Atlı Demirciler, Çoban Endüstriyalizmi ve Heterarşi

1. Gerek “Türk’ün Kanadı At” (2018) kitabımı gerekse “Hanif Türk” (2019) kitabımı hazırlarken okuduğum Jean Paul Roux’un “Eski Türk Mitolojisi” kitabında eski Türklerin Tengri’ye kurban sunmak üzere dağlara yaptıkları hac yolculuklarından bahsedildiğini görmüştüm. Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm’daki hac yolculuğunda da kurban kesiliyordu. Roux, eski Türklerin “dinsel törenlerinde, belli bir merkezin etrafında dönme eylemiyle sıkça karşılaşılmaktaydı” diyordu. Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği hac farizasında da tavaf ritüeli bulunmaktaydı. Bu benzerlikleri bazı arkadaşlarımla paylaştığımda, benim analojiyi fazla zorladığım cevabını alıyordum. Onlar kabul etmese de şu sonuca varmıştım: Öncelikle evrensel İslâm’ın, yani Allah’ın bütün insanlığa “tek din” olarak indirdiği İslâm’ın farklı milliyetler için kıblesi de şeriatı da farklı olabilirdi. Örneğin İsrailoğullarına yazılmış “Cumartesi yasağı”, diğer kavimler için “şerî yasa” değildi. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Namaz” maddesinde şu ifade yer almaktadır: “Kaynaklarda, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren namaz ibadetinin mevcut olduğu ve beş vakit namaz farz kılınmadan önce sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit namaz kılındığı belirtilmektedir.” Demek ki önceki şeriatlarda namaz vakitleri farklıydı. Hz. Peygamber’e vahyin indirildiği ilk dönemlerde kıble, Kudüs’teki Mescid-i Aksa idi. Hicret’ten sonra kıble, Kâbe olarak değiştirildi. Farklı milliyetlere farklı şeriat ve farklı kıble tayin edilmiş olabileceği realitesine bakarak M.Ö. 2.500’lerde yaşadığını düşündüğüm Zülkarneyn’e tâbî Türklerin hac ritüelini de kutsal saydıkları bir dağda yaptıklarına inanmaya başladım. Bu perspektif, Türklerin İslâm öncesi inançlarını sapkınlık ya da primitif animizm olarak değil, tevhid geleneğinin özgün bir kolu olarak okumamın kaçınılmaz sonucuydu. Türkleri “Tevhidçi Toplum” olarak niteleyen makalelerimi yayımlamak, İslâmcı ve Türk-İslâmcı aydınlarla aramda düşünsel mesafe açılmasına yol açmıştı. Bu aydınlar “İslâm” denilince Hz. Peygamber’den gelen fıkhî mirası esas alıyor, önceki kavimlerin İslâm olarak varlığını ise (neredeyse) görmezden geliyordu. “Hanif” kavramını esas alan Türklük fikrini gündeme getirdikçe bazı İslâmcı yazar ve şairlerin sosyal medyada hakkımda “Lütfi Bergen şaman oldu”, “Göktürkçe ezan okunmasını teklif edecek”, “İslâmcılıktan ırkçı faşizme savruldu” gibi ifadelerle konuştuklarını görmeye başlamıştım. Bu iddiaları “şaman değilim, ırkçı değilim” gibi savunmalarla reddetmenin beyhude olduğunu düşünmeye başladım. Zira mezkûr aydınlara paradigma farklılığı nedeniyle “savunmacı” yaklaşımla cevap veremezdim. Örneğin Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) ekolü, Türk’ü fonksiyonel indirgemeciliğe (Türk’ü sadece İslâm’ın kılıcı yapmak) uğratmaktaydı. Bu kesim aydınlar zaten eski Türklerin Müslüman olmadığından Türk de olmadığı fikriyle düşünce üretmekteydi (Necip Fazıl). O halde öncelikle Hanifliğin Müslümanlık olduğunu işaret etmem gerekiyordu.

2. Fikirlerimizin özgünlüğünü, başka yazarların fikirlerine benzemezliğini düşünüyor veya iddia ediyorsak, bunu gerçekleştirecek şekilde yaşamayı ve yazmayı göze almalıydık. Nitekim “yazar” kişi, ancak böyle bir iddiayı metinsel olarak ortaya koyarak gerçek anlamda “yazar” olabilirdi. Başka yazarların bizden önce yazdıklarını tekrar yazarak, onların fikirlerini kutsayarak, onların gölgesinde fikir vermenin konforlu alanında kalarak günümüz koşullarında “yazar” diye anılabilir ve ideolojik muhitlerin teveccühünü kazanabilirdim; ama, özgünlüğe erişemeyen metinlerim nedeniyle tarihe “yazar” olarak geçemezdim. Türk düşüncesinde daha önce ortaya konulmamış bir fikrin öncüsü olarak yazdığımın bilincindeydim. Vardığım bilinçle Hanifliği Türklükle buluşturan kitabımın (Hanif Türk-2019) kapağına runik harflerle 𐱅𐰇𐰼𐰜 (Türk) yazdırdım. Sonraki kitaplarımın kapağında da Şaman Davulu’nun üzerindeki figürlere benzeyen figürler kullandım.

3. “Hanif Türk” kitabı düşünce dünyamda büyük bir devrimdi. Fakat onu ilk kitabım “Azgelişmişlik Üstünlüktür” (1996) ile buluşturan veya bütünleştiren ara bağlardan mahrumdum. “Kul Hakları: Hukuk ve Adalet Tasavvuru için Deneme” (2017) kitabım ile “negatif özgürlük” meselesini ortaya koymuştum. Peki bu izleğimi Türklük bilincimle nasıl birleştirip, bir paradigma inşa edecektim? Zihnimdeki açmazı aşmayı mümkün kılan can suyunun İbn Haldun eleştirisinin açtığı dehlizden akacağını gördüm. Gençliğimde okuyup sahafa sattığım Sencer Divitçioğlu’nun “Kök Türkler” (Ada Yayınları, 1987) kitabının yeni baskısını edinip okudum. Divitçioğlu, kitabında şöyle diyordu: “İşbara Kağan’ın dört yüz bin, İliğ Kağan’ın ise, her vakit, yüz, yüz elli, bazen de dört yüz bin askeri vardı. Kapağan Kağan dört yüz bin kişiyle savaşa giderdi.” Türklerin savaşlara asgari üç at ile gittiği hususu da tarihsel bir olgu idi. Buna göre dört yüz bin kişilik orduda, bir milyon iki yüz bin savaş atı bulunmaktaydı. Bu atların dört ayda bir nallarının değiştiğini düşündüğümde, büyük bir metalürji bilimi ve demir-çelik sanayileşmesi olgusu ile ve Türk göçer-evli uygarlığın sadece AT ile tanımlanamayacağı gerçeği ile yüzleşiyordum. Bu yüzleşme Türk düşüncesinin İbn Halduncu karakteri ile çarpışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Vardığım sonuç şu idi: Türk uygarlığı “demir endüstrisi” olmadan düşünülemeyecektir. Bir de onların ticaret yolları üzerinde (İpek Yolu, Baharat Yolu, Kürk Yolu) devletler kurdukları düşünüldüğünde, Türklerin tarihe “Atlı-Demirciler” olarak çıktığı açıklaması kendisini dayatmaktaydı. İbn Haldun’un Türkleri sadece koyun güdücü olarak tanımlaması ve onları Arap bedeviliği ile aynı göçebelik içinde kategorize etmesi, sosyolojik bakışında esaslı bir hataya dönüşüyordu. Türk uygarlığı, hayvancılığın yanında devasa bir maden (demir) endüstrisine dayanan “Atlı-Demirci” ve “Asker-Çoban” bir modeldi. Türklerin “Atlı Demirciler ve Asker Çobanlar” olarak “endüstriyel bir pastoral uygarlık” kurduğu bilincine erişince, “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımın yıllarca “ütopik ilkelci” olarak nitelenmesi (aslında ötekileştirilmesi) karşısında bir alan açılmış oldu. “Azgelişmişlik Üstünlüktür” (1996) kitabımı Milli Görüş’ün (Erbakan’ın) “Sanayi Davamız” (1973, Milli Gazete Yayınları) kitabındaki uygarlıkçı endüstri toplumu düşüncesine eleştiri olarak kaleme almıştım. Aslında Erbakan’ın “makina üreten makine” düşüncesi de kendisine ait değildi. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1957 yılında yaptığı Eyüp Sultan Konuşması’nda aynı düşünceyi savunduğunu sosyalist düşünceye bağlı olduğum yıllarda yaptığım okumalardan dolayı biliyordum: “Muhterem vatandaşlarım! Bu memlekete şeker fabrikasından evvel, makina yapan fabrika lazım. Ondan sonra, bir makina yapmaya başladık mı, iki sene içinde şeker fabrikasını da yaparız, pamuk fabrikasını da yaparız. Yeter ki makina üreten makinamız olsun!” Beni Hikmet Kıvılcımlı’nın sosyalist düşüncesinden uzak tutan sebep de böylece izaha kavuşmuş olmaktadır. Kıvılcımlı’nın sosyalizmi, İbn Halduncu bir İşçicilik (uvriyerizm) teklif ediyordu. Oysa ben göçer-evli toplum tasavvurunu öne çıkarıyordum. “Hanif Türk” kitabım öncesinde Nurettin Topçu’nun “köycülüğü” (“Ahlâk Nizamı”, “Yarınki Türkiye”, “Kültür ve Medeniyet” kitapları) ile İsmet Özel’in “anti-uygarlıkçı”, İbn Teymiyyeci “Müslüman Toplumculuk” düşüncesinin kült kitabı “Üç Mesele”ye tutunuyordum. Hanif Türk Tezi, beni fikrî manada azat etti.

4. Tefekkürümün Türk düşüncesindeki mevcut üç büyük ekolden — İslâmcı sanayi ütopyacılığı, sosyalist işçicilik ve anti-modernist köycülük/anti-uygarlıkçılık — aynı anda kopuşu konusunda vicdanımda ve zihnimde büyük bir rahatlama yaşamıştım. Fakat ulaştığım bu zihin açıklığını başkalarına da anlatmam ve onlara (ikna edemesem bile) en azından kanıtlarımı sunmam gerekiyordu. “Göçer-evli uygarlık” ile “çoban demircilik” arasındaki teorik bağdaşmayı henüz yeterince işleyememiştim. Ayrıca bu iki ekonomik-sosyal yapılanma ile “Kul Hakları” (negatif özgürlük) meselesini nasıl bağdaştıracaktım? 2020 yılında Covid-19 (pandemi) süreci başlayınca, bütün Batı ve Doğu halkları otomobilsiz bir “uygarlık denemesi”ne maruz kaldı. Türkiye’de pek çok insan kentleri terk edip kırsal alana göçerek “bahçeli ev” tipi hayat pratikleri geliştirdi. Küresel olarak evlere kapatıldığımız o dönemde okumalarım da yoğunlaşmıştı. İşte o dönemde okuyup kaleme aldığım makalelerimden derlediğim kitaplarım; göçer-evli uygarlık”, “çoban demircilik”, “kul hakları: negatif özgürlük” üzerine düşüncelerimi bütüncül olarak bağdaştırmaya çalışan metinler olarak vücud buldu: “Devletin Teknolojisi Halkın Tekniği” (2021); “Modernliğin Kurucu Düşünürü İbn Haldun / Mukaddime Eleştirileri 1” (2023); “Göçer Evli Uygarlık Tezi ve Yerleşik Uygarlıklar Üzerine” (2024).

5. Pandemi (Covid-19) sürecinin düşünce dünyamdaki farklı parçaları bütünleştirmekte etkisi ne olabilir? Okuyucu öncelikle bu soruyu soracaktır. Benim açımdan meselenin önemi şuydu: Eğer “uygarlık” denilen küresel ekonomik/toplumsal/politik yapı, bahsedildiği gibi “ilerlemeci” şekilde yeryüzünün bütün toplumlarında etkili oluyor ve tüm yeryüzünde ilkelden gelişmişliğe doğru bir “yürüyüş” İbn Haldun’un (yahut Marks’ın) varsayımladığı gibi bir “yasa” sayılıyorsa, işte Covid-19 kapatılmaları nedeniyle bu yasanın geçersizliği de belirginleşmiş oluyordu. Diğer ifadeyle “kapitalist dünya sistem”in yeryüzünün bütün halklarını “ileri uygarlık dönemine götürdüğü” iddiası doğru değildi. Eğer okul, ticaret, üretim, lastik tekerlekli ulaşım sistemi gibi bir toplumun temel kurumsal dinamikleri “tatil” edilebiliyorsa, o halde insanların illa “Batı kenti” mekân düzenlemesi içinde hapsedilerek yaşatılması gerekliliği de yoktu. Kira vermeden de yaşayabileceğim bir ev (barınak) ve kırsala açık bir gıda rejimi ile modern kentin pek çok maliyetinden kurtulabilirdim. Covid-19 kapatılması, gerçekte ileri kapitalizmin yeryüzü halklarını evlerine kapatan büyük bir totalitarizm olarak gelmişti. Ama benim zihnimde insanlığa sunulan büyük anlatıların (ilerlemeye ve uygarlaşmaya mecburiyet anlatısının) bir masal olduğunu kanıtlamıştı. Evet, Covid-19, istisnai bir durum olarak yapısal bir teorinin zeminine yerleştirilemeyecekti. Fakat bu hadise (en azından benim zihnimde) insanlığa şöyle feryat ediyordu: “temel kurumsal dinamikler” tatil edilebildiyse, bunlar zorunlu değildir; dolayısıyla uygarlık bir yasa değil, kapitalist sistemin toplumları yönetme tercihidir ya da dayatmasıdır.

6. Pandemi’nin hemen ardından Türkiye’de 11 kenti yıkan bir deprem oldu (2023). Bu depremin de (ölenlere rahmet, kalanlara sabır/sağlık/esenlik dilerim) zihnimde “göçer-evli uygarlık” tasavvurunu güçlendiren bir düşünce kırılmasına yol açtığını düşünüyorum. Modern kentsel uygarlık hem salgında hem afette çöküyordu; o halde yapısal olarak kırılgan ve sürdürülebilirliği imkânsız durumda demektir. Deprem kentlerinde ortaya çıkan evsizlik, uygarlığın ortasındaki geniş bir kütleyi çadırlı hayata mecbur etti. “Çadır-Şehir” modelleri deneyimlendi. Türkiye’de “uygarlık miti” bu derece güçlü olmasaydı, negatif özgürlükleri tanınmış toplulukların çadır-şehir modeli ile yaşayarak Türkiye’yi apartmanlaşmış konut sisteminden çıkarabilmesinin imkânlarından bahsediyor olabilecektik. Modernliğin en güçlü yönü, Batı uygarlığının doğruluğu değil, yeryüzü halkları için kaçınılmaz görünmesi idi. Pandemi (Covid-19) kapatılması ve 2023 Depremi sürecinde ortaya çıkan hayat tarzları bu kaçınılmazlık duygusunu sarsmıştı. Öte yandan 7 Ekim 2023-10 Ekim 2025 aralığında yaşanan Gazze Soykırımı’nda 20.000’i çocuk olmak üzere yaklaşık 70.000 Filistinli öldürülürken; modernite, “insan hakları” söylemini tahakkuk ettirecek bir “barış düzeni” kurmakta aciz kaldığını kanıtladı. Batı uygarlığının biricikliği tezi bir kez daha iflas etmişti. Batı, antik Yunan’dan beri Doğu’yu sömürmekteydi. Bu sömürü günümüzde de farklı metotlarla sürdürülmektedir. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin oligarşik yapısı ve beş daimi üyenin veto hakkı, saldırgan ülkelere Srebrenitsa, Gazze, Ruanda’da müdahale etmeyi imkânsız kılıyor. Yerleşik ideolojiler bu krizleri ya “Siyonizm karşıtlığı” üzerinden yahut BM’in yapısına ilişmeyen anlık siyasi/sosyal olaylar olarak okumakta; hiçbirisi modernite karşıtlığı ekseninde düşünce geliştirmemekte ve “Biz bu kent düzenini, bu küresel sömürü mekanizmasını, bu BM sistemini kökten nasıl reddederiz?” sorusuna yapısal cevap üretmemektedir. İdeolojiler, Batılı uygarlık tasavvurlarını içselleştirdikleri için, Batı’nın krizini çözecek bir alternatif sunmakta felç olmuş görünüyor. “Biz”, Batılı uygarlık tasavvurunu toplumsallaştırdıkça (“Batı’nın tekno-bilimini almalı, ahlâkını reddetmeliyiz” programını uyguladıkça) Batı merkezci küresel sömürüyü daha da pekiştirmekteyiz. Bunu önlemenin yolu, Batı’dan gelen bütün ideolojileri ve uygarlık tasavvurlarını reddeden farklı bir uygarlık paradigmasına geçmek ve kapitalizme karşı Doğu İsyanı’nı başlatmaktır. Bunu başaracak olan ise Türk Avrasyası’ndaki mazlum ve proleter/köylü/göçebe halklar olabilir. Fakat bu halkları aynı ülküde nasıl buluşturacaktım? Bu düşünce, benim Galiyev ile fikri akrabalığımın da bir gerekçesi olarak da okunabilir. Gösterdiğim çabanın endişesi şudur: Batı’nın uygarlık modelinin ürettiği krizlere karşı Türkiye’de hangi düşünce geleneği gerçek bir alternatif sunabilmektedir? Bu sorunun cevabını madem ki köycülükle, anti-uygarlıkçılıkla veremiyordum; o halde yeni bir paradigma inşa etmeye yönelmeliydim. “Göçer-Evli uygarlık”, “çoban endüstriyalizmi”, “yatay örgütlenme: heterarşi” gibi kavramlar üzerinden geliştirdiğim düşüncelerim Batı merkezciliğin argümanlarıyla ele alındığında Türkiye’deki mevcut İslâmcı, sosyalist ve muhafazakâr paradigmaların dışında konumlanmaya çalışan bir medeniyet teorisi girişimi sayılabilecektir. “Heterarşi” kavramını “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu: Heterarşik Yazılar” (2025) ve Galiyev’in fikirlerini ise “Laiklik Bağlamında Üç Türkçü Devrimci” (2025) kitaplarımda izah ederek kamuoyunda paylaştım. Fakat bu başka bir yazının konusu.

Lütfi BERGEN

One Comment

  1. Ersin Özarslan Reply

    Alamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. Tarihî mukaddeslerini din sanıyor ve mukaddeslerine saldırdığını zannediyorlar. Yazık ediyorlar. Anlasalar, darlıktan genişliğe, alacakaranlıktan aydınlığa çıktıklarını fark edecekler ama korkuyorlar. ufukları dar. Kötü niyetli değiller, korkuyor ve korktuklarını belli etmiyorlar. Dünya ufkunu yitirdiler. Ufukları ya Meriçle Fırat arasında ya da Edirne’den Ardahan’a kadar. Bu masallarla büyüdüler. masaldan başka bir dünyaları yok. Rüya göremiyorlar. Senin büyük ve engin rüyanı paylamaları için çoğunun ömrü yetmez. Sen rüyanı anlat, rüyalarını anlat. zararı olmaz. Faydası olur. Hiç olmazsa rüya görmeyi öğrenirler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir