Muaz’ın Dibacesi Dergiciliğin İnsanicesi

Bazen bir harfi eksik gibi görünen kelimeler, tam ve eksiksiz görünenlerden daha anlamlı gelir bana. Aynen “Muaz Ergü” isminde olduğu gibi. Sanki “Ergü” soyadı, Ergül veya Ergün yazılacakken kazara bir harf hatası yapılmış, Ergü şeklinde kayda geçirilmiş izlenimi verir. İyi ki de böyle yazılmış derim sonra. Zira Ergü soy ismi, Muaz ismiyle bir araya geldiğinde, benim iç dünyamda öteden beri hep bir derinlik hissi uyandırmıştır.

Yaklaşık on yıldır duyar veya görürüm Muaz Ergü ismini. İlk defa ‘Dünyabizim’de beraber yazı yazarken karşılaşmış, ilgiyle okumuştum bu ismin yazılarını. Arada bir yaptığımız telefon görüşmeleri sayesinde iki yıldan beri biraz daha yakından tanışıyoruz onunla. Ama bizatihi hiç görüşmedim Muaz Ergü ile ben. Daha birbirimizin elini dahi sıkmış değiliz. Bir kafede veya müreffeh gölgeli bir dut ağacının altında oturup birer bardak çay içmek de kısmet olmadı onunla. Fakat son telefon teknolojileri ses ve görüntüyle birlikte ruhları da mı birbirine ulaştırıyor ne, zaman zaman yaptığımız görüşmeler sayesinde, Muaz kardeşimle yakınlığımızın dostluk kıratına ulaştığını söyleyebilirim.

Bir öğretmendir Muaz Ergü… Aynı zamanda çalışkan, gayretli bir yazar ve yayıncıdır… Dahası, edebiyat dünyamızın dur durak bilmeyen çilekeş sevdalısıdır o… Her paragrafı insanın içini köz gibi yakan eserinin başlığında olduğu gibi; “Bir Büyük Rüyanın Çocuklarıydık Biz” der ve yürür… Gün geçtikçe okuyucu ve yazar kadrosu büyüyen, ünü ülkemizin sınırlarını aşan, deyim yerinde ise bir insanlık fenomeni hâline gelen Dibace Dergisi’nin hem kurucusu ve koordinatörü, hem idarecisi ve redaktörüdür… Bütün bu özelliklerinin yanında, daha çok kenarda durmayı tercih eden bir fikir ve edebiyat cengâveridir Muaz. Şöhreti ve ortalıkta dolanmayı pek sevmez. Cisimce uzaklarda olsa da, gönlünce hep yakınlardadır o. Bu nedenle Tarsus’un bir köyünde öğretmen olmayı, resmî görevinin en güzeli saymıştır Muaz Ergü. Tek arzusu, içerisinde oturduğu Tarsus’u memleketin dört bir yanına ışık saçan bir edebiyat fanusu yapmaya çalışmaktır Muaz’ın… Bundan böyle en yorgun zamanlarında dahi, on altılık gençlere taş çıkartacak kadar ruhu diri bir mefkûre muharriridir o.

1976 yılında Adana’da doğmuştur Muaz Ergü. Orta ve lise öğrenimini Ankara Merkez İmam Hatip Lisesi’nde, yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi‘nde tamamlamıştır. Yaptığı iş itibariyle vücudunun, tevazuu ve olgunluğu itibariyle yaşının fevkinde bir kişiliktir Muaz dostumuz. Bendenizden on iki yaş daha genç olduğundan mıdır bilmem, onun hemen her resmi, sanki bana Meşrutiyet Dönemi Edebiyatçılarının delikanlılık günlerini çağrıştıran gizemli birer vesika gibi görünür. Gün olur Süleyman Nazif’in, gün olur Abdülhak Hamit’in gençlik günlerini görür gibi olurum onun derunilik gizi sinmiş simasına baktıkça. Bazen de Tanzimat Dönemi’nin münevver resimleri gelir gözlerimin önüne; “Ah keşke üzerinde kravatlı beyaz bir gömlek, kumaş bir yelek, hafif kırçıl siyahımsı bir ceketle birlikte bir de zincirleri sallanan köstekli bir saat olsaydı! İşte o zaman tam kırklı yaşlarını yaşayan bir Muallim Naci portresi ile karşılaşmış olurdum…” derim kendi kendime.

Yazdıklarıyla yaşadıkları birbiriyle çelişmez Muaz’ın. O, her şeyden önce iyi bir insan olma çabası içerisindedir. İnsaniliği tüm insanlığı, düşünceleri bütün dünyayı kucaklamak arzusundadır onun. Nasıl ki Viktor Hugo’nun yazdıklarında hemen her dünya çocuğu kendisinden bir parça bulur, Muaz’ın Dibacesi’nde de; sanki siyahlar beyazlar, dikeyler yataylar, sağdakiler soldakiler insanlık çizgisinde hep birbiriyle buluşur. Her bakan kendisini görür Dibace’nin ekranında. Hemen her fikrin ve düşüncenin gümüş sırlı aynasıdır bu elektronik sayfa. Dahası herhangi bir ayrımcılık veya “bizim adam” psikozu yoktur Dibace’nin lügatinde. Bundan böyle “Muaz’ın Dibacesi, dergiciliğin insanicesi”dir. Her tondan ve fikirden düşünür ve yazar, yazı gönderir bu elektronik kültür-sanat, düşünce ve edebiyat portalına. Hiçbir renk, çeşitlilik ve farklılık, Dibace net’teki kadar birbiriyle uyumlu değildir sanki. İstediğiniz kadar yazılan ve yayınlanan bir yazıdan farklı düşünün, özgürlük ve iyi niyetin dışında hiçbir şey hissetmezsiniz sanki bu dergiyi okurken. Nerede olduğu bilinmeyen, ama hemen her okuyucunun içten içe ruhunu çeken kutupları değişik bir mıknatıs saklıdır sanki Dibace’nin bir yerlerinde. Kısacası doğudan batıya, kuzeyden güneye, Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Kırım’dan Kerkük’e uzanan bir hinterlandın içerisinde nefes alıp veren nice yazar, şair veya okuyucunun mezhep ve meşrep ötesi bir edebiyat ve fikir fuarıdır Dibace.

Araştırma ve yazma tutkusuna sahip nice kalem erbabı, öykülerini, denemelerini, makalelerini, anılarını ve araştırma yazılarını yayınlama imkânı bulur Dibace net’te. Arif Bilgin Hocamız “Ne Sohbetler Yapılırdı Erişte İle Tutmaç Kesilirken” başlıklı yazısıyla, bir zamanlar tanık olduğu bir yaşamdan nostaljik güzellikler aktarır günümüze. Alaattin Diker abimiz kâh Almanya anılarından bir demet sunar, kâh “Maks Veber’in 100. Ölüm Yıldönümü”nü hatırlatır bize. Aliye Dadaşova “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin perde gerisini aralarken, Güngör Gökdağ “Geri Kalmışlık ve Terör Müslüman Ülkelerin Kaderi mi?” sorusu üzerinde kafa yormaya çalışır. Gürgün Karaman “Dostun Gül Cemali Cennettir Bana” derken, Mustafa Everdi üstadımız “Batı’nın Ahlakını Anlamak” başlığı ile orijinal bakış açıları ortaya koyar. Orhan Aras “Din, Özgürlük ve Siyaset”le ilgili görüş ve düşüncelerini okuyucularıyla paylaşırken, İsa Kocakaplan “Yahya Kemal ve Millî Mücadele” yazısıyla bir vefa selamı gönderir büyük şaire. Hasan Boynukara Hocamız “Dijital Çağda Öğretmen Olmak” konusunu gündeme getirirken, Nilgün Çelebi “Sosyolojik Açıdan Cumhuriyet”i tahlil eder. Gönül Yonar “Üç Aylar Festivali” ile ilgili bir yazı kaleme alırken, Yümni Sezen ilmî ve felsefi birikimiyle çok güzel bir “Deizm Masalı” anlatır.

Her geçen gün yazar kadrosu genişleyen Dibace’de kimler yok ki… A. Yılmaz Soyyer, Abdulvahap Kara, Abdulvahap Sert, Abuzer Dişkaya, Adem Özkan, Adnan İslamoğulları, Ahmet İnam, Ahmet Özcan, Ahmet Bayraktar, Aksu Akçaoğlu, Alaattin Diker, Alaattin Karaca, Aliye Çınar Köysüren, Aliye Dadaşova, Altay Ünaltay, Aqşin Yenisey, Arif Bilgin, Arife Gökçay, Asiye Türkan, Asya Sibel Köseni, Aygün Akyol, Ayşe Karaköse, Ayşe Doğu, Ayşe Fatma Yıldızhan, Aysel Özdemir, Aytekin Yılmaz, Azer Abdulla, Azer Turan, Bahar Ünlüsoy, Balkan Naci İslimyeli, Barış Aygener, Beyhan Özer, Beylü Dikeçligil, Bilal Kemikli, Burhan Kâzım Çalık, Cantürk Coşkun, Cavid Zeynallı, Celal Aydemir, Cemil Şahinöz, Cemil Kanca, Cemil Biçer, Cengiz Sözübek, Cengiz Abdullayev, Ceren Gülüm, Chao Tica, Çiğdem Erben, Cihan Kara, Deniz Baş, Dilek Bastaç, Dilek Açıkgöz, Elşad Paşasoy, Emel Topkaya, Emel Akbaş, Emine Bilge, Emre Bozkuş, Enes Akçay, Ercan Kesal, Erdal Çakır, Ergun Munduz, Ergür Altan, Esat Aslan, Esra Yılmaz, Ezeli Bozgun, Ezgi Akgül, Fadıl Karlıdağ, Fahrettin Dağlı, Fahri Çakı, Ferami Yıldırım, Feridun Eser, Fuat Oskay, Gökçen Demiray, Gönül Keskin, Gönül Yonar, Gülay Ünsal Bulduk, Gülşen Ünüvar, Gülsüm Çıngı, Güngör Gökdağ, Gürgün Karaman, Güven Akıncı, Halil Gülel, Halil Kırık, Halil Dalman, Halis Açıkgöz, Halit Çelikbudak, Hamdi Tayfur, Hamza Parıltı, Hasan Aktaş, Hasan Aydın, Hasan Boynukara, Hasan Kayıhan, Hasan Sarı, Hasip Saygılı, Hüseyin Kerim Ece, Hüzeyme Yeşim Koçak, İbrahim Can, İhsan Kurt, İlber Şiyak, İrfan Paksoy, İsa Kocakaplan, İsâ Acat, İsmail Kun, İsmail Küçükkılınç, Kaan Bahadır, Kartal Yolcu, Kerim Alptekin, Leyla İpekçi, Lütfi Bergen, Lütfiyye Asgerzade, M. Ali Abakay, M. Kürşat Atalar, M. Sadi Nakiboğlu, Mehmet Haldun Sönmezer, Mehdi Genceli, Mehlika Karadeniz Bilgin, Mehmet Binboğa, Mehmet Aslan, Mehmet Emin Durmuş, Mehmet Toygar Özdemir, Melek Maksudoğlu, Meltem Çimen, Meryem Çağıl, Merziyye Necefova, Mesut Şen, Mesut Özünlü, Metin Kazan, Mevlüt Uyanık, Mevlüt Âsar, Mine Poyraz, Mirmehdi Ağaoğlu, Muaz Ergü, Müjdat Uluçam, Münevver Saral, Murat Alan, Murathan Çarboğa, Musa Bağraç, Mustafa Erim, Mustafa Everdi, Mustafa Keloğlu, Mustafa Sarı, Nazlı Akdağ, Necati İlmen, Nejla Şen, Nesrin Karaca, Nida Öz, Nihat Karademir, Nilgün Çelebi, Nilüfer Aktaş Zontul, Numan Koçak, Nurane Nur, Nusret Kantarcı Fisher, Orhan Aras, Osman Alakel, Osman Aydoğan, Özer Bilgiç, Özlem Narin Yılmaz, Öznur Eren Kanarya, Pembe Okuyucu, Peren Birsaygılı Mut, Rahmi Kızıltoprak, Rahmi Şeyhoğlu, Ramiz Abutalibov, Recep Mervan Toksoy, Rengigül Ural, Reşit Güngör Kalkan, Ruşen Alizade, Rüştü Kam, Sabriye Cemboluk, Sacit Türker, Sadık Yemni, Şahika Can Akın, Sebuhi Hesenov, Seçil Sayın Kutluca, Selda Şahin, Sema Kaloğlu, Servet Kızılay, Sevil Köse, Seyit Ahmet Sılay, Seyit Gezer, Seyyid Emin, Sinan Culuk, Sinan Terzi, Süheyla Karaca Hanönü, Suna Kızılırmak, Tanel Demirel, Tarık Torun, Tolga Daver, Tuğba Çiçekyurt, Tuğba Günal, Tuğşad Ata Türkmen, Tuncer Namlı, Uğur Pehlivanoğlu, Ülkü Olcay, Vedat Kahyalar, Vehbi Başer, Veyis Güngör, Veysel Karataş, Vildan Yıldız Kraemer, Yahya Kemal Taştan, Yasemen Kaplan, Yasemin Aydın, Yasemin Kapusuz, Yasin Şafak, Yeliz Dilara Koçak, Yücel Feyzioğlu, Yümni Sezen, Yunus Gürbüz, Yusuf Yavuz, Yusuf Babür, Zafer Çarboğa, Zarema Memetova, Zehra Arslan, Zeki Önsöz, Zeki Özcan, Zeynep Karaca, Zeynep Özdemir, Zeynep Arslan, Zeynep Yalçın Sati, Zuhal Yılmaz.

Böylesi yükü ağır, muhtevası dolu bir dergiyi Muaz Ergü yönetiyor ta Tarsus’tan. Bir telefon görüşmemiz sırasında bütün bunları tek başına mı yapıyorsun dediğimde, sayfa düzeniyle ve sitenin teknik hazırlığıyla ilgili işlerde Orhan Baş isimli bir arkadaşının yardımcı olduğunu, fikirleriyle destek verdiğini ve sitenin yedeklenmesinden yayın aşamasına kadar birlikte çalıştıklarını söylemişti bana… Uzun lafın kısası, her şeyin çıkara endekslendiği, paranın, makam ve maslahatın tek değer ölçüsü hâline geldiği günümüzde, Muaz misali edebiyata, söze ve yazıya değer verenlerin sayısı günden güne azalıyor. Bundan böyle az sayıdaki insanın dışında hemen herkes cebini doldurmanın derdinde. Ama Muaz’ın derdi başka… Dil, lügat, deyiş, söz, kelam, menkıbe, ruh… İnsanlık ruhu… Aynen yola çıkarken, Dibace’nin amacına dair “Hakkımızda” yazısını kaleme alırken ifade ettiği gibi: Ruhu yağmalanmış, gizemden, efsundan arındırılmış bir dünyada menkıbesini yitirmiş bir insanlık… Evet, her bir şeyin metalaştırılmasına inat biz eşyanın ruhuna inanıyoruz. Meselemize, menkıbemize… Sözün düşüşüne rağmen sözün yüceliğine inanıyoruz… Mevla yâr ve yardımcısı olsun. Sağlık, kolaylık, esenlik dilek ve dualarımla.

Mesut ÖZÜNLÜ

17 Yorum

  1. Necati İlmen Cevapla

    Dibace hakikaten kaliteli bir dergi… dijital ortamda çok fazla yazı okumama alışkanlığımı değiştiren bir dergi… artık her gün tiryakisi olduğum bir dergi…
    Muaz ergü bey efendi olmak üzere tüm yazarlarımızı tebrik ederim

    1. Muaz ERGÜ Cevapla

      Teşekkür ederim Hocam. dibacenin güzelliği yazarların kalitesinden kaynaklı. asıl ben hepinize teşekkür ederim.

  2. Mehmet Toygar Özdemir Cevapla

    Muaz Ergü yazar, dost, güzel insan..
    Ama en önemli yazı sevdalısı, kültür sevdalısı.
    Futbolun 10 numarası gibi…
    Yazarları yazmaya teşvik eden, kurucu.

  3. Feridun Eser Cevapla

    Muaz Ergu’yu ve dibace.net’i çok güzel ifade etmişsiniz, biz de sahidiz. Size ve Muaz beye teşekkür eder, dibace.net e daimiyet dilerim. Yazı içerisinde de ismimin zikredilmesi ayrıca mutluluk vericidir, sağolun.

  4. Orhan Aras Cevapla

    Mesut bey, ellerinize sağlık ne güzel yazmışsınız! Muaz kardeşimi öyle tarif etmişiniz ki gözümde hemen Babıali yokuşu ve oradan sohbet ederek inen edebiyatçılarımız gözlerimin önünde canlandı.
    Teşekkürler!

    1. Mesut ÖZÜNLÜ Cevapla

      Teşekkürler Orhan Aras üstadım. Takdiriniz, naçizane isabetimizin nişanesidir. Selam ve muhabbetle.

  5. Mehmet Güden Cevapla

    Mesut bey kardeşim, emeğinize ellerinize sağlık ne güzel yazmış ifade etmişsiniz dibace’yi… Ayrıca eserlerinizdeki akıcı üslup müthiş bir atmosferde birleştiriyor insanı. Ve malesef toplum olarakta çok okuyan bi toplum değiliz diyorum…
    Teşekkürler!

    1. Mesut ÖZÜNLÜ Cevapla

      Takdir ve teşekkürleriniz için ben de teşekkür ediyorum Mehmet kardeşim. Takdirleriniz heyecanımızı ve yazma şevkimizi artırıyor. Sağ olun var olun. Selam ve muhabbetle.

  6. Rengigül Ural Cevapla

    DİBACE GÖNLÜME NELER YAZDIRIR?

    “Dibace” mukaddeme, önsöz, başlangıç demek. Pek de kimselerin bilmediği ya da kullanmadığı sözcük. Sözcüklerin kökenine inmeyi severim edebi formasyon alışkanlığı mı desem ama bir serüven gibi gelir her yeni kelimenin kök izleri. Ağaç kökleri gibi derindir, görünmez pek ama ağacın altında oturmak, gölgelenmek, soluklanmak, kuş sesleri dinlemek, sırtını yaslayıp kitap okumak ve yazmak… Reçinesinin akışını seyretmek. Hele o reçine bir de taşlaşırsa! İçindeki böcekler, yaprak parçalarıyla ne güzeldir. Adı da amber olur. Osmanlı ona kehribar demiş ve sofistike kadınların güzelliklerine güzellik katmış. Yakamızda broş, göğsümüzde kolye, incecik parmaklarımızda yüzük olmuş. Bazen de ninelerimizin seccadelerinde tespih olmuş, dualarına eşlik etmiş. Her ağacın da neredeyse birkaç mitolojik, tarihi öyküsü olur, tüm canlar gibi. “Dibace” gönlüme böyle yansıyıverdi.

    TDV İslâm Ansiklopedisi’ni kaynak alırım TDK gibi. Araştırmacı yazar ve yayıncı olmak da bu hassasiyeti gerektirir, öyle değil mi? Bakınız ne güzel anlatmış “Dibace”yi:

    “Dîbâce bir görüşe göre Farsça dîbâ kelimesinden +çe ekiyle yapılmıştır. Dîbâ ise ipekli ve renkli bir kumaşa, atlasa veya canfese, altın veya gümüşle karışık olarak dokunmuş ve birçok çeşidi bulunan kumaşlara verilen isimdir. Dîbâcenin, “sevgilinin yüzü” anlamına gelen dîbâhın Arapçalaşmış şekli olan ve “dallı çiçekli bir cins ipek kumaş; bir yazı türü” mânalarında kullanılan dîbâc (deybâc) kelimesinden geldiği de kaydedilmektedir (Dihhudâ, “Dîbâc”, “Dîbâce” md.leri). Kelimeye genellikle “c”li şekliyle rastlanması ve kullanılıştaki anlamları, bu iki görüşten ikincisinin daha doğru olduğu ihtimalini güçlendirmektedir. Dîbâce, “İran şahlarının giydiği çok süslü bir üstlük; kitabın nakışlarla müzeyyen ve müzehhep olan yüzü, süslü ilk sayfaları” gibi mânalarda da kullanılmıştır. Buradan mecazi olarak “her nesnenin yüzü ve başlangıcı; yumuşak cilt, sevgilinin yüzü; zengin bir üslûpla yazılmış bir beytin veya kitabın mukaddimesi, önsöz” gibi anlamlar doğmuştur. Ağaçların ve mermer gibi taşların damarlarına da bu isim verilir. İbn Mes‘ûd, Kur’an’da “hâ, mîm” (حم) harfleriyle başladıkları için “havâmîm” denilen sûrelerden Mü’min ve Ahkāf sûrelerine “Dîbâcü’l-Kur’ân” adını vermiştir.

    “Bir kitabın mukaddimesi, önsöz” anlamında dîbâce kelimesinin yanı sıra eskiden ve günümüzde bazı mâna farklarıyla birlikte “mukaddime, mukaddeme, mukaddimât, takdim, ifade, meram, ifâde-i mahsûsa, ifâde-i merâm, iftitah, methal, temhîd, tasdîr, giriş, başlangıç, önsöz, ilk söz, birkaç söz, sunuş, sunu” gibi kelimelerin kullanıldığı da görülmektedir. Ancak mukaddime diğerlerinden daha geniş, hatta bazan müstakil eser hacminde olabilmektedir. Bu arada dîbâce kelimesinin klasik edebiyatta umumiyetle manzum eserlerde ve daha özel bir anlamda kullanıldığı söylenebilir.

    Genellikle sanatkârın eserini meydana getiriş sebeplerini (sebeb-i te’lîf) anlattığı bu ilk bölüm ayrıca yazarın sanat anlayışı ve dünya görüşü gibi hususları, bazan hayatına dair bilgileri, eseri okuyanlardan bazı isteklerini ihtiva edebilir. Bilhassa divan dîbâcelerinde İslâmiyet’ten sonra şiirin ve şairin durumu, vahiy ve ilhamın karşılaştırılması, peygamberle şairin farkı, şairi divan tertibine yönelten âmiller, şairlerin birer tenkit mahiyetinde olan birbirleri hakkındaki telakkileri, özel anekdot ve nakilleri bulmak mümkündür. Bu bakımdan dîbâceler sanatkârın şahsiyetini, sanat anlayışını ve dünya görüşünü aydınlatmada, eski Türk edebiyatını anlayıp onun hakkında daha doğru hükümler vermede, edebiyat estetiği, tenkit tarihi, metin tahlili ve şerhi gibi değişik sahalarda çok önemli ve otantik birer kaynak olarak kabul edilmelidir. Bazı eserlerde tevhid, münâcât, na‘t ve kasidelerden sonra gelen “sebeb-i te’lîf” bölümleriyle başkaları tarafından yazılan takrizleri, hâtimeleri ve esere sonradan müstensihin yaptığı ilâvelerle notları da bu yönde değerlendirmek uygun olacaktır.

    Yapılan bir araştırmada, İstanbul kütüphanelerinde bulunan 492 şaire ait 2500’ün üzerindeki divan nüshasında sadece otuz sekiz şaire ait Türkçe dîbâce tesbit edilmiştir. Bu durumu, divan şairlerinin dîbâce yazma geleneğine sahip olmadığı şeklinde açıklamak mümkünse de şairlerden bir kısmının dîbâce yazmalarına karşılık, müstensihlerin divan edebiyatını bir şiir edebiyatı olarak kabul edip çoğunlukla mensur olan bu dîbâceleri istinsah etmedikleri şeklinde açıklamak da mümkündür. Nitekim bir şairin çeşitli divan nüshalarından sadece birinde veya birkaçında dîbâceye rastlanmaktadır. Bunun yanında bazı divanların şairin ölümünden sonra tertip edildiği bilinmektedir. Bu sebeple divan tertip eden kimselerin yazmış olduğu dîbâcelerle Türkçe divanlardaki Arapça ve Farsça dîbâcelerin bu sayıya dahil edilmediğini belirtmek gerekir.”

    Özenli üslup, edep erkân bilmek, güzel ahlak, kadirşinaslık ile önce kendini bilmek ve geçmişi geleceğe taşımak, edebi formasyona saygı gereğidir diye düşünürüm.

    “Dibace” böyle derin anlamları içinde barındırıyor. Edebi derinlik bir felsefi, toplumsal, sosyo-ekonomik, bilimsel de bir umman Farabi’den, Yunus’tan Shakespeare’e, Milton’a… Reşat Nuri’den, Tevfik Fikret’e…

    Aranızda olmak güzel… Gönülden tebrik ederim.
    Güzellikler, sağlıkla, bollukla, huzurla, mutlulukla sürsün dilerim.

    Teşekkür ve saygı ile,

    Rengigül Ural, 5 Şubat 2021

    1. Mesut ÖZÜNLÜ Cevapla

      Teşekkürler Rengigül Ural, makale kıymetinde bir yorum kaleme almışsınız. Ve bu yorum makale olarak yayınlanmış Dibace’de. Kutlarız. Selam ve saygı ile.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir