Şiddet Sarmalında Toplum ve Gençlik: Bir Kırılmanın Anatomisi…

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırıları ile beraber hepimiz dehşete kapıldık. Bu tür saldırıları daha çok Amerika gibi ülkelerde duyardık. Duyduğumuzda ya da okuduğumuzda kendi ülkemizde de olabileceği açıkçası çok da aklımıza gelmezdi.

Bu iki olayla beraber büyük bir kırılma yaşadık ve toplum olarak olayın nedenleri ve yapılabilecekler hakkında fikir yürütmeye çalıştık. Böyle bir olayda tabii ki bu eylemleri yapan çocuğu, varsa ruhsal sorunlarını, aile yapısını tam olarak bilmeden yorum yapmak tamamen spekülatif ve gerçeğin dışında değerlendirmelerden başka bir işe yaramayacaktır. Ancak genel olarak tek tek ele alacak olursak böyle bir olaya zemin hazırlayan gerçekleri konuşabilir; üzerimize düşen ne varsa yapabilir, böyle olayların bir daha yaşanmamasını sağlayabiliriz.

Öncelikle iki gün üst üste yaşanan durum bize şunu gösterdi ki şiddet bulaşıcıdır. Yaşanan bir şiddet olayının romantize edilerek, dramatik müziklerle ve sansürlenmeden gösterilmesi özendiricidir. Bu durum, şiddetin ertesi gün bile tekrarlanmasına sebep olabilir ki maalesef oldu bile. Şiddet olaylarını sunarken kullanılan dil özenle seçilmeli, görüntüler açıkça gösterilmemeli, özendirmemeye dikkat edilmelidir. Bu anlamda hem medyaya hem sosyal medyaya sadece tavsiyeler yetmez; yaptırımlar gelmeli, gerekirse şiddetin nasıl sunulacağına yönelik eğitim verilmelidir.

Hiçbir olay bağlamından koparılarak değerlendirilemez. Yani bu son olaylarda faillerin nasıl bir ortamda oldukları, aileleri, sosyal ilişkileri, çevreleri ve en önemlisi kendi kişilik özellikleri; varsa psikiyatrik tanıları değerlendirilmeden ezberden yapılan yorumlar, haksız suçlamalara ya da yanlış yorumlamalara neden olabilir. Bu nedenle şiddet dili kullanılmadan gerçekler insanlarla açıkça paylaşılmalıdır.

Kişi özelinde bakacak olursak; ergenler riskli davranışlarda bulunmaya çok yatkındır. Onların, muhakeme ve kontrol yetisinden sorumlu olan prefrontal korteks gelişimini henüz tamamlamamıştır. Bu anlamda onların risk alma davranışlarını destekleyecek, enerjilerini doğru yönlendirmelerini sağlayacak spor gibi hareketli eylemler çocukların bu ihtiyaçlarını giderebilir. Okullarda akademik başarının çok ön plana alınması sonucu; beden eğitimi gibi çocukların çok sevdiği derslerin hem ders sayısının az olması hem de bazen bu saatlerde bile ders işlenmesi enerjilerini doğru alanlara yönlendirmelerini engellemektedir.

Önemli olan tek şeyin akademik başarı gibi gösterilerek çocukların kişilik gelişimi esnasında yaşadıkları zorlukların, sosyal ilişkilerdeki tıkanmanın görülmemesi maalesef yıkıcı davranışları artırmaktadır. Ailesi ve çevresi tarafından anlaşılmadığını düşünen çocuklar sosyal medyadaki zararlı içeriklere karşı açık bir hedef haline gelmektedir. Dikkat çekme ihtiyacı, riskli davranışlara yatkın çocuklarda dijital ortamlarda karşılığını bulmakta, anlaşıldığını sanan çocuk çok kolay bir şekilde etkilenmekte ve yönlendirilmektedir. Bu anlamda zaten huzursuz bir aile ortamı çocuk için dijital ortama yönlenmek konusunda maalesef itici bir motivasyon olmaktadır.

Konunun bu kısmında önce ebeveynlerin kendi ruh sağlıklarını değerlendirmeleri, eğer ruhsal olarak kendileri iyi değillerse destek almaları ve evde en azından çocuğa destek olabilecek bir ortam oluşturmaları gerekir. Böyle bir destek Tıp doktoru olan bir ruh sağlığı profesyoneli (psikiyatrist) tarafından (psikologların tanı koyma ve gerekirse ilaç başlama yetkisi yoktur) sağlanmalıdır. Ebeveynler ruhsal olarak destek aldıktan sonra çocuğun ruh sağlığı hakkında endişeleri varsa inkâr etmeyi bırakıp, sorunu kabul edip yine bir hekime (çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanı) başvurarak çocuğa profesyonel destek sağlamalıdır. ‘Benim çocuğumda bir şey yok’ yaklaşımı bir kenara bırakılmalı hem çocuklar hem ebeveynler destek almaktan kaçınmamalıdır.

Çocukların dijital ortamlara erişimi her ne kadar çok suçlansa da artık çağımızın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Tamamen kısıtlanması imkânsızdır. Tamamen kısıtlamayı düşünmek yerine; özellikle çocuk yeni erişmeye başladığında denetleyici mekanizmalar kullanmak (ebeveyn erişim programları gibi) bir süreliğine de olsa koruyucu olabilir. Çocuk dijital ortamda bağımsızlaştıkça bu ortamlarda karşılaşabileceği zararlı içerikler hakkında bilgi vermek, paylaşmasını sağlamak önemlidir. Çocuklar bu içeriklere zaten bir gün içinde ulaşıyor ve sonuna kadar erişmiyorlar, bu bir süreçtir ve destekleyici ve eleştiriden uzak bir ebeveyn tarafından daha iyi yönetilebilir.

Ebeveynler, ‘biz böyle miydik, şimdikiler çok saygısız, çok başına buyruk…’ gibi söylemleri bir kenara bırakıp çağımızın gerçeklerini olduğu gibi değerlendirip; nasıl en az zararla çocuğun riskli yaşları atlatılabilir bunun derdine düşmelidir. Eleştirel bir dil çocukla ilişkiyi bozmaktan başka bir işlev görmemektedir.

Okullarda öğretmenlerin itibarsızlaştırılması, çocuklar hakkındaki tespitlerinin veliler tarafından kişisel algılanarak hatta bazen öğretmene karşı bir tehdit unsuru olarak kullanılması, şiddet olaylarının artmasına büyük katkı sağlamaktadır. Öğretmenler şiddet eğilimi olan çocukları fark etmekte fakat veliyi yardım almaya yönlendirememektedir. Bu konuda belki veliyi de aradan çıkaran bir yaklaşım devlet tarafından sağlanırsa bu çocukların rehabilite edilmesi daha kolay sağlanabilir. Bu anlamda okulların rehberlik servisleri daha etkin rol alabilir.

Toplumsal planda bakacak olursak da; ülkedeki ekonomik sorunlar, siyasi tıkanmışlık, liyakatin çok geri planda kalması,  hak, hukuk, adalet konularındaki eksiklikler maalesef daha umutsuz, daha karamsar gençlerin yetişmesine zemin hazırlamaktadır. Böyle bir ortamda, temel ihtiyaçları karşılanmamış insanlardan ruhsal sağlık beklemek doğru bir beklenti değildir. Bunların hepsi birbiri ile bağlantılı kavramlardır ve kişisel planda iyi olmak için hepsi temel ihtiyaçtır. Bu temel ihtiyaçları gidermek bireyden çok devletin sorumluluğundadır.

Toplumdaki kutuplaşma şiddet ortamının tırmanmasına sebep olmaktadır. Son günlerde ‘dindar kesim’in “Dinini bilmeyen nesiller yetişti ondan böyle olduk” yaklaşımı, ‘seküler kesim’in “Yeni maarif modeli ile ilgili uğraşlar bunlara sebep oluyor” demesi; ‘karşı mahalleyi’ suçlamaktan ve sorumluluk almamaktan başka bir işe yaramamaktadır. Bu kadar yıkıcı bir durumda bile suçlayıcı bir dil kullanmak, savunmaya geçmek bize çözüm sunmaz, tam tersi çözümden uzaklaştırır. Bu anlamda herkesin kendi üzerine düşeni görmesi ve sorumluluğu alması gerekmektedir.

Toplumsal çürüme; kişisel planda başlayıp, ailede, okulda ve tüm toplumda etkileri görülen bir kavramdır. Değerleri olmayan bireyler yetişmesi, toplumsal sorunların en temel nedenidir. Bu anlamda yaşına uygun sorumluluklar verilen (küçük yaşlarda itibaren), kendi işini kendi yapan, etrafındaki insanları kendi hizmetinde gibi görmeyen; insana, hayvana ve eşyaya saygı gösteren bireyler yetiştirmek hepimizin temel ebeveynlik görevidir. Bu temel insani değerlere birileri dinî bir çerçeveden bakabilir, bir diğeri farklı şekilde çerçeveleyebilir. Bu bakış açısı farklılığı bu değerlere sahip bireyler yetiştirmeye engel değildir.

Sonuç olarak kişinin önce kendi etki alanı içerisinde şiddetten uzak, iletişime açık bir birey olması, çocuk yetiştirme fikrinden çok kendisinin nasıl bir insan olduğuna bakması (çocuklar zaten söylediğimizden çok yaptıklarımızı taklit ederler),  kendi sivri yönlerini fark edip gerekirse profesyonel destek alması, evde çocuğun açık iletişim kurabileceği bir ortam oluşturması, çocukta bir sorun fark ederse ilk fark ettiği andan itibaren durumla yüzleşip yardım araması en temel yapılması gerekenlerdir.  Hepimiz şahsi planda üzerimize düşeni yapmadığımız sürece de şiddet sarmalından çıkmamız maalesef mümkün görünmemektedir.

Meral Oran DEMİR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir