Düşünce üretkenliği bakımından İslam dünyasının en parlak yılları ağırlıklı olarak 9. ve 12. yüzyıl arasını kapsamaktadır. Özellikle orta Asya’daki mümbit topraklarda El Kindi, Harezmî, Taberi, Farabi, Biruni, İbn-i Sina, Buhari, Tirmizi, Firdevsi, Suhreverdi, Fahreddin Razi, İbn-i Rüşd gibi birçok önemli bilim insanın çıkması kuşkusuz boşuna değildir. Bu durumun önemli sebepleri olarak Orta Asya’nın çok fazla istilaya uğramaması, fetih hareketlerinin ve siyasi kaos ortamlarının diğer coğrafi bölgelere göre daha az oluşu, Harezm, Merv, Nişabur, Horasan, Rey, Semerkant, Buhara, Ürgenç gibi entelektüel birikimi olan yerlerin fazla olması, bazı şehirlerde dev kütüphanelerin olması, devlet idarecilerinin genelde ilim adamlarına sahip çıkışları, Farabi ve İbn-i Sina gibi isimlerin kadim Yunan düşüncesinin önemli aktörleri olan Sokrates, Platon Aristoteles gibi düşünürlerin kitaplarından istifade etmelerini sayabiliriz. İslam bilginleri şayet batıdaki adı geçen filozoflara din taassubu ile yaklaşmış olsalardı ne kendilerine ne de İslam medeniyetinin gelişmişliğine bir katkı sunmuş olacaklardı. Daha sonra İslam’ın düşünce sisteminden etkilenen ve yine bilginlerimizin kitaplarını tercüme eden ve kendi okullarında 6-7 asır ders kitabı olarak okutan batı, ileride Rönesans ve Reform hareketlerini yaparak Fen ve teknolojide ilerleme sağlayacaktır. Ülkelerin gelişmesi maalesef sihirli değnek gibi bir anda olmuyor. Bilgi birikimi, çağı okuma ve hoşgörü kültürü kuşaktan kuşağa tebarüz ettiği takdirde devletler ancak terakki edebilirler. Hazreti Peygamberin, “Hikmet(ilim) müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır.” Düşüncesini referans aldığımızda nereden ve kimden gelirse gelsin içerisinde hakikat parıltıları olan düşüncelere burun kıvırmak doğru bir davranış şekli değildir. Düşüncelerin boynuna kement atmak, katılmadığımız düşünceleri düşünce dünyamızdan aforoz etmek, düşünce sahiplerini linç etmek ne ülkemize ne de İslam âlemine bir hayır getirmeyecektir. Beğenmediğimiz uç fikirler olsa bile klavye başında düşünce sahiplerine sövüp saymak bizim gibi düşünenlerin düşünce dünyasına katkı sunmadığı gibi aksine beğenmediğimiz fikirlerin de toplumda daha fazla rağbet görmesine sebebiyet verecektir. Akıllıca ve zor olanı gücün yetiyorsa yanlış düşündüğün fikirlerin boynunu ilim giyotini ile vurmaktır. Aptalca ve kolay olanı ise hakaret etmek ve daha da ilerisi şahıslara fiili saldırı da bulunmaktır. Bizlerin değer mefkûremizi ve fikirlere bakışımızı belirleyen yukarıdaki hadisi şerifin çizdiği çerçeveden ibarettir. Bu yüzden övgümüzü de yergimizi de bu bağlamda değerlendirmemiz gerekir.
Sosyal medyada bir süredir Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Profesörü Mustafa Öztürk’ün Kuran ile ilgili söylediği sözler tartışılıyor. Bizim sitemizde de bu mevzu belirli bir olgunlukta ve ötekileştirilmeden tartışıldı. Bu bir fıkhi mesele ya da muamelat nev’inden bir konu olsaydı dönüp bakmayacaktım bile. Ancak mesele İslam’ın asıl ve en önemli kaynağı Kuran olunca kayıtsız kalamazdım. Yirmi yılı yakın bir zamandır değişik mevzularda yazılar yazarım. Çok tarzım olmamasına rağmen bazı eleştirel yazılarda kaleme almışlığım olmuştur. Fakat hiç birisinde has isim kullanmadım. Düşüncelerimi hep zihinsel düzeyde değerlendirdim. Fikir kavgası verdim ve halen de veriyorum. Bu kez ilk defa kaidemi bozarak has isim kullanacağım. Zira meseleyi açıklamamız için buna mecburum. Ancak bunu yaparken bazı trollerin yaptığı gibi hakaret ederek değil fikri düzeyde eleştirilerimi sunacağım. Bilgi sahibi olmak için Öztürk’ün videolarını, yazılarını zaman zaman okuyan birisiyim. Bazı ufuk açıcı sözlerine ve yazılarına da şahit oldum. Ancak Mustafa Öztürk’ün özellikle internete düşen sözlerine katılmam mümkün değil. Kuran’ı istihza kokan bir ifadeyle değerlendirmesinin makul bir tarafı yok. Üstelik kendisi gibi düşünmeyenlere “öküz” gibi kaba bir ifade kullanmasını da elbette kabullenecek değilim. Gerçi kendisi son yazısında bu kaba ifadesinden dolayı pişman olduğunu ifade etse de Kuran ile ilgili sözlerinden geri adım atmışa benzemiyor. Haddi zatında mesele Mustafa Öztürk meselesi de değildir. Mesele bir zihniyet meselesi ve bu zihniyetin nasıl dumura uğradığıdır. Yıllarca bazı bilim insanlarının “Kur’an” deyip de Kuranla aralarına nasıl kalın duvarlar ördükleridir. Öztürk’ün açıklamaları Kuran-ı Kerimi ve Hazreti Muhammedî(SAV) tartışılır bir duruma getirmekle kalmamış İslam’ın ana kaynaklarının itibarsızlaştırılmasına kadar gidecek olan kapıyı da aralamıştır. Öztürk’ün internete düşen konuşmalarının tamamını dinledim. Konuşmasının bir yerinde şöyle demekte:
“Andromeda’ya bak, Samanyolu’na bak, National Geographic’de git okyanusun diplerine bak, kutuplara bak… Bir de Kur’an’da 23 sene Velid bin Mugire aşağı As bin Vail yukarı deyip bütün kadrajını Hicaz-Taif-Medine’ye sıkıştırmış ve insanlığa son söyleyeceği sözün çapı oradaki 3-5 lavuk müşrik. Ve o müşrike Kur’an’da öyle küfürler var ki. Bir tanesini okuyayım mı size Kalem Suresi… (Hem kel hem fodul ve üstüne üstük piç… Ama tabii meale öyle yazamazsınız. ‘Soysuz’ yazacaksınız. Aç. Adres de vereyim. Aç. Ferrâ’nın ‘Meâni’l-Kur’ân’ını Aç, İbn-i Kuteybe’yi Aç, nereyi açarsan aç. Nesebi bilinmeyen, onun bunun çocuğuna ‘zenîm’ denir Arapça ‘da. Bu Allah dili olabilir mi? İnsani dil olamaz mı? Olabilir. Yanmış canı ya olabilir. Feverandır. Olabilir.”
Buraya kadar aldığımız konuşma metninde iki arızalı meselenin olduğunu görüyoruz. İlki Kuranın çağı okuyamamasının iması diğeri ise Kuran lafsının beşer kelamı olmasıdır. İlkinden başlayalım. Mustafa Öztürk, özetle kâinatta bu kadar galaksiler, gezegenler ve bilimsel olabilecek hadiseler ortada dururken Kuranın bütün mesaisini 3-5 müşrike harcadığından dem vurmaktadır. Kuranın bilimsel bir kitap olmadığını en başta bilenlerden biri de sanırım Sayın Öztürk’tür. “O ki, yedi göğü tabaka tabaka (birbiriyle âhenkli) olarak yarattı. Rahmân (olan Allah)’ın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin! Haydi, gözü(nü) çevir (de bir bak), hiçbir çatlak görecek misin?” ayetinin için de Samanyolu da vardır, Andromeda da… Kuran salt bilimsel bir kitap olsaydı belki de en az yüz katlı bir bina mesabesinde bir kitap yazılması icap edecekti. Ancak yine de okurlarımız için Kuran’da geçen bazı bilimsel ifadelerle ilgili birkaç pasaj sunalım.
Astronomi: “Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu aziz ve âlim olan Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi 36/38)
Coğrafya: Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler. (Enbiya Suresi:21/33)
“Tarihin çok uzun bir döneminde insanlar Dünya’yı sabit, Güneş’i ise Dünyanın etrafında dönüyor zannettiler. Sonra Kopernik, Kepler, Galileo ile başlayan süreçte ise insanlar Güneş’in sabit bir şekilde ortada durduğunu, Dünyanın ise sabit bir Güneş’in etrafında döndüğünü zannettiler. Bilimde devrim sayılan bu keşif çok önemliydi ama Güneş’in bu modelde sabit, durağan sayılması yanlış bir kanaatti. Daha sonra ise gelişmiş teleskopların sayesinde ve kozmoloji biliminin oluşturduğu birikimle Güneş’in de hareket ettiği, Dünyanın hareket eden bir Güneş’in etrafında döndüğü anlaşıldı. Oysa Güneş’in bu hareketi Kur’an’da 1400 yıl önceden açıklanmıştır. Güneş’in Dünya etrafında kısır döngü yaptığı fikrine ve Güneş’in hareketsiz bir şekilde durduğu fikrine karşı Yasin Suresi’nin 38. ayeti, Güneş’in bir hedefe doğru akıp gittiğini söyleyerek doğru modeli ortaya koymuştur. Güneş saatte 720.000 km’den daha büyük bir hızla Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı’na doğru hareket etmektedir. Dünyanın hem kendi ekseni etrafında, hem Güneş’in etrafında dönerken, aynı zamanda Güneş sistemiyle beraber hareket ettiği de unutulmamalıdır. Güneş her sabah doğmakta, her akşam batmaktadır. Fakat tüm bu doğuşları ve batışları her seferinde Evren’in ayrı bir noktasında gerçekleşmektedir. Yani sema denizinde yüzen yıldızlar ve gezegenler, geçtikleri yollardan bir daha geçmeden yörüngelerinde akıp giderler.”[1]
Fizik: “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali bir lamba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir.”(Nur Suresi 24/35)
Jeoloji: “Dağların nasıl dikildiğine bakmazlar mı? Ve yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” (Gasiye Suresi 88/19-20)
Paleontoloji (Fosilbilim): “Yeryüzünde dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığına bir bakın…” (Ankebut Suresi 29/20)
Arkeoloji: “Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonuna bakmazlar mı? Onlar bunlardan daha kuvvetliydiler, yeryüzünü eşip deşip didik didik etmişler ve bunların imar ettiklerinden çok daha fazla imar etmişlerdi.” (Rum Suresi 30/9)
Botanik: “O, gökten su indirendir. Her çeşit bitkiyi onunla bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, üst üste binmiş taneler üretiyoruz ve hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın. Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için deliller vardır.” (En’am Suresi 6/99)
Zooloji (Hayvanbilimi): “Muhakkak hayvanlardan alacağınız ibretler vardır.” (Nahl Suresi 16/66)
Embriyoloji(Canlı gelişimi bilimi): “Ey insanlar! Eğer dirilişten şüpheleniyorsanız, gerçekten de sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra asılıp tutunan bir şeyden, sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size apaçık gösterelim diye. Dilediğimizi belirli bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da güçlü çağınıza eriştiriyoruz.” (Hac Suresi 22/ 5)
Hukuk: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” ( Fatir Suresi 35/18)
Psikoloji: “Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır.”(Rad Suresi 13/28)
Tarih: “Eyyub’u da (an). Hani Rabbine: «Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin» diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.” (Enbiya 21/83-84)
Tıp: “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbin’in sana yayılman için belirlediği yolları tut!’ Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır.” (Nahl, 16/68-69)
Kuşkusuz tüm bu ayetlerin ve daha fazlası ile ilgili açıklamaların yapıldığı sayısız tezler, makaleler ve kitapların yazıldığını biliyoruz. Kuranda bilimsel metinler olmakla birlikte asıl amacının insanlara dünya ve ahiret saadetini kazandırmak, ahlaklı bir insan profili oluşturmaktır.
Kur’an…
Cenab-ı Hakk’ın kelam sıfatının tecellisi, zamana ve mekâna hükmedenin hüküm cümlesidir. Bunalan insanlığın sığınacağı bir liman, yüklerinden kurtulacağı bir rıhtımdır. Nefessizlerin nefesidir, korkanların güvencesidir. Gök ve yer hazinelerin keşşafıdır. Cevabı ondadır en çetin bilmecelerin. Kimyager ondan alır ilhamını, coğrafyacı onda gezinir yıldızlara dokunmadan önce. Şairler sönük şiirlerini onunla süsler, tarihçiler ondan ders çıkarır geçmişten geleceğe. Doktorlar sadra şifa dağıtır bu kaynaktan. Psikologlar karakterin ipuçlarını ondan öğrenir. Toplumun mühendisliğini onunla yapar Sosyologlar. İdareciler ona uymakla dünyaya nizam getirebilir, din adamları cemiyetin iç bünyesini ancak onunla tamir edebilirler. Kur’an bir gaye, bir dua, bir fikir, bir zikir kitabıdır. İlânihaye cennet kapısını açan bir miftah, dünya ve ahret dengesini kuran bir mihenk taşıdır.
Öztürk’ün Kuranın mesajının Hicaz-Taif-Medine’ye sıkıştırıldığını ve birkaç müşrikle uğraştığını ve son tahlilde Kuranın çapsızlığını ifade etmesi ise son derece üzüntü vericidir. Ayetlerin iniş sebebi bir olay ya da Hazreti peygambere sorulan bir soruyla olduğu gibi muayyen ya da müşahhas olaylara dayanmadan da olabilmektedir. Ama her halükarda müfessirlerimiz ayetten özel manaların yanında genel hükümlerinde olabileceğini ifade etmişlerdir. Kur’anda sıkça duyduğumuz bir ayete birlikte bakalım.
“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. ”[2]
Bu ayette olduğu gibi özellikle ahlaki mevzularda Kuranın evrensel mesajını görebiliyoruz. Ancak bunun yanında o döneme ait bazı münhasır olayları o dönemin şartları içerisinde durumsallık ilkesiyle değerlendirmek pekâlâ mümkün olabilir. Ancak Kuran’daki büyük fotoğrafa baktığımızda tevhit, nübüvvet, haşir, adalet, ahlak gibi temel konulardan bahseder. “Kur’an’da 23 sene Velid bin Mugire aşağı As bin Vail yukarı deyip bütün kadrajını Hicaz-Taif-Medine’ye sıkıştırmış ve insanlığa son söyleyeceği sözün çapı oradaki 3-5 lavuk müşrik.” diyen Öztürk’ün dediği gibi de değildir Kuran’ın mesajı. Uzun yıllardır her gün birkaç sayfa tefsiriyle birlikte meal okurum. Kuran’ın hiçbir yerinde Velid bin Muğire aşağı, As bin Vail yukarı dendiğini ve bunlardan sitayişle bahsettiğini görmedim. Ebu Leheb hariç Kuran sadece kötü şahısların prototipinden bahsederek onlardan uzak durmamızı ve iyiliğe yönelmemizi ister. Yalnız bazı müfessirler Kalem suresinde Velid bin Muğire’den ya da Ebu Cehil’den bahsedildiğini de rivayet ederler. Şimdi sayfamızda çok yer tutmasın diye bahse konu olan Kalem suresinin ilk on altı ayetine bir göz gezdirelim.
“1-Kaleme ve yazdıklarına andolsun.
2-Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin.
3- Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var.
4- Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
5- Sen de göreceksin, onlar da görecekler.
6- Hanginizin meftun olduğunu.
7- Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete erenleri de en iyi bilendir.
8- O halde, yalanlayanlara itaat etme.
9- İsterler ki sen taviz veresin, onlarda taviz versinler.
10-14- Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert, bütün bunlardan sonra bir de ne idüğü belirsiz(soysuz) kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme.
15-Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der.
16-Yakında onun alnına (cehennemlik) damgasını vuracağız.”
Buraya kadar ve bundan sonraki ayetlerde özetle ilmin önemi, Hazreti Muhammed’in(AS) gönderilmiş bir elçi olduğu, onun yüksek şahsiyeti, Mekkeli müşriklerin peygamberimizin getirdiği mesajlara karşı gelişleri, İslam düşmanının özellikleri ve onlardan korunma yolları, Müslüman için verilecek ödüller ve kâfirlere verilecek olacak cezalardan bahseder. Kuran’da, Özürk’ün takıldığı “zenim” kelimesinin “piç” olarak kullanıldığına gelince evet “zenim” kelimesinin piç diye bir manası olsa da hiçbir müfessirin bu kelimeyi kullanmadığını biliyoruz. Zira Allah başkalarının yüklendiği günahı bir başkasına yüklemez. Allah’ın böyle bir ifade kullanmayacağını bilen müfessirlerimiz “zenim” kelimesini soysuz veya kötülüğü ile tanınan insan diye değerlendirmişlerdir. Bu ifade tarzı ne asrısaadette ne de daha sonra tartışma konusu olmuştur. Malumdur ki dünyanın en zengin dillerinden biri olan Arapça’da bir kelimenin birçok anlamı vardır. Şimdi bu kelimenin sözlük manasına bir bakalım. “Zenim: Soyu bozuk, soysuz. Aslında o kavimden olmayıp sonradan ona katılan kimse.* Aşağılık.(Zenim, Zeneme’den müştaktır. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpe gibi yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan muallâk bırakılan sarkıntıya denir ve bu, her tarafa sallanır durur. Lisanımızda o koyun veya keçiye küpeli denildiği gibi, Arapçada ise zenim denilir. Mecazen: Dalkavuk veya kulağı kesik, kulağı küpeli tabirlerindeki manayı andırır. İbn-i Cerir tefsirinde tafsil olunduğu üzere, tarifinde şöyle denmiştir: Nesebi mülhak, piç, şer ile mâruf, kötü damgalı, fâcir ilâahir”[3]
Öztürk’ün Kuran’ı kastederek, “Bu Allah dili olabilir mi? İnsani dil olamaz mı? Olabilir. Yanmış canı ya olabilir. Feverandır. Olabilir.” Sözü ise tam bir fecaattir. Öztürk, mananın Allah’a ait olduğunu ama lafzın peygamberimizin olduğunu ifade etmesi deist, komünist gibi gruplara “altın tas içinde” bulunmaz fırsat sunmakla kalmamış Müslümanların kalbine de bir şüphe oku saplamaktan başka bir işe yaramamıştır. Mürur-u zamanla peygamberimizin bazı sözlerine ekleme ya da çıkarma yapıldığını, sahih hadislerin yanında bazı uydurma hadislerin de olduğunu biliyoruz. Şayet peygamberimizin Kuran’ın lafzını kendisine göre söylemiş olduğunu varsayarsak birileri de kalkar tıpkı hadislere dedikleri gibi Allah’ın kelamının da uydurma olduğunu dile getirebilir. Öztürk’e göre Kuran’da geçen Velid bin Muğire için kullanılan “piç” ifadesini peygamberimiz söylemiştir. Öztürk, güya Allah’a yakıştırmadığı bu ifadeyi peygamberimize yakıştırarak başka bir çelişkiyi/saygısızlığı ortaya koymaktadır. Kuran’da peygamberimiz için “O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.”(Necm Suresi 53/3) dediğine göre peygamberimizin böyle yakışıksız bir söz söylemesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla ne peygamber Kuranın lafzını yazmıştır ne de Allah böyle kötü bir ifade(piç) kullanmıştır. Ayrıca Hakka Suresi/43’de “O, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir.” Bu ayetle Kuran’ın sahibinin Allah olduğunu söyleyerek noktayı koymuştur. Dünyada hiçbir eser sahibi yoktur ki manasını kendisi belirlesin sözlerini başkasına havale etsin. Mana ve lafız kimdeyse eser onundur. Dolayısıyla Kuran manası ve lafzıyla ancak Allah’a aittir. Peygamber ise sadece gelen vahiyleri yazdırmıştır. Kuran’ın manasını Allah’a, lafzını peygambere vermek cahiliye döneminde bile dillendirilmiş bir hadise değildir. Kaldı ki yine aynı surenin 44,45,46. Ayetlerinde, Allah “Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” Diyerek peygamberimizin kendinden Kuran’a bir şey ilave etme ihtimalini ortadan kaldırır. Yine benzer bir ayette, “Kendilerine ayetlerimiz açıkça okunup anlatılınca bize geleceklerine inanmayanlar, ‘Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir’ dediler. Onlara şöyle de: ‘Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur, ben ancak ona vahyedilene uyuyorum. Eğer rabbime itaatsizlik edersem şüphesiz dehşetli bir günün azabından korkarım.”[4] Bu ayetlerden sonra peygamberimizin haşa kendiliğinden bir söz söylemesi mümkün olabilir mi? Öztürk’ün ifadelerine göre peygamberimiz kendisine göre Kuranın lafsını yazmışsa ki o zaman da ayete muhalif olduğu için haşa ona bir peygamber değil yalancı dememiz icap edecektir. Diğer taraftan eğer Kuran’a insan sözü karışmışsa ana dili Arapça olan ve onlarca ayet içinde hadisi; onlarca hadis içinde ayeti tefrik edebilecek kadar edebiyatın inceliklerine malik olan sahabeler bu duruma niçin ses çıkarmamış ve neden bu mevzu medar-ı münakaşa olarak günümüze kadar gelmemiştir. Dolayısıyla peygamberimizin Allah’ın söylemediği bir şeyi yazdırması asla mümkün değildir. Efendimiz bu konuda o kadar hassas ki vahiyle hadisin karışmaması için vahiy kâtiplerine kendi sözlerini bile yazdırmamıştır. Hadisler vefatından sonra yazılmaya başlanmıştır. Öztürk’ün “İslam kaynaklarında, geleneğinde ve günümüzde cihat” adlı kitabında “Kuran’a uzaktan bakınca hiçbir sorun yok gibi görünüyor ama satır aralarına daldığınızda işin içinden pek çıkılmıyor” gibi arızalı başka yazıları ve sözlerinin de olduğunu belirtmek gerekir. Bunlara tafsilatıyla cevap vermek ayrı bir zaman ve emek gerektirir. Netice olarak öncelikle Kuran’ın çapını sorgulamak yerine kendi çapımızın ne olduğuna bakmamız sorunu da kendimizde aramamız gerekir. Kuran bir derya ise herkes elindeki kepçeye göre ondan istifade eder ya da edemez. Öztürk’ün çıkmazı kendi doğrularının tek gerçek doğruymuş gibi düşünmesi ve bazı konularda fevri hareket etmesidir. Dolayısıyla Kuran’da bazı ayetleri o günün şartlarından ve bugünün vaziyetinden bağımsız düşündüğümüzde kafamızda bazı sorunların oluşması pek muhtemeldir. Biraz kümülatif biraz da analitik düşündüğümüzde Öztürk’ün bahse konu olan sözlerinin ne mantıki bir izahını bulabilmemiz ne de Kuran ve sünnet perspektifinde meseleyi doğru değerlendirmemiz mümkündür. Yaklaşık bir asır önce mevzumuzla kısmen alakalı belki de herkesin aklına gelebilecek bir soruya mütefekkirimizin verdiği cevapla bitirelim.
“Şeytan döndü ve dedi:
Kur’ân beşer kelâmına(insan sözüne) benziyor; onların muhaveresi(karşılıklı konuşması) tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe harikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san’atı nasıl beşer san’atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli.”
“Cevaben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz (a.s.m.), mucizâtından ve hasâisinden (özelliklerinden) başka, ef’al (fiiler) ve ahval(haller) ve etvârında (davranışlarında) beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye (Allah’ın âdeti) ve evâmir-i tekviniyesine(yaratılışına ait emirler) münkad (boyun eğen) ve mutî (itaat eden) olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ… Her bir ahval ve etvârında harikulâde bir vaziyet verilmemiş-tâ ki ümmetine ef’âliyle imam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında harikulâde olsaydı, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle rahmeten li’l-âlemîn olamazdı. Aynen öyle de Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyleyse, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü cin ve ins (insanlar) münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini (meseleler) onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşereti (görgü ve ahlak kuralları) ondan taallüm (öğreniyor) ediyor ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyleyse, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah (Allah’ın kelamı) tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ulül’azm ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir.”[5]
Başta kendim olmak üzere herkes için uyarı niteliğinde olan bir dua ile bitirelim.
Ey
“Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalplerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.”[6]
Necati İLMEN
Dipnotlar:
[1] https://kuran-ikerim.org/evrendeki-mukemmel-yorungeler
[2] Nahl Suresi-16/90
[3] https://osmanlica.ihya.org/zenim-nedir
[4] Yunus Suresi 10/15
[5] Said Nursi, 26. Mektup
[6] Âli İmrân 3/8

Necati İlmen kardeşim , iyi niyetli olabilirsin , ama , ayetteki “zenim ” ne idüğü belirsiz , soysuz ( piç ) kelimesini eğip bükerek , yok öyle değil de böyle vs diyerek , farkında değilsin ama Mustafa Öztürk’ün ekmeğine yağ sürüyorsun , siz ve sizin gibiler , ne ara , bu kadar , naif , narin , kibarcık oldunuz , Allah kime nasıl hitabedeceğini size mi soracak , zenim ( piç ) dediyse piçtir , ne idüğü belirsiz , soysuz diyerek yumuşatmaya bile gerek yokken , siz tutmuş , bu manaya gelen herşeyi daha da yumuşatıp sulandırmaya , etkisizleştirmeye , adeta , tıpkı M.Öztürk’ün dediği gibi , neredeyse “Allah kelâmı olamaz ” demeye getiriyorsunuz , kaş yapayım derken göz çıkarıyorsunuz