Şeyma SAMUR: “Kıyı ile Derinlik Arasında: Açık Deniz’de Anlamın ve Belleğin İzini Sürüyorum.”

“Açık Deniz” adını verdiğiniz ilk öykü kitabınız 2025 Sonbaharında yayımlandı. Tıp eğitimi almış bir öykücünün kaleminden ruhumuzun kuytularını, belleğin katmanlarını, nesnelerin hafızasını, anılar ve mekânların bize söylediklerini okuyoruz. Öncelikle kitabınızın adıyla ilgili bir soru sormak isterim: “Açık Deniz” adının herhangi bir vurgusu var mı? Deniz bir yanıyla sonsuzluğu, özgürlüğü, derinliği, sürekliliği simgelerken bir yanıyla da korkuyu, karanlığı sembolize eder. Öykülerinizin çoğunda deniz var. Sizin için ne ifade ediyor deniz?

Çöller ve denizler uyandırdıkları sonsuzluk imgesiyle kişisel hafızamda büyük yer kaplıyor. İkisi de dingin göründükleri zamanda bile altında keşfe açık bir dünya barındıran devasa kütleler… Öykülerimde de sıradan gibi görünen eşyalar, kişiler, mekânlar ortak kabullerin dışında kalarak çeşitli anlamlara kapı aralıyor. Kitaba adını veren Açık Deniz öyküsünde ölüm karşısındaki acziyetimizi ele alıyorum. Fakat olağandan farklı biçimde. Ölümü arzulayan, bunun için dualar edip adaklar adayan insanlar var öyküde. Artık ölebilecekleri haberini aldıklarında bir müjde almış gibi seviniyor, en güzel elbiselerini giyerek kutlama yapıyorlar. Bu öyküdeki ters yüz edişin kitabın geneli için de geçerli olan sembolik bir karşılığı var.

Aynı zamanda binlerce yıldır tartışılan o karşıtlık üzerine okuru düşünmeye sevk ediyor deniz imgesi. Kıyıdan izlemenin mi içinde bulunmanın mı gerektiği sorusunun üzerine düşünmeye… Öykülerimin okura verdiği koordinatlar da bu ikisi arasında gidip geliyor. Hem okurun emek vererek metin akışına dahil olduğu hem de belli bir mesafeden bakıldığında ahenk arz eden hikâyeler anlatmaya çalışıyorum.

Tıp okudunuz, doktorsunuz. Multidisipliner yapıya sahip bir eğitim aldınız. İçinde yoğun şekilde imgeler, metaforlar, semboller barındıran ve bunlarla sanatsal bir dil kuran edebiyat ilgi/uğraşı alanınız. Öykü yazarısınız. Doktorluk insanı bedensel ve biyolojik anlamda yakından tanımayı sağlıyor. Doktor olmak edebiyatçı Şeyma Samur’a neler kattı? Doktorluk insanın kuytularına, derinlerine inme, sızma cesareti veriyor mu? Bir cerrah gibi neşter vurabiliyor musunuz insanın derinlerine?

Tıp fakültesinde sistematik düşünebilmeyi öğrendim. İnsan fizyolojisinin kusursuz bir mekaniği var, en az insan ruhu kadar detaylı ve karmaşık. Bir öykü yazarının da metnin kendi iç mantığını kurma konusunda titiz olması gerekiyor. Metinler ritmi olan, duraklayan, nefes alan yapılar. Bu canlılığı kurabilmek için öykü iskeletine sistemli bir bakışla yaklaşmak şart.

Poliklinikte çok farklı insanlarla karşılaşıyorum. İnsan doğasının beklentilerine, arzularına doğrudan tanık oluyorum. Ancak yazarken hekimlik ve yazarlık rollerimi ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Gün sonunda bu kimliklerden sıyrılarak yazı masasına oturuyorum. Beni yazmaya iten şey de biraz bu maskesizlik hâli. Daha doğrusu, istediğim maskeyi seçebilme özgürlüğü. Bu nedenle doktorluk yaparken karşılaştığım kişileri öyküye taşımıyorum. Öte yandan gün içindeki ilişkilerimin, gözlemlerimin metinlerin arka planına sızdığını hissediyorum.

Kitabınız “Tını” ve “Kazı” adlı iki bölümden oluşuyor. Bu bölümleri oluşturma gayeniz neydi? Bu iki bölüm arasında atmosfer farkı mı var, yoksa okuru farklı katmanlara sahip öykülere mi çağırıyorsunuz? Nedir bu? 

Atmosfer farkı diyebilirim. İlk bölüm bir ayağıyla günümüze uzanan nispeten modern öykülerden oluşuyor. İkinci bölümde masalsı yönü ağır basan metinler var. Okurun metinle kurduğu ilişkide gözenekli alanlar bırakmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Epigraflar, ara başlıklar okura düşünme alanı açıyor, doğal duraklar oluşturuyor. Kesintisiz anlatılar zaman zaman yorucu oluyor. Tek cümlesi sayfalar süren Ulysess gibi eserlerin yazanı da okuyanı da az artık. Çağın getirisi olarak edebi alışkanlıklarımız da değişiyor, bunu göz önünde bulunduran bir metin mimarisi kurmak istedim.

Öykülerinizde eşyalar, nesneler cansız birer dekor, varlık olarak yer almıyor. Canlı birer organizma gibiler. “Kökler, Dişler, Anılar” adlı öyküde çocuğun süt dişinin çekilmesi, çocuğun yetişkinliğe girmesi ve bu dişin saklanması… Aynı zamanda diğer öykülerinizde yer alan tozlu raflar, fotoğraf makinesi, eski zarf gibi nostaljik nesneler hep aynı işlevleri üstleniyorlar. Canlı gibi işlenen nesneler aynı zamanda tarihin ve hafızanın birer taşıyıcıları. Neler söylersiniz?

Nesnelerin de mekânlar gibi hikâyeleri mühürleyen bir yanları var. Hem kayıt tutuyorlar hem de görme biçimlerine göre çeşitli hisleri tetikleyebiliyorlar. Askıda Rüyalar öyküsünde zenginlerle fakirlerin gördükleri rüyaların farklı oluşu üzerinden işlenen bir sınıfsal alegori var. Rüyaların geçim kaynağı olarak kullanıldığı evrende bu kavramın sınıfsal çıkarlara aracı olması, nesneleşmesi söz konusu.

Kökler, Dişler, Anılar öyküsü süt dişlerinden çocukluk anılarını okuyabilen Marifet Hanım üzerinden ilerliyor.

Cim Karnında Nokta’da babasının içsel hesaplaşmaları sonucu döngüsel bir zaman parçasına hapsolarak bir ağaç kovuğunda kokuya dönüşen Leyla’nın hikâyesi var.

Anlatıda farklı alanların kesiştiği yerlerde durmayı seviyorum. Bilgi ile sezginin, bireyin iç sesi ile toplumsal rollerinin, kişi ile nesnenin kesiştiği noktaları tutuyor Açık Deniz’deki öyküler. Burada Yüzyıllık Yalnızlık romanının kahramanlarından Melquades’i anmazsam eksik kalır.

Eşyanın da bir canının olduğunu, tüm meselenin onun ruhunu uyandırmak olduğunu söyler. Deniz kabuğunun suların sesini kendinde toplaması gibi nesneler de kabuklarında belleğe, geçmişe, tarihin alacakaranlığına dair pek çok şey saklıyor.

“Sabah Alacası” öyküsünde Rasih, “Cim Karnında Nokta” öyküsünde Sabri, “Kamburlar da Flamenko Yapar” öyküsünde Yedikule’nin yoksul insanları… Bedensel engelliler, ötekileştirilenler, kamburlar, kıyıda kalanlar öykülerinizin kahramanları. Neden bu karakterlere yer verdiniz?

Kıyıda kalan kişiler çoğu zaman merkezdekilere ayna tutuyor. Bir şeylerin dışındalar, çizdikleri çemberin ardındaki dünyaya işaret ederek aidiyet arayışını, kimlik krizlerini, içsel çatışmaları somutlaştırmayı daha mümkün hale getiriyorlar.

Babam öğretmen, Konya’da orta halli bir ailede büyüdüm. Yaz tatillerini köyde geçirdiğim olurdu. Üzerine bağcık kabartması yapılmış lastik pabuçları gördüğüm ilk anı hatırlıyorum. Şehre döndüğümde önüme çıkan hayatlarla yazları önüme çıkanları çarpıştırdığımda yeni bir mukayese alanı açıldı çocuk zihnimde. Zamanla bu zemin üzerinden insanları gözlemlemek kaçınılmaz oldu. Dışarıda kalanlarla ünsiyet kurmayı önemsiyorum. Her zaman bir hikâyeye sahiptir onlar. Aralarındayken insanlığa eziyet veren zorbalık yüküne daha az ortak olduğumu hissederim. Yazarken de aynı şekilde.

Tuttuğum nöbetlerden birinde zayıf, bitkin görünümlü bir amca başvurmuştu acile. Sayıklar gibi söylediklerinden genelde sokakta kaldığını, uzun zamandır muayene sırası beklediğini öğrendim. Sepsisten şüphelenerek tetkiklerini istemiştim. Sepsis durumunda kişideki enfeksiyon kana karışarak hayati organları tehdit ediyor ve ölümle sonuçlanabiliyor. Genelde o vaziyette hastaneye gelenlerin ya da hasta yakınlarının ortama gerginlik katacağını, öncelik hakları olduğunu düşünerek hemen muayeneye gireceğini düşünürdüm. Adam sabırla önündeki otuz kişiyi beklemiş, kimseye bir şey dememişti. Sayılı kelimeleriyle bile ardında beklediği kişilerden daha yüklü bir hikâyesi olduğunu anlamak mümkündü. O amcaya ön sıraya geçmeyi teklif ettirmemiş olan sahipsizlik duygusu üzerine düşünürüm ara ara. Bazen kendimizde de hissettiğimiz, kayıtsız kalamadığımız o duyguyu önemsiyorum. Bir aidiyet sorgusuna, anlam arayışına yöneltiyor kişiyi.

Öykülerinizi okurken öykü dilini geliştirmek, kendi dilini bulmak isteyen bir yazarla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Sizde dil bir anlatma aracı olmaktan çıkıyor. Ayrıca öykülerinizde bilinç akışı ve parçalı anlatım tekniği de var. Klasik giriş, gelişme, sonuç gibi bölümler sizin öykülerinizde yok. Anlar, imgeler söz konusu. Ayrıca zaman lineer bir akışa sahip değil. Geriye dönüşler, geçmişten bugüne gelişler var. Okur hep anımsama ve parçaları birleştirme sürecinde. Bu okuru dikkatli okumaya da çağırıyor. Siz neler söylersiniz bu tespitlerimizle ilgili?

Okuma ve anlatı biçimlerimiz her geçen gün değişiyor. Hayatlarımız doğrusal ya da süreğen değil parçalı akış içinde ilerliyor. Gün boyu meşgul olduğumuz işlerden konuştuğumuz kişilere, kaydırdığımız reelslerden dinlediğimiz podcastlere kadar her bir unsur olağan seyrinden uzak, farklı ifade biçimleriyle dikkatimize talip oluyor.

Bu çağın bir yazarı olarak metinlerimin biçimsel denemeler barındırmasını doğal buluyorum. Öykülerimdeki zaman geçişleri, paralel vakitler, parçalı anlatım dünyayı kavrayış biçimimle de yakından ilgili. Geçmiş ve geleceğin sürekli temas halinde birbirini dönüştüren yapılar olması çocukluğumdan bu yana büyülü geliyor. Bunu fark ettiğimden beri insan ruhunun katlarını zamanı ve belleği bozup yeniden kurarak aralamaya çalışıyorum.

“Kökler, Dişler, Anılar”da Marifet Hanım bir destan kahramanı, bir mistik karakter gibi işleniyor. Ayrıca “Askıda Rüyalar” öykünüzde de olduğu üzere mitolojiden faydalanıyorsunuz. Gündelik hayata ilişkin gerçeklerin içine bu tip mistik, mitolojik ögeler koymanızın var mı sebebi? Neler söylersiniz?

Mitoloji çok geniş bir muhayyile alanı. İnsan doğasına kafa yoran herkesin bir şekilde yolunu aşındırdığı binlerce yıllık bir birikim. Toplulukların dünyayı, insanı, kutsalı nasıl anlamlandırdığını gösteriyor. Gündelik hayatımızdaki yargı, inanç ve kabuller mitsel kodlarla örtüşebiliyor. Benzer şekilde, gündelik hayatta yapıp ettiklerimizi mitsel anlatıları kullanarak farklı açılardan anlamlandırabiliyoruz.

Mitolojik ögeler mahir bir anlatıcının elinde metne düşünsel derinlik katma imkânı sağlıyor. Bu açıdan ayrıca kıymetli. Borges’e atıfla rüya görür gibi yazmayı amaçladığım öykü bölümlerinde besleyici bir kaynak oldu benim için.

Kitabınız anlatıcı yönünden de zengin. Tek bir anlatıcı yok. “Sabah Alacası”nda gözlemci anlatıcı, “Kökler, Dişler, Anılar”da ben ve üçüncü tekil anlatıcı, “Kamburlar Da Flamenko Yapar”da ben anlatıcı… Öykülerinizdeki anlatıcı çeşitliliği hakkında neler söylersiniz?

Öyküyü kurguladığım sırada hangi anlatıcı bana daha çok hareket kabiliyeti veriyorsa onu tercih ederim. Her metnin ayrı bir tınısı var. Öyküdeki sesin, zihnimdeki diğer seslerden ayrılmasına imkân veren anlatıcıyı bulduğumda, karakterleri yazıya dökmem daha kolay oluyor. Bu bakımdan, çoğu zaman metin kendi anlatıcısını dayatıyor.

Yazar için ben anlatıcı daha güvenli bir alan; ayrıca günümüz öykülerinde daha sık kullanılıyormuş gibi geliyor. Benim için öykü yazmak, kendi anlatı sınırlarımı görmek anlamına geldiği için, farklı anlatıcıları metne dahil etmeyi yeğliyorum.

Öyküleriniz görsel açıdan çok kuvvetli. Birer sinema sahnesini andırıyor. Aynı zamanda öykülerinizde şiire yakın cümleler de var. Görsel imgeler… Sinema ve şiirle ilginiz nasıl? İleride senaryo yazmak gibi bir niyetiniz var mı?

Öykülerde atmosfer kurmayı önemsiyorum. Ağdalı bir dilden uzak durmaya çalışırken diğer yandan da ruhu olan metinler ortaya çıkarmak kolay değil. Açık Deniz’deki öykülerde bunu amaçladım. Dengeyi bulabilmek, öykü atmosferini güçlendirmekle mümkün oluyor. Öykülerimin sacayağı olarak mekan önemli bir unsur. Mekânlar sıklıkla karakterlerin yazgısında iz bırakıyor. Hatta Kamburlar da Flamenko Yapar öyküsünde olduğu gibi başlı başına kişiyi etkisine alan, öykünün merkezinde yer alan ayrı bir karakter halini alabiliyor.

Yaşam gailesiyle iç sesimi duymakta zorlandığım zamanlarda şiire başvururum. Cahit Koytak, Turgut Uyar ve İlhan Berk’e ait şiirleri dosyamı hazırlarken ara ara açıp okuduğumu hatırlıyorum. Öykülerimde de şiirlerden alıntı yaptığım kısımlar var. Kayıp öyküsünde Belkıs’ın tahtını yapan Hiram, huzura çıkarıldığında Paul Celan şiirinden kısımlar mırıldanıyor. İlk öyküdeki “ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi ıssız ve dokunaklı” dizesi İlhami Çiçek’e ait.

Sanatın farklı alanlarından beslenmek anlatıyı güçlendiriyor. Benzer şekilde edebiyat da yaşamı farklı veçheleriyle anlama kanallarından birisi. Bir konfor alanına kaçmak istediğimde sevdiğim filmlerden kesitleri tekrar izlerim. Yönetmenlerden Theo Angelopoulos, Wim Wenders, Jim Jarmusch şu sıra zihnimde dolaşan isimler. Kitaba dönersek Kökler, Dişler, Anılar öyküsünün kısa filme dönüşebileceği ile ilgili sanat zevkine güvendiğim kişilerden dönüş aldığım oldu. Senaryo yazmak için edebi malzemeyi daha rasyonel biçimlerde ifade etmek gerekiyor. Gün içinde mesleğim gereği teslim olduğum rasyonaliteye masa başında geri dönmek istemem. Yazının, rüyanın, hayal gücünün alanında kalmayı tercih ederim.

Kimleri okursunuz? Başucu kitaplarınız var mı? Yeni çalışmalarınız varsa onlar hakkında da bilgi almak isteriz.

Yazmanın ön koşulu iyi bir okur olmak, tezine katılanlardanım. Usta isimlerin yanı sıra çağdaşlarımı takip etmeye çalışıyorum. Günümüzde sayıca fazla kitap çıkıyor, kitaplara seçici bir dikkatle yaklaşan, emek veren okur sayısı görece daha az.

Edebiyat zevkine güvendiğim arkadaşlarımdan, sosyal medyadan, söyleşilerden takip ettiğim kadarıyla bir filtre oluşturup bana hitap edebilecek kitapları edinerek çağdaş edebiyatı takip etmeye çalışıyorum. Öykü dosyamı hazırlarken yanımda yöremde tuttuğum, beni yazmaya cesaretlendiren isimler arasında Tomris Uyar, Julio Cortazar, Milorad Paviç ve Italo Calvino’yu sayabilirim.

Son olarak neler söylersiniz? 

Açık Deniz’de deneysel teknikleri kullanarak düşünce bakımından derinliği olan öyküler yazmaya çalıştım. Duygudan ziyade sezgiyi merkeze alırken anlam ve tahkiyenin geri planda kalmamasını amaçladım. Yazım sürecinde büyük ölçüde bu gerilimden beslendim. Kitabımın yavaş yavaş kendi özgün okur kitlesine ulaştığını görüyor, mutlu oluyorum. İncelikli tespitleriniz ve nazik davetiniz için teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Şeyma SAMUR

    • Ankara doğumlu.
    • Konya Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu.
    • Öykü, deneme ve eleştiri yazıları çeşitli dergilerde ve çevrimiçi mecralarda yayınlandı.
    • İlk Kitabı Açık Deniz Ketebe Yayınları tarafından 2025’de yayımlandı.
    • Evli ve İstanbul’da yaşıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir