José Saramago, bozkırı yaran yolda hızla giden
otobüsün camından fırlar ve en bilindik cümlesini haykırır:
“Kötü kader diye bir şey yoktur. 21. yüzyıl vardır.
Ve bu yüzyıl yavrucuğum, bir kelebeği bile intihar ettirebilir.”
Birinci Perde
Belirsiz bir iç ses (Yürüyen):
“Hep kendi yaralarımdan baktım dünyaya, bu yüzden kırık bir pencere gibi yer etti yüreğimde; kendi omzunu öpen kadınlar gördüm, kendi yaralarını saran insanlar, kendi başını okşayan çocuklar… Dünya bu yüzden kırık bir pencereden bakıyormuşum gibi göründü gözüme; her şey yarım bırakılmış, görüntüler birkaç kare eksikmiş gibi. Kupkuru toprağa yağmur yağdığında nefesimi kesen o toprak kokusunu alamıyorum artık. Her şey kendisi olmayı unutmuş; çünkü dünya giderek eksiliyor.”
Dekor:
Güneş batmıştı ama bozkırın ortasında uzayıp giden yaralı yolun asfaltından sıcaklık yayılıyordu hâlâ. Aydınlığın çıkıp gittiği noktadan gökyüzü daha aydınlık görünüyor, aydınlığın içinde kapkara birer leke gibi görünen umutsuz yağmur bulutları mahcup bir şekilde duruyorlardı asılı kaldıkları yerde. Uzun zamandır yağmur yağmadığından mıdır bilinmez ama bulutlar, süt vermeyen koyunlar gibi gözden düşmüşçesine orada unutulmuşlardı. Yoldan geçen arabalar, gün içinde eriyen asfaltta yol alırken ıslak bir ses çıkararak ilerliyor, kupkuru bozkırın ortasında sarı ve kırmızı rengi müjdeci bir ulak gibi karanlığın derinlerine doğru götürüyorlardı. Uzaklardan belirsiz, uzaklaştıkça bir anda kopan bir ip gibi çıktığı yere geri dönen koyun sesleri yalnızlığı hatırlatıyordu. Yalnızlık; her şeyin kendi içine akması, sularımızın çekilmesi ve toprağımıza sızması…
Yürüyen:
Karanlık derinleşmeye başladığı için korkusunu yenmeye çalışan bir adam ıslık çalarak yolun sağ tarafında yürüyordu. Mezarlığın yanından geçerken korkusunu yenmek için bağıra çağıra şarkı söylediği zamanları anımsadı. O zamanlar gibi şimdi de sesi titriyordu. Bu yüzden ıslığı kesik kesikti. Saatlerdir yürüdüğü için iyice yorulmuştu. İnadını kıracak dış bir uyarıcıyı arıyordu gözleri. Böylece oturup dinlenecek, belki de bir şeyler yiyebilecekti. İnadı, küsen bir çocuğun yüzünü kapatırken ısrar edenleri parmaklarının arasından izlemesi gibi zayıf ve kırılgandı.
Çoban:
Hava gayet sıcak olduğu halde epeyce kalın giyinmiş olan çoban, etrafta topladığı çalı çırpıyla bir ateş yakmış, ateşin etrafına koyduğu taşların üstüne isten simsiyah olmuş bir demlikte çay suyu kaynatmaya çalışıyordu. Koyunlarının uzaklaşmayacağından emin olduğu, çobanın her halinden belliydi. Zayıf, kemikleri çıkık ama buna rağmen güçlü görünen bir yapısı vardı. Gecenin içinde kıpırdayan her şeyden haberi vardı sanki. Bütün sesler, görüntüler ona tanıdık geliyordu.
Belirsiz bir iç ses (Çoban):
“İnsanlarla konuşmayı çoktan bıraktım ben. Söylediklerimin bir yere değmediğini, boşlukta dönüp dolaşan bir ok gibi gelip yine bana saplandığını gördükçe sessizliği bir yorgan gibi üstüme çekip beklemeye başladım. Yeniden deneyecek gücü çoktan yitirdim. Her şeyin yalnızca seslerden ve görüntülerden ibaret olduğu bu dünyaya dayanabilmenin yolunu buldum en sonunda: sesimi yutup, görüntümü silikleştirmek.”
Seyirci:
Perde kapanınca seyirciler ayağa kalkıp alkışlamaya başladılar. Acıyı ve sevinci daha az müdahale edilsin diye oyunlaştıran, törenlerle ifade eden insan alkışı yarattı.
İkinci Perde
Sönmek üzere olan ateşin başına oturan iki adam aynı bardaktan çay içiyorlardı. Karşılıklı susmaları iki yabancının susması ya da konuşacak bir şeylerinin olmaması gibi görünmüyordu. Aksine derin bir yakınlığın belirtisiydi bu. Çünkü konuşmak zorunda hissetmiyorlardı kendilerini. Birbirine yabancı olan insanlar, zamanın içinde kaybolmamak için, kendi varlıklarını korumak amacıyla derinliği olmayan konuşmalar icat ederler. Bu iki adam, susmanın bereketli topraklarında akan iki nehir gibi buluşacakları uçsuz bucaksız mavi suların özlemiyle birbirlerine doğru koşuyorlardı.
Yürüyenin kısa hikâyesi(Anlatıcı):
Bir gün genç bir adam, kendisini bu yüzyıla ait hissettiren her şeyi evinde bırakıp nereye gideceğini bilmeden yürümeye başladı. Bu dünyadan çıkmanın bir yolunu arıyordu ona kalsa. Yeraltına hapsolmuş gibi hissediyordu kendisini. Onun kaderi artık yürümekti.
Çobanın kısa hikâyesi (Anlatıcı):
Uzun zaman insanlarla iç içe yaşayan bir adam, gün geçtikçe onlarla arasında dehşetli bir uyumsuzluk olduğunu fark etti. Gülmelerin ve ağlamaların sahteliğini ve hiçbir eylemin kalple desteklenmediğini gördükçe yüreği daralmaya başladı. Kendisini bu dünyaya yedirmekten vazgeçti. Artık bu dünyayı yüreğiyle ovmuyordu. Onun kaderi artık bozkırın uçsuz bucaksız sarılığı içinde isten kararmış bir demlikte çay içmekti.
Dekor:
Vakit, gece yarısını geçmişti. Güneşin tam olarak nerede battığına dair bir iz yoktu; karanlık, geride kalan ışığa dair bütün kanıtları ortadan kaldırmıştı. Yıldızlar öylesine parlaktı ki onlarla ısınabileceğinizi düşünürdünüz. Yolda çok daha seyrek geçmeye başlayan arabalar, karanlığın içinde temkinli bir şekilde yol alıyor, bilmediği bulanık bir suya giren usta balıkçılar gibi korkuyorlardı. Çobanın hemen arkasında duran iriyarı köpek, patilerinin üzerine başını koymuş, tehlike anında canını vermeye hazır gibi sadakatle uyuyordu. Ateş sönmek üzereydi ama uzun süre soğuyacak gibi durmuyordu. İki adam çay içmeyi bırakmış, çobanın ottan yaptığı yastığın üzerine koydukları başlarını gökyüzüne çevirmişlerdi. Birinin ayağı yola, diğerininki ise bozkırın derinlerine doğru uzanmıştı.
Çobanın iç sesi:
“Her şey kendi zamanını yaratır. Bu dünya bir yerden sonra zorlamamayı öğretiyor. Sözcüklerin sırtına yüklediğin ağırlıkları bırakmaya itiyor seni. Kurduğun her cümleden asılmaya başladığında, boğazına dolanan sahteliklerin seni öldürmeye başladığını görüyorsun. Bu yüzden susmalı artık. Beni bu dünyaya getirenlerin birkaç yılda öğrettiği konuşmayı bırakmak için bir ömür harcadım. Ne zaman yüreğim dilimin önüne geçecekse o zaman konuşurum artık. Susmak, sözcükler dünyasında bir cinayettir; her şeyi gerçek dünyada öldürüp kendi zihninde yeniden yaratmaktır.”
Yürüyenin iç sesi:
“Gökyüzü üstüme çökecek, binalar üzerime devrilecek, durduğum yer yarılacak da ölmek üzere olan birinin nefes alışıyla sonsuza kadar yaşayacakmışım gibi hissediyorum. Beni kıskaca alan yaşamların ortasında, çırpınan bir balığın suya duyduğu bir özlemi yaşıyorum içimde. Bu özlem nereye, kime, hangi zamana onu da bilmiyorum. Durmadan yaşayıp durduğum; başkalarının zihni, başkalarının yargılarıymış. Kendimi hiç yaşayamamışım. Kendimi yeniden yaratma görevini yerine getirmeme izin verilmemiş. Bilgisayar oyunlarında kablosuz kollarla kontrol edilen oyuncular gibi hissediyorum kendimi, ne kadar kendim ve ne kadar güçlü olabilirim ki! Ama artık o ekranı kırıp dışarı çıktım. Nereye, hangi zamana giderim bilmiyorum. Özlem duyduğum gökyüzünü her yerde izleyebilirim artık.”
Son Sahne:
Güneş henüz doğmamıştı. Bozkır iyice soğumuş, canlı olan her şeyi üşütmeye başlamıştı. Çoban uyuyordu. Ayaklarındaki şişlikler yüzünden kesik kesik uyuyan genç adam uyanmıştı. Köpek, koyunların etrafında devriye atıyordu. Ateş soğumuştu çoktan. Güneşin doğacağı yerden gökyüzü, koyu bir mavilikte görünüyordu. Genç adam ayağa kalktı, sağ elini kalbinin üstüne koydu, çobana derin bir sevgiyle teşekkür ederek yürümeye başlamıştı.
Çoban, uykusunda gülümsedi.
Anlatıcı:
En sevdiğiniz insanın bile etine tırnaklarınızı can acıtacak şekilde batırın. Bir süre sonra haz almaya başladığınızı şaşkınlıkla fark edeceksiniz. İnsanın kendisinden daha zayıf olanın canını bilinçli bir şekilde yakmasının temel nedeni budur, o hazza yeniden ulaşmak. İnsan ruhunun derinlerinde, kendi başına gelmemiş olan acıya gülme vardır. Bir felaket gördüğümüzde başımıza gelmediği için derin bir oh çekeriz aslında; ama toplumun nelere ağlamamıza bizim adımıza karar vermesi nedeniyle kendimizi tutarız.
Zafer ÇARBOĞA

Son Yorumlar