Toplumların ve devletlerin ayakta kalmasını sağlayan temel unsurların başında güven gelir. Bu güvenin hangi ilkeye dayandırılacağı ise tarih boyunca tartışılmıştır: Liyakat mı, sadakat mı? İlk bakışta bu iki kavram birbirine zıt gibi görünse de mesele, gerçekte sadakatin neye yöneldiğinde düğümlenir. Eğer sadakat hukuka, ilkelere ve ortak değerlere yönelmişse, liyakatle çatışmaz; aksine onu tamamlar. Ancak sadakat kişilere, gruplara ya da hataların örtbas edilmesine yöneliyorsa, işte o noktada liyakat düzeni için ciddi bir tehdit başlamış demektir.
Liyakat, en yalın hâliyle işi ehline vermektir. Bu ilke yalnızca bireysel başarıyı değil, kurumsal verimliliği ve toplumsal adaleti de güvence altına alır. Liyakat düzeninde insanlar kim olduklarına göre değil “ne bildiklerine ve ne yapabildiklerine” göre değerlendirilir. Bu yönüyle liyakat, fırsat eşitliği idealinin somutlaşmış hâlidir. Ancak bu idealin hayata geçebilmesi, sadece kuralların varlığıyla değil, bu kurallara bağlı kalınmasıyla mümkündür.
Nitekim kayırmacılığın doğurduğu sorunlara karşı geliştirilen “meritokratik düzen” de tam bu noktada önem kazanır. Bu anlayışa göre bireyin kökeni, ailesi ya da bağlantıları değil; ortaya koyduğu yetkinlik belirleyicidir. Başkalarının sağladığı imkânlar değil, kişinin kendi emeği ve kapasitesi esastır. Cinsiyet, ırk, inanç ya da geçmiş gibi unsurların belirleyici olmadığı; yeteneğin ve çabanın merkezde olduğu bir düzendir. Böyle bir sistemde herkesin aynı başlangıç noktasına sahip olması ve ancak kendi yeteneği ölçüsünde ilerlemesi esastır. Dahası, yalnızca başarı değil, erdem de bu düzenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Ancak sadakat kavramı çoğu zaman bu ideal çerçevenin dışında, yanlış bir anlam yüklenerek toplumda yaşatılır. Sadakat, bir kişiye körü körüne bağlılık olarak yorumlandığında, eleştiri mekanizmalarını devre dışı bırakır ve hataların sistematikleşmesine yol açar. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı, kısa vadede düzeni koruyor gibi görünse de uzun vadede çürümeyi hızlandırır.
Sadakat eğer ki evrensel etik ilkelere ve hukuka yönelikse, bu durum Immanuel Kant’ın ifade ettiği anlamda bir ödev ahlâkıdır. Bu anlayışta birey, kişilere değil ilkelere bağlıdır; doğru olanı, sonuçlarından bağımsız olarak savunur. Böyle bir sadakat, liyakati zayıflatmaz; tam tersine onu koruyan ve güçlendiren bir zemin oluşturur.
Ne var ki toplumsal gerçeklik çoğu zaman bu idealden uzaktır. Özellikle geleneksel yapılarda sadakat, ilkelere değil kişisel ilişkilere dayanır. Aile bağları, hemşerilik, tanışıklık ağları ve siyasi yakınlıklar, bireyin konumunu belirlemede etkili hâldedir. Bu durum, Max Weber’in işaret ettiği üzere, rasyonel ve kurallara dayalı bir düzen ile geleneksel otorite arasındaki farkı gösterir. Liyakat rasyonel ve hukuka bağlı bir devlet düzenini savunurken, kişiye bağlı sadakat çoğu zaman geleneksel yapılar içinde koşulsuz bağlılık anlayışına dayanır.
Türk toplumu özelinde bakıldığında, bu yanlış eğilimlerin bürokratik yapı içinde bulunduğu görülür. Hemşehricilik, tanışıklık üzerinden ilerleme ve gayriresmî çıkar ilişkiler ağı, kimi zaman liyakatin önüne geçebilmektedir. Aynı çevreye ait olmak ya da doğru kişilerle bağlantı kurmak, bireysel yeterliliğin önüne geçtiğinde kurumlar zayıflar. Bu durum yalnızca adalet duygusunu zedelemekle kalmaz; aynı zamanda nitelikli bireylerin geri plana itilmesine, sıradanlığın ise sistem içinde yükselmesine neden olur. Böyle bir yapıda zamanla ‘gemisini yürüten kaptan olur’ anlayışı yerleşir; kurallardan çok kişisel ilişkilerin belirleyici olduğu bir düzen güçlenir.
Bu eleştiriler aslında yeni değildir. Koçi Bey, yüzyıllar önce kaleme aldığı risalesinde, “ilmiye sınıfındaki makamların aracılık yoluyla dağıtılmasını açıkça eleştirir ve görevlerin ancak bilgi ve ehliyet esas alınarak verilmesi gerektiğini” vurgular. Ona göre kadılık makamında belirleyici olan ne yaş ne soy ne de yakınlıktır; tek ölçü ilimdir. Bu yaklaşım, liyakat fikrinin tarihsel olarak ne kadar köklü bir ihtiyaç olduğunu gösterir.
Benzer bir eleştirel bakış, Ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan adlı eserinde de karşımıza çıkar. Hikâyede dile getirilen düşünce oldukça çarpıcıdır: Makamlara gelmek için eğilmeyi, boyun bükmeyi ve çıkar ilişkilerini araç haline getirenler, zamanla etraflarını da kendileri gibi dalkavuk ve riyakâr kişilerle doldururlar. Buna karşılık onurlu, doğru ve vicdan sahibi bireyler sistem içinde dışlanır, hatta bertaraf edilmek istenir.
Şu halde, sadakatin liyakatin önüne geçtiği ortamlarda görünür olan şey yetkinlik değil, şahsa bağlılıktır. Bu da zamanla “yağcılık” olarak ifade edilen bir kültürü besler. Eleştirel düşüncenin yerini övgüye, üretkenliğin yerini sadakat gösterilerine bıraktığı bu ortamda kurumlar gelişme yeteneğini kaybeder. Üstlere hoş görünmenin, işini iyi yapmaktan daha fazla ödüllendirildiği bir yapı, kısa vadede bir düzen hissi yaratabilir; ancak uzun vadede bu düzen içeriden çökmeye mahkûmdur. Çünkü böyle bir sistemde hata yapan değil, hatayı dile getiren cezalandırılır.
Netice olarak, mesele liyakat ile sadakat arasında basit bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, sadakatin yönünü doğru tayin edebilmektir. Kişilere bağlı bir sadakat anlayışı, liyakati zedeler ve sistemi içten içe çürütür. Buna karşılık hukuka, etik ilkelere ve ortak değerlere yönelen bir sadakat, liyakat düzeninin en güçlü güvencesidir. Gerçek anlamda adil ve sürdürülebilir bir düzen, ancak liyakatin esas alındığı ve sadakatin doğru yere yöneldiği bir toplumsal bilinçle mümkündür.
Metin KAZAN

Son Yorumlar