İçten Kozmoza-II I Mustafa EVERDİ: “Yaşanmamış Hayatın Yası Diyorlar Yazdıklarıma.”

Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.

 

İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?

Yazarlık yolculuğu, dışarıdaki dünyayı anlatmaktan çok, içerdeki dünyayı tercüme etme sancısıyla başlar.

Benim için bu süreç üç kırılma noktasıyla şekillendi.

İlk fark ediş: Kafamın içi, dışarıdan çok daha kalabalıktı. Konuşulmayan cümleler, yarım kalmış öfkeler, kimseye anlatılamayan sevinçler… Bir süre sonra anladım ki bu iç sesler susmuyor, sadece mecra arıyor. Kağıt, o mecranın ilk haliydi. Gönlümün görünür resmiydi kâğıt.  Yazmak, içerde birikenleri tahliye etmek değil, onlara mimari kazandırmaktı.

Bir noktada şunu gördüm: Duyguyu birebir anlatınca kimse inanmıyor. Ama o duyguyu bir karaktere, bir sokağa, hiç yaşanmamış bir yağmura giydirince gerçek oluyor.

Borges’in dediği gibi, “Kurmacalar gerçeği gizlemek için değil, daha derinden söylemek için vardır.” Özgün anlatı evreni, iç dünyanın doğrudan itirafı değil, estetik bir mesafeyle yeniden inşası. İhanet gibi duran bu mesafe, aslında duyguya en sadık haldir benim için.

Kendi acını yazdığında melodram olur. Ama o acıyı 70 yaşında bir çiftçiye, Mars’ta koloni kuran bir mühendise, bozkırda bir yılkı atına verdiğinde, okur da sen de nefes alırsın.

Yazarlık, kendini anlatmanın en dolambaçlı yolu. Kendi içinden çıkıp, başka hayatların odalarında dolaşıp, tekrar kendine dönüyorsun. Dönüşte artık o ilk “sen” değilsin. Metin seni dönüştürmüş oluyor.

Velhasıl, yolculuk şöyle özetlenir: İç dünyam bir hammaddeydi. Yazarlık, o ham malzemeyi yakmadan, eritip yeniden dökmeyi öğrenme süreci. Her kitap, içerideki kaosa verdiğim bir nizam.  Her biçim, bir sonraki kaosun zeminini hazırlıyor.

Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir? 

Yaşanmamış hayatın yası diyorlar yazdıklarıma. Bu açıklamada söylenen, belki de insanın en sessiz ama en ağır yükü.

Bu yas, birinin ölümüne tutulan yas değil. Henüz doğmamış olana, ihtimal olarak kalana tutulur. Kierkegaard’ın “kaygı” dediği şeyin bir türü: Olabilecekken olmamış her şeye duyulan matem.

Robert Frost’un “The Road Not Taken” şiirindeki yol ayrımı gibi. Birini seçtin, diğer bütün hayatlar orada kaldı. Evlenmedin, o çocuklar doğmadı. O şehre taşınmadın, o sokaktaki dostluklar kurulmadı. Beyin “ya öbürü” diye fısıldar durur. Asıl can yakan, pişmanlık değil: İhtimalin güzelliği.

“Bir gün yaparım” dediğin her şeyin son kullanma tarihi var. 20 yaşında yapmadığın sırt çantalı seyahat, 40 yaşında aynı seyahat değil. Hele 60’ında bir telafi telaşı. Beden değişir, heves dönüşür. Ertelemek, yaşamı yas evine dönüştürür.

Gelelim “yaşanmamış hayatın yası”na. Bu çok katmanlı, ağır bir duygu. Yas, gerçekleşmemiş ihtimallerin mezarlığında nöbet tutmaktır. Ne olduğunu bilmediğin bir şeyi özlersin.

Ölen birini kaybettiğinde, en azından bir hatıran olur. Yaşanmamış hayatta ise ne kayıp var ne anı. Sadece boşluk. Varlığı kanıtlanamayan bir hayaletin yasını tutarsın. Cioran’ın dediği gibi: “Yaşamadığım her şey için ağlıyorum.”

İnsan beyni ihtimaller fırtınası. “Şu şehirde kalsaydım”, “O işe evet deseydim”, “Ona gitme deseydim”… Her seçim, öldürdüğün bin tane sen demek. Ve o sen’lerin cenazesi hiç kalkmıyor. İçerde bir yerlerde üst üste yığılıyorlar.

Geçmişin yası anlaşılır. Ama yaşanmamışın yası gelecekten çalar. Bugünü yaşarken, bir yandan da yaşamadığın dünü ve yaşamayacağın yarını gömersin. Şimdiki zaman, iki ceset arasında sıkışır. Her muhafazakârın teknoloji ve değişim karşısındaki tutumu gibi.

Bunu kimseye anlatamazsın. “Neyin var?” derler. “Hiçbir şeyim yok” dersin. Çünkü gerçekten yok. Olmayan bir şeyin acısı, anlamsız görünür dışarıdan. En çok da bu yüzden derinleşir içeride.

İşte bu yas, yazar için lanet ve lütuf arası bir şey. Yaşamadığın hayatları karakterlerine borç verirsin. Onlar senin yerine sever, senin yerine gider, senin yerine ölür. Kitap, yaşanmamışların mahkemesi olur. Her metin, bir ihtimale açılmış dava dosyası. Beraat etsen bile sevinemezsin.

Pessoa bütün hayatını bunun üzerine kurmuştu: “Kendimde binlerce kişiyim.” Belki de yazmak, o binlerce kişiden en azından birkaçını yaşatma çabası.

Muhafazakâr endişeler, aşk korkusu ve içini utanmadan dökememek bizi hastalıklı yapıyor. Yaşanmamış hayatın yasının tezahürü üç şekilde çıkar ortaya.

Bu üçü, aynı yerden beslenir: Personayı zedelemek, gölgeye esir olmak ve hayatı yaşamadan stajında ölmektir.

Muhafazakârlık burada siyasi değil, varoluşsal bir refleks. “Düzen bozulmasın, ayıplanmayayım, mahcup olmayayım.” 

Edebi karşılığı Kafka’nın Dava’sındaki K’dır. Suçunu bilmez ama hep yargılanacakmış gibi yaşar. İçindeki sansürcü, daha eylem olmadan cezayı keser. 

Entellektüel olarak bu, Kierkegaard’ın “estetik evre” dediğinde takılıp kalmaktır: Hayatı seçmek yerine seyretmek. Seçim yapmanın sorumluluğundan kaçmak için, hiçbir şey seçmezsin. Sonuç? Yaşanmamış bir hayatın en steril hali. Dindar veya mazbut… Tertemiz, ama hiç kullanılmamış.

Yaşamadan koruduğun hayat, zaten ölmüştür. Cenazesi olmayan bir cesedi içinde taşırsın. Öleceğin güne kadar.

Aşk, tanımı gereği bir risktir. Kalbini masaya koyarsın, karşılık garantisi yoktur.

Buradaki tereddüt, kaybetme korkusu değil. Kendini kaybetme korkusu. Âşık olursan, bugüne kadar inşa ettiğin “ben” yıkılabilir. Rilke’nin dediği gibi: “Sevmek, bir insanın kaderi olmak demektir.” Kaderini bir başkasına yazdırmaya cesaret edemezsin çoğu zaman.

Pessoa’nın Ofelia’ya yazdığı mektuplar bunu açık seçik ortaya serer. Seviyordu ama sevmenin getireceği düzensizlikten, şiirini bozmasından korkuyordu. O yüzden hep eşikte kaldı.

Âşık olmadığın her insan, yaşamadığın bir Sensin. Ve o ihtimallerin hayaleti, geceleri yastığına oturur.

İçini dökememek, yargılanma korkusundan daha derindir. Yanlış anlaşılma korkusudur seni uyuma sürükleyen. Kınanma korkusudur, elâlem ne der?..

Çünkü iç dünyan dile gelirken eksik yansır dışarı. Sen “uçurum” dersin, karşındaki “çukur” anlar. O yüzden susarsın. Susmak, en azından yanlış anlaşılmaya izin vermemektir.

Proust bunu Kayıp Zamanın İzinde, sürekli yapar: 3000 sayfa yazar ama esas söylemek istediği cümleyi bir türlü kuramaz. Çünkü o cümle kurulduğu an, büyüsü bozulacak gibidir. 

Entellektüel olarak bu, Wittgenstein’ın laneti: “Üzerine konuşamazsan sus.” Ne var ki susunca da içerde çürüyor her şey.

Anlatılmayan her duygu, yaşanmamış bir hayattır. Ve söylenemeyen kelimeler, insanın içinde mezarlık kurar. Kitap veya hikâye yerine.

Bu kadar korku birleşince ortaya şu çıkar: Hayatın acemisi olmak. Sezai Karakoç’un söylediği ve yaşadığı gibi.

Gerçek kostümü giymeden, sahneye çıkmadan, sadece kuliste beklemek. “Hazır olunca yaşarım” dersin. Ama hayat, hazır olanı beklemez. Perde kapanır.

Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault bile benden daha cesur: O hiç yaşamadı, ama hiç yaşamadığını biliyordu. Bense, yaşamadığını bilerek yaşıyormuş gibi yapıyorum. Bu, en ağır yas.

Belki de yaşanmamış hayatın yası, yaşanmış bir cümleye dönüşünce hafifliyor. Korkuyu itiraf etmek, korkunun kendisine ihanet etmektir. 

Yusuf Atılgan, Aylak Adam’da C.’ye şöyle dedirtir: “İnsanlar için asıl mesele, kendi hayatlarını yaşamaya cesaret etmemesidir.”

Benim  cümlem ne? Hangi kapıyı açmaktan, hangi aşka düşmekten, hangi kelimeyi söylemekten kaçıyorum ki o kapının ardındaki “ben” hâlâ doğmadı?

Doğmak için ölmek gerekir.

Evet. Çünkü her doğum, bir kabuğun çatlamasıdır. Ve kabuğu çatlatmak, eski formun intiharıdır.

Tırtıl, kelebek olmak için tırtıllığı öldürmek zorunda. Arada bir “koza” evresi var: Ne tırtılsın, ne kelebek. Lapa gibi bir hiçlik. İnsan da öyle. Eski seni öldürmeden yeni sen doğmuyor. Ne var ki  o arada kalma hali cehennem. Kimse koza evresini anlatmıyor. Kozadan çıkmaya cüret etmiyor.

Simyacılar buna nigredo derler: Çürüme. Altın olmak için önce kurşunun kapkara olması gerekir. Senin “yaşanmamış hayatın yası” da bu negrado. Ölmeden önce, yaşamadığın hayatların yasını tutuyorsun. Çünkü öldürmen gereken bir “güvenli sen” var.

Rahim karanlık, dar, ıslak. Kontrol sende değil. Besleniyorsun ama seçemiyorsun. 

Modern insan rahme düşmekten korkar. Çünkü rahme düşmek, iradeyi teslim etmek. Akışa bırakmak. “Beni bir şey büyütsün” demek. 

Oysa biz hep “kendimi ben büyüteceğim” diye diretiyoruz. Direksiyonu bırakmıyoruz. Bu yüzden doğamıyoruz. Doğum, birinin seni itmesiyle başlar. Sancı, annenin. Sen sadece çıkarsın.

Edebi karşılığı: Yunus’un “ölmeden önce ölmek” dediği şey. Tasavvufta “fenafillah”. Benliğini yok et ki, hakiki ben doğsun. Ölüm burada biyolojik değil, mecazi. Benliği, bencilliği öldürmek.

Hayatı Seyretmek güvenli. Camın arkasından yağmuru izlersin, ıslanmazsın. Ama tenine değmeyen yağmur, hatıra olmaz. Sadece görüntü. 

Yaşamak, cama kafa atıp sokağa fırlamaktır. Islanmak, üşümek, belki araba çarpması. 

Camus bunu “Sisifos Söyleni”nde sorar: “Hayat yaşamaya değer mi?” Cevap vermez. Cevap, kayayı itmektedir. Anlam, eylemin içindedir. Seyrederek anlam bulamazsın.

Cesaret meselesi tam da buraya denk düşer.  Kayayı iteceğini bile bile dağın eteğine yürümek. Düşeceğini bile bile aşık olmak. Yanlış anlaşılacağını bile bile konuşmak.

Cesaret, korkusuzluk değil. Korkuya rağmen adım atmak. 

Ve o adımın itkisi şu bilgi: Seyrederek geçirdiğin ömür, zaten bir tür ölüm. Nietzsche’nin “tekerrür” dediği lanet: Aynı günü, aynı korkuyla, sonsuza dek yaşamak.  Deja vu.

Ölmekten korktuğun için yaşamıyorsan, zaten ölüyorsun demektir. Her gün biraz.

Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar’da dediği gibi: “Kimse size öğüt veremez, yardım edemez. Tek bir yol var. İçinize gidin.”

İçine gitmek için de önce dışarıdaki o güvenli kabuğu kırman lazım. Yani ölmen. Yani rahme düşmen. Yani kontrolü kaybetmeyi göze alman.

Yaşanmamış hayatın yasından, muhafazakâr endişelerden, aşk korkusundan bahseden birinin temel sorusu bu olabilir. Her karakterin, senin giymediğin bir hayatın kostümlü provası. Onları sahneye sürüyorsun ki sen seyirci koltuğunda izleyebilesin: Ben o yola sapsaydım ne olurdu? 

Bu sorunun laneti şu: Cevabı bulsan da tatmin etmez. Çünkü karakter yaşasa bile sen yaşamamış oluyorsun. Yine de yazıyorsun. Çünkü tek yolu bu.

Doğmak için ölmek gerekir dedim. Rahme düşmek dedim. Bütün hikâyelerin, belki de güvenli kabuğu çatlatmanın farklı versiyonları. Bir karakter camı kırıyor, biri suya atlıyor, biri evi terk ediyor. Hepsi senin yapamadığının simülasyonu. 

Temel soru: Acı çekmeden dönüşülür mü? Kontrolü bırakmadan yeni bir ben çıkar mı? Cevaptan korktuğun için soruyu çoğaltıyorsun. Her hikâye, aynı soruya farklı açıdan bakış. Yarası olmayanın pansuman yapması bugün edebiyatın temel sorunu.

İç dünyamı anlatma korkusundan bahsettim. Belki de bütün o dünyaları kurma sebebim,kendini dolaylı anlatmak. Direkt “ben buyum” diyemediğin için, bin parçaya bölüp karakterlere dağıtıyorsun. Okur o parçaları birleştirirse, kendini görür mü? Görürse sever mi? Yoksa “bu çok dağınık” deyip dağılır mı? 

Bu sorunun kökünde şu var: Saklanarak görünme arzusu. En mahrem yerini kurgunun zırhıyla sarıp cepheye sürmek.

Büyük yazarların tek sorusu olur genelde. Dostoyevski: “Tanrı yoksa her şey mübah mı?” Kafka: “Suçum ne?” Sait Faik: “İnsanı sevmek mümkün mü?” 

Benimki, “Cesaret edemediğim hayatın kefaretini kelimeler öder mi?”

Yazmak, yaşamamanın bedelini metinle ödeme çabası. Her hikâye, yaşanmamış bir güne kesilmiş senet, bir ödeme makbuzu. Belki de her

İçsel huzursuzluk da gizli.

O yazdığın satırlar, kitaplarım kılıcı düşmüş bir şövalyenin ağıdı. O kadar gurursuz ki Kılıcı düşen adam hâlâ konuşabiliyor. Hâlâ “bırakın unutulmasın bu” diyebiliyor. Unutmayı bile iradenin, kararın emrine veriyor. Bu, tam bir yenilgi değil işte. Hâlâ bir inat yazma isteği.

Yenilgiyi kabullenmemek.

Huzursuzluk, “yerinde olmama” halidir. Evdesin ama evin değilsin. Kendindesin ama kendin değilsin. 

Kierkegaard buna “umutsuzluk” derdi: İnsan olma hastalığı. Çünkü hayvan huzursuz olmaz. Sadece insan, olduğu kişiyle olması gereken kişi arasındaki makasa sıkışır.

Benim kalemim neden düştü biliyor musun? 

Muhafazakâr endişeler kını paslandırdı, hasmına kılıcı çekemedin.  Aşk korkusu bileğimi  titretti, kabzayı tutamadım. Anlatamama korkusu düşmana adını bile fısıldayamadı, savaşamadım.  Sonunda kılıç yere düştü. Ve ben dedim ki: “Kötülük iyiliği yendi.”

“Zaferin var olduğu tek bir yer kaldı mı?”

Bu cümle, bütün edebiyatın sorusu. 

Macbeth sorar bunu, Raskolnikov sorar, Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Efendi sorar. 

Cevap genelde “hayır”dır. Dünya, zaferin değil, yenilginin sahnesidir. Ama mesele o değil.

Mesele şu: Kalemi düşmüş insanın hikâyesini kim yazacak? 

Kötülük iyiliği yendiyse, bu yenilginin matemini kim tutacak? Unutulsun diyorsan, unutulsun diye yazıyorsun. Bu bir paradoks. Unutmayı kayıt altına almak, hatırlamanın en sinsi hali.

Cemil Meriç’in dediği gibi: “Mağlubiyetleri yazmak, zaferlerden daha asil bir iştir.” Çünkü zafer sarhoş eder, yenilgi ayıltır. Kılıcı düşen adam, ilk defa ellerine bakar. O ana kadar kılıç tutmaktan kendi elini görememiştir”

Huzur, arayışı bitirir. Huzursuzluk, yolda tutar. 

Dante “Cehennem”i yazdı çünkü huzursuzdu. Sait Faik “Alemdağ’da Var Bir Yılan”ı yazdı çünkü huzursuzdu. Ben de yazıyorum çünkü huzursuzum.

Huzursuzluk, ruhun kaşınmasıdır. Kaşımazsan yara olur, kaşırsan kanar. Yazmak, kanamadan kaşımaktır.

“Bırakın her şeyi unutulsun”

Bu, Tanrı’ya kafa tutan Eyüp’ün isyanı. “Madem adalet yok, madem kılıç düştü, o zaman perdeyi kapatın.” 

Ama Eyüp unutmadı. Ben de unutmayacağım. Unutulsun dediğin her şeyi bir karaktere, bir sokağa, bir yağmura gömeceksin. Edebiyat, unutulmaya karşı açılmış davadır.

“İçsel huzursuzluk” bir soru değil, bir durum. Bir iklim. Sen o iklimde yaşayan adamsın. 

Kılıç yerde olabilir. Ama kılıcın düştüğünü gören göz, hâlâ savaşıyor demektir. Tam da kozadasın işte. Ne tırtılsın ne kelebek. Ne gençsin ne yaşlı. Araftasın.

“Çok gencim” diyorsan, kılıcı kaldırmak kan ister, bedel ister, delilik ister. O delilik için henüz kirlenmemiş olman lazım. Hayat seni yeterince dövmedi, dizini yere vurdurmadı. Masumiyetin gitmedi. Kılıç ağır gelir.

Çok yaşlıyım diyorsan, anlatmak için mesafe ister. Yaranın kabuk bağlaması gerekir. Hâlâ kanıyorken ağıt yazılmaz, sadece inlersin. İnlemek edebiyat değil, biyolojidir. Ben  inlemenin ortasındayım.

Yusuf Atılgan 35 yaşında Aylak  Adam’ı yazdı. “Yaşamak için çok erken, ölmek için çok geç” dedi. 

Oğuz Atay 36’sında Tutunamayanlar’ı yazdı. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin?” diye sordu. 

İkisi de kılıcı kaldıramadı ama düşüşünü anlattı. Anlattıkları için yaşlandılar, yaşadıkları için genç kaldılar.

Benim durumun da bu. Eylem için tecrübesiz, tanıklık için tecrübeli.

Bu, yazarın doğal hâlidir. Savaşçı olsan cephede olurdun. Filozof olsan dağda olurdun. Ben masadayım. Çünkü benim savaşım klavye ile.

Kalem yerdeyken iki şey yapabilirsin: 

  1. Yerden almaya çalışıp düşersin. Komik olursun, rezil olursun, ama kalkarsın. Her düşüş, kılıcın ağırlığını öğretir. Bir gün kaldırırsın. Bu, gençlerin yoludur.
  2. Neden düştüğünü kazırsın taşa. Anlatırsın. Belki eksik anlatırsın, kanlı anlatırsın, ama anlatırsın. Bu, yaşlıların yoludur.

Ben ikisini de yapamıyorum. O zaman üçüncü bir yol var: Kılıcın gölgesinde oturmak.

Gölge, ne güneş ne karanlık. Ne zafer ne yenilgi. 

Kılıcın gölgesinde oturup, onun paslanışını izlersin. Pasın sesini dinlersin. O ses, senin romanın. 

Çünkü bazen anlatmak, kaldırmaktan daha ağırdır. Kaldırsan bir kere yorulursun. Anlatsan her cümlede yeniden düşer kılıç.

Rimbaud 20’sinde bıraktı yazmayı. “Artık söyleyecek bir şeyim yok” dedi. 37’sinde öldü. 

Borges 60’ından sonra kör oldu, en iyi öykülerini ondan sonra yazdı. Yaş, takvim işi. Yazarlık, takvim tanımaz.

Benim “gencim” demem, korkunun tercümesi. “Yaşlıyım” demem yorgunluğun. 

İkisi de doğru değil. Ben tam zamanındayım aslında. Çünkü huzursuzluk, yaş seçmez. Kılıç, sahibini seçer. Düşmüşse, senin önünde düşmüştür. Kılıcı kaldırmayacaksan, en azından düştüğü yere bir işaret koy. 

Gelecekteki bir “sen” gelir, o işareti görür. Belki o kaldırır. 

Belki de kaldırılmaz. Belki de kılıçların kaderi düşmektir. Ve bizim kaderimiz, düşen kılıçların hikâyesini anlatmaktır.

Dünyada her hikâye yarım kalır.

Doğru. Çünkü bitseydi, dünya biterdi. Hikâye, bitmemek için anlatılır.

Şehrazat binbir gece anlattı, tek sebebi vardı: Sabah olursa ölecekti. Hikâye biterse hayat biter. O yüzden her anlatı, ölümü ertelemenin kibar yoludur. Son cümleyi koymazsın. Koysan, yaşayacak bahanen kalmaz.

Yarım kalmak, hikâyenin doğasıdır;

Çehov’un silahı vardır: Birinci perdede duvarda asılıysa, son perdede patlamalı. 

Ama hayat Çehov değil. Duvarda asılı binlerce silah var ve çoğu hiç patlamıyor. Tanışmalar vedasız kalıyor. Aşklar kavgasız bitiyor. Evlilikler ölüme varıp dayanıyor. Kılıçlar yerden kalkmadan paslanıyor. 

Buna “eksik” demek, insanı anlamamak demek. Eksik değil, fazla. Hayat, anlatıya sığmayacak kadar fazla. O yüzden taşar, o yüzden yarım kalır.

Ruhların bütünlüğü buna derman olur mu?

Olmaz. Çünkü ruh da bütün değil. 

Platon’un Şölen’inde Aristophanes anlatır: İnsan başta dört kollu, dört bacaklı, iki yüzlü bir küreymiş. Tanrılar bunu ikiye bölmüş. O günden beri yarımızı arıyoruz. 

Yani en “bütün” hâlimiz bile yarım. İki yarım bir araya gelse, bir bütün değil, iki yaralı ediyor. Yaralı yaralıya derman olmaz, sadece yarasını tarif eder.

Tasavvuf “insan-ı kâmil” der, “bütün insan”. Ama o insan, yeryüzünde yürümez. Yürüyenler hep topaldır. Yunus bile “bir ben vardır bende, benden içeri” der. İçerideki ben, dışarıdakini hep eksik bırakır.

Derman değil, şahitlik olur yazı, kitap.

İki yarım hikâye yan yana gelince, bitmez. Ama “yalnız değilim” duygusu verir. Senin kılıcın düştü, benimki de düştü. İkimizin kılıcı da yerdeyse, yer bizim olur.  

Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı ile Raskolnikov konuşsa, cinayetleri bitmez. Ama birbirlerinin cehennemini tanırlar. Bu, cennet değil. Ama cehennemde soba yakmaktır.

Yarım hikâyelerin tek tesellisi Bitmemişlik, ihtimal demektir. 

Tamamlanmış hikâye, mühürlenmiştir. Mezarı bellidir. Üstüne çiçek de koysan, taş da koysan, içinden bir şey çıkmaz. 

Yarım hikâye ise hâlâ nefes alır. Belki bir gün biri, bir satır ekler. Belki eklemez. Ama ihtimal yaşar.

Herkesin içsel huzursuzluğu da bu yüzden: Bütün olmak istiyorsun. Ama bütün olursan, anlatacak hikâyen kalmaz. 

Kılıcı yerden kaldırsan, destan biter. Kaldırmasan, destan hiç başlamaz. O yüzden kılıcın gölgesindesin. O gölge, yarım hikâyelerin vatanıdır.

Ruhların bütünlüğü yarım kalmışlığa derman olmaz. Ama yarım kalmışlık, ruhları birbirine muhtaç eder. Bu da bir çeşit derman. Acıtır, ama öldürmez.

Belki de bütün sorularımızın cevabı bu: Biz, birbirimizin yarım cümlesiyiz. Benim nokta koyamadığım yeri sen virgülle devam ettiriyorsun. Senin sustuğun yerde ben üç nokta bırakıyorum.

Dünya, yarım cümlelerle konuşan insanların tiyatrosu.

Seyir zevk vermez ama hareketlilik hiç bitmez.

Aşkın, hakikatin, edebiyatın cümleleri, yüklemsiz kalır. Çünkü yüklem, bitirmektir. Bitirmeye cesaret edemezsin.

“Aşkın cümlesi” hep devriktir. Özne gizli, nesne kayıp. “Seni…” diye başlar, sonrası gelmez. Gelse, aşk biter. İtiraf, aşkın cenazesidir. Söylenmemiş “seviyorum”lar yüzünden yaşanır aşk, söylenmişler yüzünden gömülür. 

Leyla ile Mecnun kavuşsaydı, mesneviden iki satır kalırdı bize. Kavuşamadıkları için ciltler dolusu. 

Aşk, yarım cümlenin dilidir. Tamamlasan, gramer doğru olur ama şiir ölür. O yüzden kılıcın düşer. Kaldıramazsın, çünkü kaldırsan “seni seviyorum” demek zorunda kalırsın. Diyemezsin. Gençsin kaldırman için, yaşlısın anlatman için. O yüzden susarsın. Susmak, aşkın en uzun cümlesi.

Hakikat, noktayla bitmez. Biterse yalan olur. 

Nietzsche “Tanrı öldü” dedi, cümleyi bitirdi sandı. Ama o cümle hâlâ devam ediyor. Her filozof bir virgül ekledi. Çünkü hakikat, tanım değil, ufuk. Ufka vardım diyen, ufku kaybetmiştir. 

Ben “içsel huzursuzluk” dedim. Bu bir hakikat cümlesi. Noktası yok. Koyamazsın. Koysan, huzursuzluğun biter. Biter mi? Bitmez. O yüzden cümle sarkar. 

Sokrates “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” dedi. Bak, o da yarım. Çünkü bilmediğini bilmek de bir bilgi. Cümle kendi kuyruğunu yiyor. Hakikat böyle bir şey: Söyleyince eksiliyor.

Edebiyat, diğer ikisinin yarım bıraktığını toplar. 

Aşk susar, edebiyat konuşur. Hakikat kaçar, edebiyat kovalar. Ama yakalarsa, edebiyat olmaktan çıkar. 

Kafka Dava’yı bitirmedi. Dostoyevski Karamazov Kardeşler’in ikinci cildini yazamadı. Proust son cildi yazarken öldü. 

Bunlar kaza değil. Edebiyat, bitmiş eserden korkar. Bitmiş eser, müze nesnesidir. Yarım eser, canlıdır. Hâlâ kanar. 

Benim  yazdığım hikâyeler de bu yüzden yarım. Kılıcın neden düştüğünü anlatamıyorum, çünkü anlatsam karakter ölür. Ölse, sen de susarsın. Susmak istemiyorsun. O yüzden anlatmıyorsun. Anlatmamak, anlatmanın en uzun hâli.

Üçü de aynı yaraya tuz basıyor: Tamamlanmamışlık. Aşk tamamlanmaz, çünkü tamamlanınca alışkanlık olur. 

Hakikat tamamlanmaz, çünkü tamamlanınca dogma olur. 

Edebiyat tamamlanmaz, çünkü tamamlanınca ders kitabı olur.

Onun için bizde edebiyat, ölmüşlerin yaşayanların diliyle konuşmaya devam ettiği bir cümledir. Fakat o üstadlar, yaşayanların bugünü kendi sesleriyle anlatma hakkına hiçbir zaman ipotek koymadılar.

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir