Birinci yazımızın devamı olan ikinci yazımızda Said Nursi’ye getirilen eleştiriler üzerinde duracağımızdan bahsetmiştik. Ancak önce eleştiri nedir ne değildir üzerinde biraz patinaj yapmak isterim. Özellikle Tanzimat döneminde edebiyatla başlayan ve bugün sporda, sanatta, siyasette, tarihte, felsefede, kültürde, ekonomide, dinde hâsılı her alanda dozunu artırarak devam ede gelen bir eleştiri yağmurunun altında hayat sürdürüyoruz. Umulurdu ki böylesi bir yağmurdan hayatın her alanında arzu edilen ivme yakalanabilsin. Lakin bu sıçramayı henüz yakalayabilmiş değiliz. Zannediyorum bunun üç önemli sebebi var. İlki eleştiri hakkımızı önce kendimizden başlayarak kullanmamamızdır. İnsan kendi kusurunu hardal tanesi gibi küçültüp başkalarının kusurunu koca bir dağ gibi görmeye başlarsa eleştiri amacına ulaşamaz. Zira ona dönüp derler ki: “Eleştirdiğin kişinin kusuru senin kusurunun yanında denizde bir damla.” Yapılan tenkitlerden netice alamadığımızın diğer bir sebebi toplum olarak eleştiriden gereken dersleri çıkaramamamızdır. Her yapılan eleştiride art niyet aramak, alınganlık göstermek bizi geliştirmez. Bir mevzu ile ilgili fikir beyan ettiğinizde yaftanlamak endişesi ve bizim mahalleden değildir anlayışı da eleştiriden istifade etmemizi engeller. Eleştiriden istenen neticeyi alamamamızın üçüncü önemli nedeni ise eleştiri yapmayı tam olarak bilmiyor olmamızdır. Eleştiri nedir, nasıl yapılır, niçin yapılır ve neden yapılmalı sorularının cevaplarının üzerinde pek kafa yorduğumuzu söyleyemeyiz. Eleştiri yaparken asıl amaç faklı niyet beslemeden, ön yargı cenderesine düşmeden daha iyinin, daha güzelin peşine düşmek olmalıdır. Toplumda böyle bir havanın olduğunu söyleyemeyiz. Maalesef çağımızın hatırı sayılır aydınları insanları yermekten, yenmekten haz duyan, üste çıkmayı marifet bilen egosantrik kişiliğe sahipler. Esasen böyle bir durumda kimi eleştiri masasına yatırdığımızın da pek önemi yok. Eleştirirken nefsimizin tatmin olmasını ve bir takım kazançlar elde etmemizi marifet sayıyoruz. Oysa olması gereken eleştiriye maruz kalan insanların söyledikleri sözlerin ne zaman, ne maksatla, hangi ortamda, hangi şartlar altında ve ne için söylendiğinin tespit edilmesidir. Öte taraftan sosyal medyadan ya da birileri hakkında duyduğumuz sözün gerçek olup olmadığına bakmadan görmüş gibi, duymuş gibi hüküm verdiğimizde hem o kişinin vebaline girmiş, hem de toplumda fitne tohumları açmış oluruz. Kin, garaz ve bir takım menfaat mülahazalarıyla eleştiri yapılmamalı, iyi niyet asla terk edilmemelidir. Amaç “bağcıyı dövmek değil, üzümü yemek” olmalıdır. Aksi halde yapılan her eleştiri hem eleştirene hem de eleştirilene zarar verebilir. Tenkit dairesinin dışına çıkmadan, kalpleri yaralamadan, insanları rencide etmeden, dini, vicdani, hukuki ve insani ölçüler hesaba katılarak saygı diliyle söylenen sözler elbette dikkate alınmalıdır. İyileştirmeye, geliştirmeye açık bu tür bir eleştiriye devletin en tepesinden işportacısına kadar herkesin ihtiyacı var. Hele ki hoca ya da âlim sıfatlı birini eleştirirken daha dikkatli davranmakta fayda var. İşte birkaç husustan bahsedelim.
- Birinci; Eleştiri İlahi maksat için olmalıdır. Maddi bir menfaat, bir çıkar ilişkisi olmamalı, televizyonlarda, sosyal medya platformlarında reyting uğruna eleştiri yapılmamalı, insanları alt etmek, onları yenmek, üstünlük sağlamak ya da başka saiklarla bu işe girişilmemelidir. İslam âleminde şöhret bulmuş birini eleştirerek şöhrete kavuşmak isteyenleri gördükçe üzülüyor, boşa kürek sallamayınız diyorum. Zira geçmişte değerli âlimlerimiz/mütefekkirlerimizle çok uğraşanlar oldu da bugün o salvolar saçanların ne unvanları ne mevkileri ne de şanları kaldı.
- İkinci; eleştiren kişi eleştirdiği kişiye küfüv olmalı yani denk olmalıdır. Alanıyla ilgili eleştirdiği kadar yeterli bilgi ve donanıma sahip olmayan birinin sözleri pek nazar-ı dikkate alınmaz. Özellikle de hiçbir fikir çilesi çekmeyenlerin, hatta daha da ötesi klavye başında hocalık yapanların eleştirmesinin kıymet-i harbiyesi yoktur.
- Üçüncüsü; İnsanları eleştirirken mümkünse has isim kullanmamalıdır. Toplum olarak eleştiri oklarımızı direk muhatabımızın göğsüne saplayarak öldürmekten nedense zevk alır hale geldik. Fiilden ziyade şahısların hedef alınmasının bir fayda getirmediğine koca yıllar şahittir. Bir âlime karşı hürmetsizlik yapılması en başta onlara tabi olanları rencide eder ve toplumdaki gruplarının birbirlerine olan muhabbetlerinin adavete dönüşmesine sebebiyet verir. Aralarındaki dayanışmayı, ittifakı zedeler, husumeti körükler. “Allah’a ve Resûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer de rüzgârınız( kuvvetiniz) gider….” (Enfal Suresi 46. Ayet)
“Keskin sirke küpüne zarar verir.” Atasözünden hareketle sert ve ölçüsüz eleştiriler uzun vadede kişinin kendisini de yer bitirir. Kur’an, bize insani ilişkilerimizde mutedil bir dil kullanmamızı tavsiye eder. “İşte Allah’tan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalpli olsaydın, elbette(onlar) etrafından dağılırlardı…”( Ali İmran/159)
Bugün bazı köşe başlarını tutan, yazarların ya da hoca sıfatlı insanların konuşmalarına baktığınızda eleştirmedikleri bir Allah dostu yok gibidir. İslam’ın göz bebeği olan ve bu millete mal olmuş ne kadar âlim varsa hepsini hedef tahtasına oturtmaktan asla çekinmemişlerdir. Sanırsınız ki bütün âlem yanlış yolda da bir tek kendileri doğru yoldadır. Ne yazık ki bu fütursuzlar, kendi günahlarının avukatı, başkalarının kusurlarını ortaya dökmede ise bir savcı kadar mahirdirler. Anadolu da bir zaman Seyit Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Muhammed Hamidullah gibi bazı alimlere yapılan düşmanlıkla, Anadolu’nun kıymetli âlimlerini ve değerlerini budayanlar arasında hiçbir farkı yoktur. Birilerinin belki de istediği budur. Birini ötekine, ötekini berikine kırdırmak…
Nursi’nin bazı tevile muhtaç sözlerinden yola çıkarak onu hâşâ şirkle, peygamberlik iddiasıyla, ajanlık (ki bu mevzuyu bile yazmaya gerek görmüyorum. İngiliz ajanı olan biri Milli Mücadeleyi destekleyen “Hutuvatı Sitte” adlı eseri yazar mı, İngilizlere burada söyleyemeyeceğim bazı ifadeleri kullanır mı? Meclise çağrılır mı? Ruslarla, Ermenilerle mücadele eder mi?) ipe sapa gelmez hezeyanlarla, iftiralarla itham etmenin ne vicdanla, ne dinle, ne de insaniyetle bir ilgisi vardır. Toplum olarak nasıl bu hale gelebildik anlamak zor. Oysa geçmişimizde öyle örnekler var ki gıpta etmemek elde değil. İşte bir misal.
Âsam isimli bir veli varmış. “Âsam” sağır demek. Yalnız ismi Asam değil sonradan kendisine verilen bir sıfat… Huzuruna bir kadın gidiyor ve başlıyor anlatmaya derdini. Dertli kadın bağıra bağıra konuşuyor ve bu arada ihtiyatsızca kadından çirkin bir söz çıkıyor. Eriyor kadın, dünyaya geldiğine pişman, hicabından eriyor. Âsam, hiç bir şey sezmemiş gibi duruyor ve kadına diyor ki:
“Hanım hanın bağıra bağıra konuş ben sağırım! İşitmiyorum.”
Çirkinliği örtmedeki misal muhteşem. İslamiyet budur gidip de herkesin en mahrem hayatını, en gizli sırlarını ifşa edip ortaya dökmek değildir. Mevlana şöyle der: “Allah bir insanın perdesini yırtmak isterse temiz insanlara tan ettirir. Yani kötüler. Allah bir insanın kusurlarını örtmek isterse onu başka hakkında konuşmasına mani olur.” Muazzam bir ölçü. Eleştiri budalasına dönen insanların kulakları çınlasın. Eğer bizler birileri hakkında konuşuyorsak bu konuşmamızın ucunun nereye uzandığını bilmemiz gerekir.
Bahse konu olan üstadın eserlerini taharri ettiğinizde baştan sonra bütün mesaisini iman üzere hasrettiği görülür. “Risale-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolâstik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum, felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, manevi varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum, yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği Tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki; İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.”[1]
Said Nursi, kendisine yapılan bunca haksızlığa rağmen şahıslarla uğraşmaktan uzak durmuştur. Kur’ani ve peygamberi bir ahlakta bunu gerektirir. Nursi’nin kilitlendiği tek nokta bu millet nasıl istikamet üzerinde yürür, nasıl imanını muhafaza edebilir, nasıl ebed-ül âbâd yolunda selametle ilerleyebilir?
Peygamberler hariç hiçbir insan hatadan hali olmadığı gibi dokunulmaz da değildir. İnsana yakışan herkesi kendi kıymet ölçüleri içerisinde değerlendirmek ve hiçbir kimseye bir kutsiyet atfetmeden makul olarak yapılan eleştirilerden ders çıkarabilmektir. Eskiden üstada karşı dine mesafeli duran kesimlerden gelen hakaretler günümüzde maalesef kendi mahallesinden gelmeye başladı. Özellikle bazı gazetelerin köşe başlarını tutan kalemşorların kaleminden zehir damlıyor âdeta. Televizyonlarda boy gösteren profesör unvanlı bazı ilahiyatçılar kuruldukları koltuklarında eleştirinin de ötesinde hiçbir manevi kaygı duymadan ne de rahat konuşabiliyorlar. Üstatla ilgi yapılan tenkitlere/hakaretlere değişik platformlarda yeterince cevap verildiği kanaatindeyim. Yalnız söylemek istediğim bu tür hocaların dünya çapında şöhret bulmuş birini eleştirirken ipin ucunun nereye gideceğini ve kimlerin ekmeğine yağ süreceklerini bir kez daha düşünmeleridir. Üstada her ne kadar toplumun büyük bir kesimi tarafından hüsnü teveccüh gösterilmiş olsa da yine kendisi ilgili eleştirilere cevap vermek mecburiyetindeyiz. Said Nursi’ye getirilen önemli tenkitlerden özellikle de bazılarının diline pelesenk olmuşlarını maddeler halinde açıklamaya çalışalım. Önce ünvanlıyla…
“Bediüzzaman” ismine takılanlar.
‘Bediüzzaman’ kelime olarak zamanın eşsizi manasına gelmektedir. Oysa eşsiz ya da benzersiz olan Allah’tır. Bu nedenle bu ismin verilmesini doğru değildir.” Diyenler var. Öncelikle “Bediüzzaman” unvanını ilk kullanan üstat değildir. İmam-ı Rabbani döneminde yaşayan “Bediüzzaman Hamadani” diye anılan bir zatın daha olduğunu biliyoruz. Ayrıca Said Nursi bu unvanı kendisine vermiş değildir. Kaynaklar, daha on beş yaşındayken Siirt’te ki bir hocası tarafından bu ismin verildiğini belirtiyor. Kendisi daha çok “Garibüzzaman” diye anılmayı istemişse de toplum tarafından “Bediüzzaman” namı ile şöhret bulmuştur. Doğrusu bu unvanın Allah’la ilişkilendirilmesini de anlamış değilim. Zira bizim dilimizde yapılan güzel bir tablo için mükemmel bir resim, muhteşem bir şiir ya da eşsiz bir adam, benzersiz bir sanatçı gibi birçok ifadeyi kullanırız. Biz bunları söylerken hiçbirimizin aklının ucundan Allah’a olan bir vasfı bir başkasına yakıştırmak geçmez. Şayet bu mantıkla hareket edecek olursak “mükemmel, muhteşem, eşsiz, benzersiz” ve bunlar gibi daha birçok kelimeyi hayatımızdan çıkarmamız gerekecek.
“Risaleler bana yazdırıldı, kalbime ihtar edildi.” gibi sözleri ne anlama geliyor?
Tevile muhtaç ifadeleri yorumlarken ihtiyatlı davranmak gerekir. “Risaleler bana yazdırıldı ya da kalbime ihtar edildi.” Gibi üstadın tamamen mahviyet ve tevazu kokan bu ifadesini alıp işi kendisini peygamber olarak kabul ettirmesine kadar götürenler var. Oysa üstat, aşağıdaki paragrafta “Yazdırıldı.” Sözünün ne mana ile söylendiğinin ipucunu vermektedir.[2]“Benim gibi yarım ümmi bir adam… Risale-i Nur’a sahip değildir ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’an’ın manevi mucizesi olarak rahmet-i İlahîye tarafından ihsan edilmiştir.” Eserini kendisine mal etmemesi hâşâ onu Kur’an gibi görmesi yahut da kendisini peygamber olarak görmesinden dolayı değildir. Kitaplarını bir ihsanın, bir ikramın ve kalbine gelen bir ilhamın neticesi olarak görmesindendir. Yalnız zamanımızın insanlarına da hak vermiyor değilim. “Benim başarım, benim kitabım, benim eserim, benim sözüm “ diye ortalıkta dolaşan yirmi birinci asrın enesi kavi olan hocaların üstadın bu inceliğini anlayacaklarını sanmıyorum. Şayet kendisini peygamber olarak görüyorsa niçin nübüvvetle alakalalı onlarca yazı yazsın ki? Bediüzzaman, peygamberimiz için ısrarla eserlerinde onlarca yerde “Hâtemü’l Enbiya” der. Yani peygamberlerin en sonuncusu. İşte bir misal, “Birisi: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmdır. Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır. Şimdi şu ikinci bürhan-ı nâtıkî olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.” [3] Görüldüğü gibi bu kadar sarih cümlede iki defa son peygamber diye söyleyen birisi nasıl oluyor da kendisini ondan sonra gelen bir peygamber olarak telakki edebiliyor. Hâşâ yüz bin defa hâşâ… Bu iftirayı şeytan bile atmaktan utanır. Kaldı ki geçmişte ya da günümüzde kendisini peygamber olarak görenlerin, ya da kendisine farklı bir paye verenlerin ümmetin nazarında nasıl bir maskaraya dönüştüklerini, tarih sahnesinden nasıl da çekilip gittiklerini sanırım hepimiz biliyoruz. Bu mevzuda mantıken eleştirinin gittiği bir nokta ise şudur. Şayet üstat kendisini peygamber kabul ediyorsa ya da Risale-i Nurlar Allah tarafından yazdırılmışsa o halde Risale-i Nurun Kur’an’ın yerine geçtiği sonucu doğar. Oysa Said Nursi’nin eserlerinin hiçbir yerinde risalelerin Kur’an’ın yerine geçtiğine dair en ufak bir işaret bulamazsanız. Aksine Kur’an’la ilgili risalelerde birçok izaha rastlamak mümkün. İşte Kuran’ı tarif ettiği bir misal[4]: “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftah ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir. Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.”
Mesele vahiy ile ilham arasındaki inceliği kavrayamamak… Rabbimiz arıya da ilham eder, bilim adamına da, sanatkâra da, şaire de, bestekâra da… Hatta sıradan insanlara bile… Bir işte yoğunlaşmış insanların kalbine sünühat nev’inden bazen manalar, fikirler, feyizler gelebilir. Peygamberimiz: “Önceki ümmetler arasında, muhaddesun (kendilerine ilham olunanlar) vardı. Eğer benim ümmetim içinde de böyle biri varsa, o da Ömer’dir.”[5]
Efendimiz döneminde Hazreti Ömer’in ilhama mazhar olması gibi her devirde de ilhama mazhar olan insanlar olacaktır. Yalnız vahiy peygamberlere has bir özellik iken ilham herkes için olabilir. Vahiy ile ilham arasındaki ince bir noktalardan birisi de vahyin bağlayıcı olmasıdır. Zira melek vasıtasıyla gelir. Parlaktır, nettir. İlham da akıl, hissiyat ve diğer letaifi duygular karıştığı için gölgeli, bulutlu olabilir. Herkesi bağlayan bir mecburiyet söz konusu değildir.
Üstada ırkçılık isnat edenler
Evvela ifade etmemiz gerekir ki üstat ne Türkçülük yapmıştır, ne de Kürtçülük… Irkçılık hastalığının yanından bile geçmemiştir. Tarihi kaynaklar, İstanbul’da Kürt Teali Cemiyetinin reisi Abdülkadir adındaki şahısın Said Nursi’ye doğudaki nüfuzundan faydalanmak için ona Kürdistan devleti kurma teklifi yaptığını, Nursi’nin ise hainlik kokan bu teklife: “Bin yıldan beri âlem-i İslam’ın bayraktarlığını yapan kahraman Türk milletine hizmet yerine, birkaç akılsız kavmiyetçinin peşinden gidemem.”[6] diye cevap verdiği notunu düşerler. “ Said-i Kürdi” diye anılmış olmasını ırkçılıkla ilişkilendirmek de son derece hatadır. Henüz ırkçılık hastalığı Osmanlı’yı tam olarak kuşatmadığı zamanlarda hayatın akışı içerisinde bu ifadeleri kullanmak gayet tabiydi. O günlerde kişinin ırkıyla anılması ırkçılıktan dolayı değil, geldiği coğrafyayı belirtmek için kullanılırdı. “ Muhyiddin Arabî, Selman-ı Farisi, Enis-i Türkî, İsmail Hakkı Bursevi, Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi, Mevlana Celalettin-i Rumi” gibi daha pek çok isim Osmanlı’da hep kullanılagelmiştir. Zira ne bu ismi kullananların ne de bu ismi ananların aklının ucundan ırkçılık yapmak fikri geçmemiştir. Ne zaman ki tefrika içimize girmeye başladı, bakışlar bulandı, niyetler okundu, kullanılan lakaplar bir tarafa çekildi, farklılıklar ayrılık olarak addedildi. Zaten bu durumu hisseden üstad, 1920’den sonra “Said-i Kürdi” yerine “Said-i Nursi” ismini kullanmıştır. Düşünün ki Kürtçü diye itham edilen birine tabi olanların büyük bir kısmı Türkler olsun. Böyle bir mantık olabilir mi? Said Nursi ırkçılık yapmış olsaydı Türk olan birçok talebesi bırakın ona tabi olmayı aleyhinde bulunmaktan çekinmezlerdi.
Netice itibariyle değil Said Nursi’nin, İslam’la müşerref olan hiçbir insanın ırkçı olması düşünülemez. Zira Müslümanlıkla ırkçılık, tıpkı ziya ve zulmet gibi ya da doğu-batı gibi birbirinden uzak kavramlardır. Kalp ikisini aynı anda cem edecek bir özellikte yaratılmamıştır. Birisinin yerleştiği kalbi diğeri kendiliğinden terk eder. Dolayısıyla bilgi ve belge noktasında Kur’an bu konuda titiz davranılmasını, işin iç yüzünü bilmeden hüküm veren Müslümanları defaten uyarır. “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onu iyice araştırın. Aksi takdirde bilmeden bir topluluğa zarar verirsiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49/6)
Aslında Said Nursi başkasının eleştirisine ihtiyaç bırakmayacak derecede kendisini sılaya çektiğini görüyoruz. Birkaç misal verelim: “Malûm olsun ki, bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş.” [7]
“Hiçbir müfsit ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim hâlde ifsat ediyorum. Öyleyse her söylenen sözün kalbe gitmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıkıyorsa kalpte saklayınız. Bakır çıktıysa çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” [8]
“Kendimi beğenmiyorum beni beğenenleri de beğenmiyorum.” Diyerek devamlı surette kendi muhasebe ve murakabesini yapan birinin kendisini putlaştırması, peygamber olarak kabul etmesi, ya da başka bir niyetinin olması nasıl mümkün olabilir? Kendisini bu kadar acımasızca eleştiren bir başka birine hayatınızda hiç rastlandınız mı? Nursi’nin kendisini eleştirdiğinin binde biri kadar kendinizi bir eleştiriye tabi tuttuğunuz oldu mu hiç? Sahi dalalet vadilerinde gezinen kaç genci çekip kurtardınız? Heybenizde süfliyat yangınını söndürecek suyunuz var mı? Ya küfrün bataklığına gömülen Allah’tan, peygamberden bihaber yaşayan insanlara sunacağınız bir reçeteniz var mı? Ona yapılan zulümlerin, sıkıntıların, sürgünlerin binde birini yaşadığınız oldu mu? Bu milletin kurtuluşu için tıpkı onun gibi elinize silah alıp da düşmanla göğüs göğse savaştınız mı hiç? Kamplara, sürgünlere gönderildiniz mi? Yirmi bir defa zehirlenmekten vazgeçtim bir kez olsun hayatınıza kasteden oldu mu? Şeyh Sunusi makamını (Doğu Anadolu Genel Vaizliğini), milletvekilliğini, 300 lira maaş gibi daha bir sürü cazip teklifi elinin tersiyle ittikten sonra yapayalnız bir köşede fakirce bir hayat yaşayan kaç kişi tanıyorsunuz? Siyah beyaz fotoğraflarına iyi bakın. Orada şimdiki hocalar gibi konfora saplanmış bir yüz göremeyeceksiniz. Eskimiş, yırtık lastik bir ayakkabıyla günlerce dolaştığınız oldu mu? Yüz yamalı bir hırka giydiğini yahut altı ayda sadece otuz altı ekmek tükettiğini söylesem buna da “yok artık” deyip güleceksiniz belki. Sahi parayla, mevki ile sınandınız mı? Dünyadan göçtüğünde geriye eski bir gömlek, birkaç bardak, tabak ve bir kırık gözlük bırakan kaç âlim tanıyorsunuz? Annenizden, babanızdan, dostlarınızdan uzakta kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde bir ömür tüketeniniz mi acaba? Allah derken zangır zangır titriyor musunuz, namazda içinizin ürperdiği anlar oluyor mu? Seccadeniz onun gibi gözyaşlarıyla ıslanıyor mudur? Yaşadığı dönemin üzerinden bir asır geçtiği halde ve her türlü menfi propagandaya rağmen Risale-i Nurlar neden hâlâ ülkemizde en fazla okunan kitaplar arasında? Neden 190 ülkede ve neden 50 dile çevrilmiş durumda? Bütün bu soruların bir izahını beklemek herkes gibi benim de hakkım değil mi, kendisinden başka kimseyi hiç beğenmeyen hocalardan.
Necati İLMEN
Kaynaklar
[1] Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat
[2] Bediüzzman Said Nursi, Barla Lahikası
[3] Bediüzzaman Said Nursi,19. Söz
[4] Said Nursi, Yirmi Beşinci Söz, Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi,
[5] Buharî, Fezâilu’s-Sahâbe, 6/37; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 2/23.
[6] Necmettin Şahiner, 228-229; Mülakat, sh. 38.
[7] Bediüzzaman Said Nursi, Yirmi Altıncı Mektup
[8] Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat,

Son Yorumlar