“Zamanın Akmadığı” ilk öykü kitabınız. Yazmaya nasıl başladınız? Sizi öykü yazmaya yönlendiren ve yazdığınız öyküleri kitaplaştırmaya götüren temel motivasyon neydi?
Öncelikle zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Yazmaya -belki iddialı olacak ama- şiir yazarak veya yazmaya çalışarak başladım. Bu aslında ülkemizde hislerini anlatmaya çalışan çoğu insanın yazı macerasının başlangıcı gibi geliyor bana. Ben de böyle başladım. Ama şiirle kendimi yeterince anlatamadığımı düşündüm.
Eskişehir’de Nilüfer Altunkaya’nın öykü atölyesine katıldım. (Ki o atölyeden benim bildiğim dört yazar çıktı.) Orada hem çok güzel arkadaşlıkları edindim. Hem de temel amacım olan öykü yazmayı öğrendim. Bu söylediğim 2015 yılında oldu. Sonrasında kitap çıkana kadar dergiler, yarışmalar ve sonunda Zamanın Akmadığı. Öykülerimin bir kitaba dönüşmesini sağlayan motivasyonum ise benim gibi hissedenlerle bir şeyleri paylaşmak ve şu koca dünyada küçücük de olsa bir iz bırakmak.
Kitabınızın adında da yer alan “zaman” üzerinde çokça düşündüğünüz kavramlardan biri gibi. Zaman akışkan, bölünemez, geçmişten geleceğe ilerleyen, uzaysal boyutu olmayan bir sürekliliktir. Zamanın akmadığı derken kastınız neydi? Sizin öyküleriniz zamanın bu akışkanlığını nasıl durduruyor? Kitabınızın kapağındaki görseldeki kum saati ve içinden uçuşarak çıkan kuş figürleri etkileyici. Bir yanda özgürlüğü hatırlatıyor bu görsel bir yanda geçmişe hapsolmuşluğu. Bu görselin öykülerinizle herhangi bir bağı var mı?
Aslında zamanın tanımını siz yapmışsınız. Görelilik teorisinin söylediği gibi değişkendir. Bu bağlamda zamanı mekândan ve kişiden ayrı düşünmek mümkün değil. Buda bazılarımız için bazı durumlarda hızlıca geçip giden zamanın bazılarımız için donup kaldığını gösteriyor. Özellikle yaşadığımız acılarda, zorluklarda sanki hiç bitmeyecek gibi hissettiğimiz olaylarda bu kendini daha net gösteriyor. Sanırım öykülerimdeki karamsarlık, hüzün gibi kavramlar buna sebep oldu. Yani zamanın durmasına.
Kapak görseline gelince. Yayıncımız Mahmut Yıldırım’a bir kez daha teşekkürler. Çok güzel bir tasarım bence de. Görseldeki kuşların kitaba almaktan son anlarda vazgeçtiğimiz bir öyküyle ilgisi var. Kum saati zaten tam anlamıyla bunu yansıtırken özgürlüğüne uçmaya çalışan kuşların da olması çok anlamlı oldu. Mahmut Yıldırım da bu konuda hem zaman kavramını hem özgürlük kavramını nefis bir biçimde harmanladı.
Öykülerinizi okurken ilk dikkatimi çeken şey kısa hatta tek kelimeden oluşan cümleler oldu. Kesik ve adeta dörtnala koşan bir ritmi, ahengi var cümlelerinizin. Zamanı durduran öykülerinizin atmosferi dörtnal koşan bir karaktere sahip. Neden böyle bir üslup tercih ediyorsunuz? Bu tercihin öykü karakterlerinizin ruh yapılarıyla bir ilgisi var mı?
Aslında yazmaya başladığım andan itibaren kendi sesimi bulma konusunda uğraş içine de girmiş oldum. Belki hâlâ da bulmuş sayılmam. Bu uğraş biraz daha devam edebilir. Bir sonraki kitapta bambaşka bir üslupla yazılmış öyküler çıkabilir karşımıza. Bununla birlikte yine de tek sözcüklük cümleleri, devrik ve yarım kalmış cümleleri seviyorum. Bu konuda çevremden ve kitabı okuyanlardan “Neden böyle yaptın bence uzun cümleler daha iyi olurdu” diyenler olduğu gibi “Çok güzel olmuş, etkileyici oluyor.” diyenler de oldu. Bu aslında tercih meselesi. Seviyorum bu biçimi. Atmosfer yaratırken bu şekilde kurgulamak daha etkileyici geliyor. Karakterlerin acılarını daha gerçekçi anlatabildiğimi hissediyorum. Sanırım en başta söylediğim gibi şiirin de bunda etkisi var.

Kitabınızın ilk öyküsü “Uzaklarda Bir Yerde”de “Boğaz derdi. Aylıkçı bir memurum”, “Gerçi fırsat bulsam ben de kaçıp gideceğim.” gibi somut anlatımlar yanında “Zamanın öldüğü. Günün bitmediği, gecenin geçip gitmediği”, “Nereye baksan sensin” gibi büyülü gerçekçi bir anlatım söz konusu. Ayrıca “Korkunç bir düşten uyanmış gibiyim”, “Külden rengine dönecek mesailer. Simsiyah olacak her gece.”, “Bu yağmursuz kasabaysa…”, “İçim cehennem.”, “Islak yeşil gözleri bir orman gibi.” bu ve daha birçok cümle, yoğun metaforlar, imgeler öykülerinizi bir öykü metninden mensur şiire döndürüyor. Bu bahsettiğimiz üsluba diğer öykülerinizde de rastlıyoruz. Mesela: “Gözüme bulaştırdı her öpüşünde gözyaşlarını.” Bir yanda gerçekçi bir yanda büyülü, şiirsel yer yer masala, destana benzeyen anlatım. Üslubunuzla alakalı neler söylersiniz? Neden büyülü gerçekçi bir anlatı? Neden şiire çalan bir üslup?
Az önceki soruda da bahsettiğim gibi sanırım şiirin bunda etkisi var. Hatta bence büyük bir etkisi var. Hâlâ şiir okurum, dinlerim, ezberlemeye çalışırım, arada sırada da olsa kendimce dizeler yazmaya çalışırım. Onun apayrı bir dünya olduğunun farkındayım elbette. Ama öykülerimde bu özelliklere yer vermek hoşuma gidiyor. Öykülerimle ilgili değerlendirmeleri yapan Hakan Sarıpolat da bu söylediklerinizden bahsetmişti. Hatta kendime yakın bulabileceğim ama o zamana dek tanımadığım bazı yazarların öykü kitaplarını önerdi. Nokta atışıydı desem yeridir. Büyülü gerçeklik meselesi sanırım benim açımdan biraz daha karmaşık. Yani ben aslında öykülerimin tam olarak o kısımda olduğunu düşünmüyorum. Söylediğiniz gibi yer yer o tanımlamaya giren bölümler olabilir ama genel anlamda o şekilde olduklarını hissetmiyorum. Bu kitapta bir öyküde denemeye çalıştım ama bu da bazıları tarafından anlamsız bulundu bazılarının en sevdiği öykü oldu. Bunları direkt bana yapılan yorumlardan söylüyorum.
Çok fazla uzatmadan toparlamam gerekirse metaforla anlatmaya çalışmak, şairane dil kullanmaya çalışmak hoşuma gidiyor. Dünyada her şeyin olabileceğine inanan biri olarak gerçekleri biraz daha şiir dili ile anlatabiliyorsam bu beni mutlu eder. Ama en nihayetinde biraz önce de söylediğim gibi üslup da değişebilir.
“Eşik” öykünüzde geleneksel anlatımızın tadı hissediliyor. Bizim toplumumuzda kadın ve çocuklar her zaman acı, sıkıntılı süreçlerle karşı karşıya kaldılar. Burada da anne Seyran ve Kızı Hazel’in serüveninin okuyoruz. Kocaya kaçış, pişmanlık, annelik, toplumsal baskılar ve baba-kız arasındaki gerginlikler… Öncelikle öykünün adı da olan “eşik” metaforu neyi ifade ediyor? Hazel “anne” demiyor “ana” Seyran buna kızıyor. Burada Seyran köylü kimliğinden kurtulmak mı istiyor yoksa şehirli olmak mı? İç monolog tekniği bu öyküde çok kullanılıyor. Neler söylersiniz bu öyküyle alakalı?
Eşik öyküsünü çok severek yazmıştım. Üzerinde epey kafa yorduğumu anımsıyorum. Gerçi tekrar okuduğumda belki başka türlü de yazabilirmişim dediğim oldu. iç monologlara biraz daha yer verebilirmişim mesela. Eşik sözü bu öyküde hayata tutunmayı ifade ediyor. Yani benim için öyle. Hepimizin hayatında bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız hatalar sınırları zorladığımız anlar vardır. Bunların bazıları geri dönülmez de olabilir ama buradaki eşik geri dönülmez değil aksine yeniden hayata bağlanmayı anlatmaya çalıştım. Seyran babasının kapısındaki eşiği aşmasa ne olacaktı? Babası onu kabul etmese ne olacaktı? Köyüne sevmediği adama mı dönecekti. Hayır. Elbette bu kez hayata yine tutunacaktı. Kadınca tutunacaktı. Kızıyla tutunacaktı. Çünkü o ilk eşiği de -babasının evinden sevdiği ama iyi tanımadığı adama kaçarken de- kendi rızasıyla geçmişti. Babasının evinde de kadınca tutunacak hayata ama bunu yaparken istiyor ki sevdiklerinin desteğiyle olsun. Sonuçta insan yalnız bir varlık değil. Seyran’ın kendine anne dedirtmeye çalışması aslında köylü kimliğinden kurtulma çabası değil. Ailesi köylü olsa bile Seyran şehirde yaşamış şehirli gibi yaşamaya alışmış. Hazel’in ana yerine anne diyerek sanki daha medeni olacağını düşünüyor. Aslında kızının babasından kaynaklı acılarından kurtarmak için babasının doğup büyüdüğü yerden de kurtarmaya çalışıyor. Bunu yaparken de her şeyiyle yapmaya çalışıyor. Konuştuğu dilden hal ve hareketlerine kadar.
Öykülerinizde sinematografik bir anlatım söz konusu. Özellikle “Düşüş” sinemada uzun çekimi andırıyor. Bir sahneyi kurgu yapmadan, kamerayı kapatmadan, kesintisiz kaydetme tekniğini… “Müştak Bey’in Talihsiz Ölümü” öykünüzde de sinema ile ilgili anlatımlar söz konusu. Nostaljik yazlık sinemalar, sinema salonları ve bir dönemin kültü sinema ismi Belgin Doruk… Sinemayla aranız nasıl?
Yaşıtlarım gibi Yeşilçam filmleriyle büyüdüm. Hâlâ açıp açıp izlerim o filmleri. Duygu durumuma göre nasıl hissediyorsam o tarz filmler izliyorum. Bir de insanlara hikâye anlatmak çok güzel bir şeyken bunun göstererek yapmak gerektiğini düşünüyorum. Açıkçası bir kitap okurken nasıl zihnimde o sahne canlanıyorsa yazarın elinden çıkmasına rağmen benim zihnimde yeniden yaratılıyorsa okuyanlar da öyle olmasını istiyorum. Elbette onlar da kendileri gibi görecek kendi zihinleriyle canlandıracaklar ama ben elimden geldiğince canlı tutmayı seviyorum öyküyü. Bir de Düşüş öyküsünden bahsettiniz. Kameranın kapanmadığı sanki uzun planda çekilmiş bir sahne gibi. Aslında yazarken sahneyi göstermek gibi bir amacım var elbette ama bunu sinema dili ile uzun plan, tek çekim gibi bir düşüncem yok elbette. Son olarak sinema ile ilgili şunu söyleyebilirim. Bir sinema eleştirisi yazacak kadar yetkin değilsem de çoğunluğun izlemekten sıkıldığı, sanat filmi, festival filmi diye tabir edilen filmleri seviyorum. Sonuçta neredeyse anlatılmadık hikâye kalmadı ama yönetmenlerin de anlatım biçimleri etkileyici geliyor. Onları izlerken de genelde tek başıma oluyorum.
“Sandık”ta Nene Gule’nin, “Anneler ve Oğulları”nda annenin, “Karlı Bir Kış Günü”nde Şirkan adlı köpeğin, “Müştak Bey’in Talihsiz Ölümü”nde Müştak Bey’in ölümü… Kâh bir nenenin sandığında kâh bir annenin gül yüzünde kâh bir babanın göz yaşında kâh bir köpeğin sadakatinde… Bu kadar yoğun ve çeşitli şekilde “ölüm” temasını işlemenizin maksadı nedir?
Belki de en gerçek şeyin ölüm olmasındandır, bilmiyorum. Net bir cevap vereceğimi de düşünmüyorum. Şunu söyleyebilirim ki bahsettiğiniz öykülerin ikisi kısmen yaşanmıştır. Elbette kurgu kısmı daha ağırlıklı hatta konu ölümlerin üzerine kurgulandı ama yaşanmışlıklar benim öykülerimde hep var. Her yaşanmışlığın sonu da ölüm olduğundan olabilir.
“Müştak Bey’in Talihsiz Ölümü” farklı katmanlarıyla değerlendirilebilecek bir öykü. Bir yanıyla eskiyle yeni çatışması bir yanıyla kuşaklararası kopuş bir yanıyla insandan daha çok kedilere verilen değer… Nereden bakarsak Müştak Bey gibi sıradan bir insanın sıra dışı trajedisi… Müştak Bey’de varlığa bürünen saflıkla Ona VCD satan gencin şahsında hayat bulan sahtekarlık, acımasızlık… Neler söylersiniz?

Müştak Bey’in Talihsiz Ölümü’nü okuyan bir arkadaşım onu trajikomik olarak nitelemişti. Gerçekten de öyle. Belirttiğiniz gibi katmanları olan bir öykü. Kuşak çatışması hep var. Mesleğimiz gereği bunu çok daha net görebiliyoruz. Öğrencilerimizin kullandıkları sözcükleri bazen ilk kez duyuyoruz. Onlar da bize bazen yabancıymışız gibi bakıyor. Yaşadıklarımdan örnek vermek istiyorum. Bir derste etkileşimi daha güçlü kılmak adına verdiğim bir sosyal medya akımı örneğini çocuklar “Onun zamanı geçti artık öğretmenim diyerek beğenmemişlerdi.” Benim yeni öğrendiğim bir grubun şarkısını çocuklar çoktan tüketmiş oluyor. Bu öyküde de öyle aslında. Aşık olduğu kızla evlenemediği için hayata küsen ama bir yandan da onu yakalamaya çalışan adamın çevresindekilerle, yaşadığı çatışma. Bu arada eskiyi arıyor tabi. Anlaşılmayı istiyor ve anlaşılamamanın verdiği acıyı iliklerine kadar yaşıyor. Bu esnada tek dostları kediler. En azından dinliyorlar onu. Nankör değiller. (Acıktıkları zamana kadar) Diğer yandan ona vcd satan o genç. Çürümüşlüğün sokaktan bir yansıması. Yitirilmiş vicdan örneği. Topluluğun ölmüş bir adamı yargısız infazı. Günümüz gerçeğinden kesitler bence.
Son olarak neler söylersiniz?
Bana zaman ayırdığınız, kitabı okuyup değerlendirdiğiniz ve bu söyleyişi yaptığınız için bir kez daha çok teşekkür ederim. Daha yolun başında olan biri olarak önümde uzun yılların olduğunu düşünüyorum. Edebiyata, öykülere olan katkılarınız için ayrıca teşekkürler.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar