu: İslam geleneği ancak eleştiriden korkmayan bir iklimde yaşayabilir. Çünkü hakikat korkak değildir. Eğer bir düşünce sürekli kendini koruma refleksiyle yaşıyorsa, orada artık düşünce değil dogma oluşmaya başlamıştır.

Sanırım bugün Müslüman dünyanın yeniden hatırlaması gereken şey budur: Din, insanı küçültmek için değil büyütmek için vardır. Eğer bizi daha dar, daha öfkeli, daha tahammülsüz hale getiriyorsa, orada ciddi bir sorun var demektir…

Kitabınızda İslamcılığın “ahlak üretme kapasitesini büyük ölçüde kaybettiğini” vurguluyorsunuz. Bir zamanlar “ahlak çağrısı” yapan bir dilin, bugün nasıl olup da “zulmü gerekçelendiren bir retoriğe” dönüştüğünü düşünüyorsunuz? Bu bir sapma mı yoksa kökensel bir sonuç mu?

Bu bence kitabın en can yakıcı meselelerinden biri. Çünkü bir hareketin en trajik çöküşü, siyasi olarak başarısız olması değil; ahlaki iddiasını kaybetmesidir. İslamcılık uzun süre kendisini sadece bir siyasi proje olarak sunmadı. Aynı zamanda bir ahlak çağrısı yaptı. Yolsuzluğa, sömürgeciliğe, elitizme, adaletsizliğe, kültürel yabancılaşmaya karşı bir vicdan dili kurdu. İnsanlar da bu yüzden ona yöneldi zaten. Çünkü orada sadece iktidar talebi değil, “daha temiz bir hayat” vaadi vardı.

Fakat tarih bize şunu gösteriyor: İktidar, ahlaki söylemlerin en büyük sınavıdır. Muhalefetteyken ahlak konuşmak kolaydır; çünkü zulmün öznesi siz değilsinizdir. Ama güç elinize geçtiğinde aynı ilkeleri kendinize karşı uygulayabiliyor musunuz? Asıl mesele budur.

Ben bunun sadece “kişisel bozulma” ile açıklanamayacağını düşünüyorum. Daha derinde yapısal bir problem var. Çünkü modern İslamcılık büyük ölçüde siyasal mobilizasyon diliyle büyüdü. Sürekli kriz üreten, sürekli tehdit hissi taşıyan bir atmosfer içinde gelişti. Böyle hareketlerde zamanla “amaç” kutsallaşabiliyor. Amaç kutsallaştığında da ahlak araçsallaşıyor.

İşte kırılma tam burada başlıyor. Eğer bir hareket kendisini tarihin mutlak temsilcisi olarak görmeye başlarsa, yaptığı her şeyi meşrulaştırma eğilimine girer. Çünkü artık hakikatle değil, “davanın bekasıyla” düşünmeye başlar. O noktadan sonra adalet ikinci plana düşebilir. Eleştiri ihanet sayılabilir. Yalan bile “daha büyük hakikat” adına tolere edilebilir hale gelir.

Bu sadece İslamcılığa özgü değil aslında. Modern ideolojilerin çoğu benzer kaderi yaşadı. Fransız Devrimi özgürlük adına terör üretti. Sovyet devrimi eşitlik adına baskı üretti. Çünkü ideolojiler insanı kurtarmaya çalışırken bazen insanı ezmeye başlıyorlar. İslamcılık da modern çağın içinde bu riskten bağımsız kalamadı.

Peki bu bir sapma mıydı yoksa kökensel bir sonuç muydu?

Ben buna tek cümlelik cevap vermem. Çünkü içinde hem sapma var hem de yapısal eğilimler var. Başlangıçta İslamcılık içinde samimi ahlaki damarlar vardı. Gerçekten ümmetin çöküşüne üzülmüş, sömürgeciliğe karşı direnmeye çalışmış, ahlaki çözülmeyi dert edinmiş insanlar vardı. Bunu inkâr etmek haksızlık olur.

Ama aynı zamanda daha başından itibaren bazı riskler de taşıyordu: Dini politik kimliğe fazla indirgeme, devleti aşırı merkezileştirme, “biz ve onlar” dilini sertleştirme ve hakikati hareketle özdeşleştirme eğilimi…

Bu eğilimler zamanla büyüdü. Özellikle iktidar deneyimleri arttıkça ahlaki öz-eleştiri kapasitesi zayıfladı. Çünkü hareketler çoğu zaman kendilerini sorgulamaktan çok, kendilerini korumaya yöneldi.

Bugün birçok yerde gördüğümüz şey şu: Eskiden zulme karşı kullanılan kavramlar, şimdi bazen zulmü örtmek için kullanılabiliyor. “Ümmet”, “dava”, “beka”, “lider”, “fitne” gibi kavramlar eleştiriyi bastırmanın aracına dönüşebiliyor. Bu çok tehlikeli bir kırılmadır. Çünkü dil bozulduğunda vicdan da bozulur.

Ben kitapta özellikle şuna dikkat çekmeye çalıştım: Bir düşünce hareketi kendi mağduriyet hafızasını sürekli canlı tutarsa ama kendi iktidar pratiğini sorgulamazsa, zamanla ahlaki körlük üretir. Çünkü insan yalnızca zulüm gördüğünde değil, zulüm uyguladığında da bozulur.

Ve belki en acısı şu: İnsanlar dine değil, din adına konuşanların ahlakına bakarak hüküm veriyor artık. Eğer dinin temsilcisi olduğunu söyleyen yapılar kibir, çıkar, öfke ve tahakküm üretirse; genç kuşaklar yalnızca hareketten değil, bazen dinden de uzaklaşıyor. Bu yüzden mesele sadece siyasi bir kriz değil; aynı zamanda büyük bir temsil krizidir.

Ben yine de tamamen umutsuz değilim. Çünkü İslam’ın ahlak damarı, ideolojilerden daha derindir. Sorun dinin kendisinde değil; onu iktidar psikolojisinin içine hapsetmemizde. Belki yeniden başlamanın yolu da buradan geçiyor: Dini yeniden korkunun ve propagandanın değil, ahlakın ve hikmetin dili haline getirmekten.

Aziz Cehalet’te “bazı diller yeniden kurulmaz; terk edilerek aşılır” tespiti yapıyorsunuz. Sizce İslamcılık artık onarılamayacak, sadece terk edilerek aşılabilecek bir “semantik evren” mi oldu?

Evet, kitapta o cümleyi özellikle kurdum. Çünkü bazen bir düşünce yalnızca yanlış cevaplar üretmez; zamanla yanlış bir dil üretmeye başlar. Ve insan bir süre sonra o dilin içinde düşünemez hale gelir. Benim “semantik evren” derken kastettiğim şey buydu. Yani sadece kavramlar değil; dünyayı algılama biçimi.

Bugün İslamcılığın önemli bir kısmında böyle bir sorun görüyorum. Kavramlar hâlâ tanıdık: ümmet, kardeşlik, adalet, direniş, ahlak…

Ama bu kelimelerin ruhu büyük ölçüde aşınmış durumda. Çünkü sürekli politik kullanım, sürekli propaganda ve sürekli kriz dili kavramları yordu. Bir süre sonra insanlar aynı kelimeyi duyuyor ama artık aynı hakikati hissetmiyor.

Mesela “ümmet” bazen evrensel bir vicdan çağrısından çok politik sadakat çağrısına dönüşebiliyor. “Adalet” yalnızca kendi mahallesine uygulanınca inandırıcılığını kaybediyor. “Dava” kavramı eleştirisizlik üretmeye başladığında ahlaki niteliğini yitiriyor. İşte o noktada mesele yalnızca siyasi değil, dilsel bir çöküşe dönüşüyor.

Ben şöyle düşünüyorum: Bir hareketin ölümü, sloganlarının unutulmasıyla değil; sloganlarının içinin boşalmasıyla başlar.

Şimdi soruya gelelim: İslamcılık artık tamamen terk edilmesi gereken bir alan mı?

Burada dikkatli konuşmak lazım. Çünkü ben meseleye toptancı yaklaşmıyorum. İslamcılık dediğimiz büyük havzanın içinde samimi arayışlar da vardı, sömürge karşıtı direnç de vardı, ahlaki itirazlar da vardı. Bunları yok saymak tarihsel körlük olur.

Ama şunu düşünüyorum: İslamcılığın özellikle son yüzyılda ürettiği bazı siyasal diller artık kendini tüketti. Çünkü o dil sürekli düşman üreterek, sürekli kriz hissiyle, sürekli kimlik alarmıyla çalıştı. İnsan ruhu uzun süre böyle yaşayamaz. Sürekli seferberlik dili sonunda düşünmeyi de ahlakı da aşındırıyor.

Bu yüzden bazı kavramların restorasyonu değil, aşılması gerekiyor olabilir. Yani mesele “İslamcılığı biraz düzeltelim” meselesi olmayabilir. Belki daha derin bir zihinsel dönüşüm gerekiyor.

Ama burada çok kritik bir ayrım yapıyorum: İslamcılığı aşmak, İslam’ı aşmak değildir. Tam tersine bazen bir ideolojik formu geride bırakmak, dinin daha sahih damarlarını yeniden görünür kılabilir. Çünkü din ideolojileştiğinde daralır. Oysa İslam geleneği yalnızca siyaset değildi: irfandı, estetikti, ahlaktı, tefekkürdü, şehir kültürü ve insanı olgunlaştırma çabasıydı.

Modern İslamcılık ise çoğu zaman bu büyük medeniyet alanını politik mücadeleye indirgedi. Bu yüzden bugün birçok genç dini ilk kez slogan, öfke ve kutuplaşma dili içinde tanıyor. Halbuki din sadece savaş dili değildir; aynı zamanda anlam dilidir.

Ben “terk ederek aşmak” derken biraz da şunu kastediyorum: Bazı siyasal refleksleri, bazı zihinsel alışkanlıkları, bazı kutsallaştırılmış mağduriyet biçimlerini bırakmadan yeni bir düşünce alanı kuramayız.

Mesela eleştiriyi ihanet sayan dil, sürekli düşman üzerinden kimlik kuran refleks, gücü ahlaktan üstün gören siyaset anlayışı ve dini aidiyet aparatına dönüştüren yaklaşım…Bunlar onarılarak mı düzelir, yoksa terk edilerek mi aşılır? Ben ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Bunların neresini onarabilirsiniz ki…

Çünkü bazen insan aynı kelimelerle hakikate dönemiyor. Yeni bir ahlak dili, yeni bir düşünce cesareti ve yeni bir insan tasavvuru gerekiyor. Ama bu “tamamen köksüzleşelim” anlamına da gelmiyor. Ben gelenekten kopmayı değil, ideolojik kabuklardan kurtularak geleneğin derinliğine yeniden ulaşmayı önemsiyorum. Çünkü bugün ihtiyacımız olan şey büyük sloganlar değil; büyük bir iç muhasebe.

Belki de Müslüman dünyanın yeniden öğrenmesi gereken ilk şey şudur: Hakikati savunmanın yolu, onu politik bir kaleye hapsetmek değil; onu yeniden ahlaki olarak yaşanabilir kılmaktır.

Aziz Cehalet sizin için “vicdan muhasebesi” miydi yoksa bir “entelektüel intihar” mı? Bu hesaplaşmanın sonunda kendinizi daha özgür mü yoksa daha yalnız mı hissediyorsunuz?

Eğer O’nun sözüne uyarsanız, denizler sessiz kalacak ve fırtınalar gelmeyecek, derler. Sanırım biraz ikisi de. Çünkü bazı kitaplar yazılmaz; insanın içinden sökülür. “Aziz Cehalet” benim için yalnızca teorik bir çalışma değildi. Aynı zamanda uzun yıllar boyunca biriktirdiğim hayal kırıklıklarının, sessizliklerin, iç çatışmaların ve vicdani rahatsızlıkların dışa vurumuydu.

“Vicdan muhasebesi” tarafı şu: İnsan bir yere ait olduğunda, o yapının yanlışlarını görmek daha acı veriyor. Dışarıdan eleştirmek kolaydır; içeriden konuşmak zordur. Çünkü insan bazen kendi geçmişiyle, kendi heyecanlarıyla, kendi gençliğiyle de yüzleşmek zorunda kalıyor. Ben bu kitabı biraz da o yüzden yazdım. Bir dönemin umutlarının neden bu kadar ağır bir zihinsel tıkanmaya dönüştüğünü anlamaya çalıştım.

Ama evet, Türkiye gibi aidiyetlerin çok güçlü olduğu toplumlarda bu tür metinler bazen “entelektüel intihar” gibi de görülüyor. Çünkü bizde düşünce çoğu zaman hakikat arayışı olarak değil, sadakat ilişkisi olarak yaşanıyor. Siz kendi mahallenizi eleştirdiğiniz anda insanlar söylediklerinize değil, “hangi tarafa geçtiğinize” bakıyor. Bu çok yorucu bir şey. Aslında bir taraftan bir tarafa geçtiğimiz yok, belki içimize dönüyoruz sadece.

Benim için asıl trajik olan şu olur: Bazı insanlar kitabı okumadan tepki verirse eğer bu tam bir hayal kırıklığı olur. Çünkü bugün birçok çevrede eleştiri içerik üzerinden değil, refleks üzerinden değerlendiriliyor. Eğer kutsal kabul edilen bir alana dokunuyorsanız, insanlar ne dediğinizden çok dokunma cesaretinize öfkeleniyor.

Bu yüzden evet, yalnızlaştırıcı bir tarafı var. Çünkü ideolojik yapılar eleştirel insanı sevmez. Eleştiri, aidiyet düzenini bozar. Hele ki eleştiri içeriden geliyorsa daha büyük tehdit olarak görülür. Dış düşman yönetilebilir ama iç muhasebe rahatsız eder.

Ama garip biçimde özgürleştirici bir tarafı da var. Çünkü insan uzun süre kendi vicdanına rağmen susunca içeride ağır bir çürüme başlıyor. Bazen hakikati söylemek insanı kalabalıklardan uzaklaştırır ama kendisine yaklaştırır.

Ben bugün şunu daha iyi anlıyorum: Düşünce gerçekten başladığında insan biraz yalnızlaşır. Çünkü hakikat çoğu zaman slogan kadar konforlu değildir. İnsanların büyük kısmı kesinlik ister; oysa gerçek düşünce insanı belirsizlikle, çelişkiyle ve acıyla karşı karşıya bırakır.

Fakat ben bu yalnızlığı tamamen kötü görmüyorum. Çünkü modern dünyada kalabalıklar bazen düşünmeyi imkânsız hale getiriyor. Sürekli aynı sloganların tekrar edildiği yerde vicdan körelebiliyor. Belki insanın zaman zaman zihinsel sürüden uzaklaşması gerekiyor.

Yine de kendimi tamamen umutsuz hissetmiyorum. Çünkü bu coğrafyada hâlâ samimi biçimde düşünen, sorgulayan, ahlaki kaygı taşıyan insanlar var. Gürültü çok yüksek olduğu için görünmüyorlar sadece.

Ve belki en önemlisi şu: Ben bu kitabı “bir hareketi yıkmak” için değil, hakikati yeniden konuşabilmek için yazdım. Eğer bir düşünce eleştiriden korkuyorsa zaten içeriden çürümeye başlamış demektir.

Bugün kendimi daha özgür mü hissediyorum? Evet, bir anlamda evet. Çünkü insan bazen kaybetmeyi göze almadan dürüst olamıyor.

Daha yalnız mı hissediyorum? Zaman zaman evet. Ama sanırım hakiki düşüncenin kaderinde biraz yalnızlık var. Çünkü vicdan çoğu zaman kalabalık konuşurken sessizleşen değil; herkes susarken konuşabilen şeydir.

Ben artık büyük kehanetlere pek inanmıyorum. Çünkü modern çağın en büyük hastalıklarından biri de sürekli tarih mühendisliği yapmaya çalışması. İnsanlar dünyayı tamamen kendi projeleriyle kurtarabileceklerini sandılar. Ama sonunda gördük ki teknoloji büyüdü, iktidarlar büyüdü, devletler büyüdü ama insan küçüldü. Belki bugün en büyük problemimiz budur: Çok güçlü araçlarımız var ama zayıf bir ruhumuz var.

Eğer bir “vasiyet” sayılabilecek bir şey söyleyeceksem, bu daha çok zihinsel ve ahlaki bir çağrı olurdu sanırım.

Öncelikle şunu söylemek isterim: Hiçbir ideolojiyi dinin yerine koymayın. Çünkü ideolojiler insanı mobilize eder ama çoğu zaman derinleştirmez. İnsan bir davanın askeri olabilir ama hakikatin talebesi olmak daha zor ve daha değerlidir.

İkinci olarak, öfkeye dikkat edin. Bu çağ insanı sürekli öfkeli tutuyor. Siyaset öfkeyle çalışıyor, medya öfkeyle çalışıyor, kimlikler öfkeyle büyüyor. Ama sürekli öfkeli insan artık düşünemez hale geliyor. O yüzden de bugün birçok insanın fikri yok; yalnızca refleksleri var.

Üçüncüsü, dini sloganlardan koruyun. Çünkü sloganlaşan her şey derinliğini kaybetmeye başlar. Din önce insanın ahlakında görünmeli. Eğer bir insanın dili sürekli Allah’tan bahsediyor ama davranışları merhamet üretmiyorsa, orada ciddi bir kopuş vardır.

Gençlere özellikle şunu söylemek isterim: Kendinizi yalnızca politik kimliklerle tanımlamayın. Şiir okuyun, tarih okuyun, musiki dinleyin, şehirleri yürüyün, insan ruhunu anlamaya çalışın. Çünkü medeniyet yalnızca sloganla kurulmaz. Büyük medeniyetler önce büyük insan birikimleri üretir.

Ve mutlaka şüpheyi koruyun. Kör şüpheyi değil; vicdanlı şüpheyi. Kendinizden, mahallenizden, liderlerinizden, kutsallaştırılmış dillerden zaman zaman şüphe edin. Çünkü hakikat sorgulamadan korkmaz. Korkan şey çoğu zaman iktidardır.

Bir de şu var: Bu çağ insanı sürekli kalabalıklara çağırıyor ama insan bazen yalnız düşünmeyi öğrenmeli. Çünkü vicdan gürültüde değil, çoğu zaman sessizlikte konuşur.

Kehanet kısmına gelirsek…

Ben önümüzdeki dönemde yalnızca İslamcılığın değil, modern ideolojilerin genel olarak büyük bir anlam krizine gireceğini düşünüyorum. İnsanlar artık büyük sloganlara eskisi kadar inanmıyor. Çünkü çok fazla hayal kırıklığı yaşandı. Milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm, İslamcılık… Hepsi insanlığa büyük vaatlerde bulundu ama çoğu yerde insan ruhunu tatmin edemedi.

Bence yeni dönemin temel meselesi “kim iktidar olacak?” sorusundan çok, “insan nasıl yeniden ahlaklı ve anlamlı yaşayacak?” sorusu olacak.

Ve şunu hissediyorum: Önümüzdeki yıllarda insanlar daha küçük ama daha sahici alanlara yönelecekler. Büyük ideolojik ordular yerine daha vicdani, daha yerel, daha insani arayışlar güç kazanabilir.

Ama aynı zamanda çok tehlikeli bir çağ da geliyor. Yapay zekâ, dijital gözetim, hakikatin parçalanması, kitle manipülasyonu… İnsan ilk kez bu kadar bilgiye sahip olup bu kadar kolay yönlendirilebilir hale geliyor. Bu yüzden geleceğin en büyük mücadelesi belki de “insan kalabilme” mücadelesi olacak.

Bir gün herkes aynı sloganı atıyorsa, biraz durup sessizliği dinleyin. Çünkü hakikat bazen kalabalığın ortasında değil, insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı yerde belirir.

Açık konuşmak gerekirse, insan böyle kitapları yazdıktan sonra artık eski konforuna dönemiyor. Konfor denilirse tabi. Benim durumumda hiçbir zaman bir konforum olmadı. Çünkü bazı cümleler yalnızca okuru değil, yazarı da değiştiriyor. “Aziz Cehalet”ten sonra benim için mesele her zaman olduğu gibi bir çevrenin onayını almak ya da belli bir ideolojik mahallede kabul görmek değil. Sanırım insan belli bir yaştan sonra alkıştan çok vicdanıyla yaşayabiliyor. Haysiyetli şekilde bu ömrü tamamlamak tek dileğimdir…

“Kader” meselesine gelince… Ben kendi adıma büyük tarihsel roller hayal eden biri değilim. Bu coğrafyada zaten fazla “kurtarıcı” çıktı, az insan kaldı. Belki de artık ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, dürüst tanıklar. Ben biraz buna yakın hissediyorum kendimi. Çağın çürümesini, zihinsel tıkanmasını, ahlaki savrulmasını kayda geçmeye çalışan biri gibi…

Muhtemelen daha da yalnız bir hatta yürüyeceğim. Çünkü ideolojik yapılar netlik ister; ben ise giderek daha fazla soru sormaya yöneliyorum. İnsan kesin sloganlardan uzaklaştıkça bazı çevreler için “güvenilmez” hale geliyor. Ama belki düşüncenin kaderi biraz budur.

Bundan sonra ne yaparım bilmiyorum ama şunu önemsiyorum: daha derinlikli düşünmek, daha az slogan kurmak, insan ruhuna daha çok yaklaşmak, medeniyet meselesini sadece siyaset üzerinden değil, ahlak, sanat, estetik ve varoluş üzerinden konuşmak…

Çünkü artık şunu daha net görüyorum: Bir toplum yalnızca iktidar kaybettiği için çökmez; anlam kaybettiği için çöker.

Belki bundan sonra daha fazla şu meselelerle uğraşırım: modern insanın yalnızlığı, dijital çağın ruhsuzluğu, Müslüman dünyanın estetik yoksullaşması, gençlerin inanç ile hayat arasında sıkışması ve hakikat duygusunun aşınması…

Çünkü bugün asıl kriz bence politik değil; ontolojik bir kriz. İnsan ne için yaşayacağını, neye inanacağını, neyin gerçekten değerli olduğunu kaybediyor.

Umacak mıyım, asla… en azından kendim için umutlu değilim. Sanırım her düşünen insan biraz umutla biraz keder arasında yaşar. Ben bütünüyle umutsuz değilim. Çünkü insanlık tarihi bazen en büyük çöküşlerden sonra en sahici arayışları üretebiliyor. Umudum gençliktedir desem bilemedim. Çok klişe sanırım.

Ama umut dediğim şey artık büyük ideolojik zaferler değil. Daha küçük ama daha gerçek şeyler: samimi bir insan, dürüst bir cümle, ahlaklı bir genç, merhametini kaybetmemiş bir kalp, hakikati çıkarına rağmen savunabilen birkaç kişi… umudum bunlardadır…

Belki gelecek dünyayı onlar kurtarmaz. Ama insanlığın tamamen çürümesini onlar engelleyebilir…

Ve galiba insan yaş aldıkça şunu anlıyor: Önemli olan tarihe hükmetmek değil, ruhunu kaybetmeden yaşayabilmek.

İyi insanlara rastlamak, çoğu zaman “şans” diye anlatılır; ama bence biraz da insanın kendi karanlığını ne kadar tanıdığıyla ilgilidir. Çünkü insan ancak kırıldıktan sonra bir başkasının merhametini gerçekten fark eder. Çocukken herkes iyidir zaten; asıl mesele, dünyanın sertliğini gördükten sonra hâlâ iyiliği seçebilmektir.

İyi insan dediğimiz kişi kusursuz değildir. Belki korkaktır, belki yorgundur, belki hayatı dağınıktır. Ama sizi küçültmez. Yanında kendinizi savunma ihtiyacı duymazsınız. Sizin yaranızı kullanarak üstünlük kurmaz. İnsan bazen bir ömür boyunca büyük başarılar değil, sadece kendisini incitmeyen birkaç insan arar.

Hayatın en ağır yoksulluğu sevgisizlikten çok, güven yoksulluğudur. Bu yüzden iyi bir insana rastlamak; çölde su bulmak gibi değil, susuz olduğunuzu yeniden hatırlamak gibidir. Çünkü bazı insanlar bize dünyanın tamamen çürümemiş olduğunu kanıtlar.

Ve belki bir söyleşinin hatimesi olarak şunu söylemek gerekir:

İnsan sonunda fikirlerinden, zaferlerinden, hatta haklılıklarından bile yoruluyor. Geriye daha sade bir soru kalıyor:

“Ben bu dünyada kimin kalbinde korku değil huzur bıraktım?”

Belki bütün ahlakın özü budur. Birinin hayatına girdiğinde onu biraz daha ağırlaştırmamak.

Kehanet sayılmaz ama insanlık için en büyük tehlikenin cehaletten çok, kalpsizlik olduğunu düşünüyorum. Bilgi artıyor; fakat merhamet aynı hızla büyümüyor. Bu yüzden gelecekte iyi insanlar daha değerli değil, daha hayati olacak.

Eğer bir insanın hayatında birkaç sahici dostu, birkaç temiz hatırası ve vicdanını tamamen susturmamış bir kalbi kaldıysa; o insan aslında kaybetmemiştir, çok büyük bir zafer kazanmıştır…

Daha söylenecek çok söz var ama burada bitirelim. Çok teşekkür ederim söyleşi dolayısıyla.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Reşat CENGİL

    • Reşat Cengil, çağdaş dünyada din, siyaset, kültür ve toplumsal dönüşüm ilişkisini sorgulayan metinleriyle öne çıkan bir yazardır.
    • Tarihsel hafızayı güncel meselelerle buluşturan yaklaşımı; düşünceyi konfor alanından çıkaran, okuru yüzleşmeye davet eden bir dil taşır.
    • Kitapları, Reşat Cengil’in eleştirel bakışını, derinlikli analizlerini ve hakikat arayışını bir araya getirerek okuyucuya yalnızca bilgi değil, güçlü bir düşünsel yolculuk sunmayı amaçlamaktadır.
    • Reşat Cengil, modern çağda İslam düşüncesi, siyasal bilinç, kültürel çözülme ve ahlaki krizler üzerine kalem oynatan; ezber bozan sorularıyla dikkat çeken bir yazar ve düşünce insanıdır.
    • Metinlerinde yalnızca olanı anlatmakla yetinmez; “neden böyle oldu?” ve “başka türlü mümkün mü?” sorularını ısrarla diri tutar.
    • Tarih, din, ideoloji ve toplumsal yapı arasındaki gerilimleri ele alırken romantik savunulara ya da yüzeysel reddiyelere yaslanmaz.
    • Cengil’in dili yer yer sert, yer yer sarsıcı olmaktadır; çünkü amacı ikna etmekten çok uyandırmaktır.
    • Cemaatleşme, kutsalın araçsallaştırılması, modern dindarlığın çelişkileri ve adalet fikrinin aşınması gibi konuları, hem gelenek içinden hem de çağın gerçekliğiyle hesaplaşarak ele alır.

5 Comments

  1. Lütfi Bergen Reply

    Reşat Cengil kendi düşünsel ve anlamsal krizini insanlığın krizi görüyor olmalı. Yazı boyunca İslamcılığın çelişkilerini anlatmakta. İslamcılığın iktidar aracı haline geldiğini ifade ediyor. Mesela, “Müslüman hareketler dini bir ahlak ve hikmet kaynağı olmaktan çok, politik mobilizasyon aracına dönüştürdü. Böyle olunca da din giderek sloganlaştı. İslam’ın büyük varoluş soruları geri çekildi; yerine sürekli kimlik savaşı geçti” diyor. Sonra, “İslamcılığı aşmak gerekir” diye bir hedef belirliyor. Ama yazının satır aralarında “İslamcılığı yıkmak amacım yok” demekten kendini alamıyor. İfadesi şu: “Ben bu kitabı “bir hareketi yıkmak” için değil, hakikati yeniden konuşabilmek için yazdım. Eğer bir düşünce eleştiriden korkuyorsa zaten içeriden çürümeye başlamış demektir.” Kanaatimce bu ifade yazarın düşünsel ve vicdanî çelişkilerini gösteriyor. Ahlâkî ferdiyet olmak için İslâmcılığa ihtiyacımız yok ki. Nitekim bunu da itiraf ediyor: “Hakikati savunmanın yolu, onu politik bir kaleye hapsetmek değil; onu yeniden ahlaki olarak yaşanabilir kılmaktır.” Bu durumda yazar İslâmcılıktan tamamen kopmak ile kopmamak arasında bir arafta duruyor denilebilir. Başka bir çelişki de şu: “Modern ideolojilerin genel olarak büyük bir anlam krizine gireceğini düşünüyorum” diyor. Oysa her dönemde yeni ideolojiler çıkar ve eski ideolojileri öldürür. Yazar İslâmcılık ideolojisinin öldüğünü görüyor ama yerine ne konulacağını gösteremiyor. Zaten şunu da söylüyor: “Belki bundan sonra daha fazla şu meselelerle uğraşırım: modern insanın yalnızlığı, dijital çağın ruhsuzluğu, Müslüman dünyanın estetik yoksullaşması, gençlerin inanç ile hayat arasında sıkışması ve hakikat duygusunun aşınması… Çünkü bugün asıl kriz bence politik değil; ontolojik bir kriz.” Görüldüğü üzere yazar gelecekte İslamcı düşüncenin yetersiz kaldığı konulara eğilmekten bahsediyor. Bir de şu hususu işaret edeyim. Yazar “modern insanın yalnızlığı” konusunu “hakikat arayışı” ile ilişkilendiriyor. Peki ya Hz. İbrahim’in yalnızlığı ne olacak? Hacer ve Hz. İsmail’in yalnızlığı? Ashab-ı Kehf’in yalnızlığı? Yazar İslâm’ı bütün çağların dini olarak tefekkür edecek bir dil kurmuyor. İslam’ı Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği Din olarak kategorize etmek demek bu dil. Bir de diyor ki: “Türkiye’de İslamcılığın ümmet perspektifi hiç olmadı.” Peki Pakistan’ın, Mısır’ın, Arabistan’ın, Endonezya’nın oldu mu? Bu ifadeler çelişkili görünüyor.

  2. REŞAT CENGİL Reply

    Kitabı okuyun hocam. Bu sorularınıza cevap olacaktır. Bir söyleşinin dar kalıpları üzerinden kitabın tezlerini değerlendirmek çok sağlıklı olmaz. Söyleşi kitabı okuyanlar için bir dipnottur sadece.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir