Algaç

İkindiden sonra, sessiz ve alttan alta bir hazırlığa başladı, annem. Anlaşılan, gideceği yere yine beni götürmeyecek. İkide bir yatak odasına girip çıkıyor. Almanya’dan getirttiği rengarenk çiçekli ipek eşarbını ve kendi elleriyle diktiği döpiyesini giymediğine göre kesinlikle şehre gitmeyecek. Hem ortalıkta babam da yok; yalnız gitmez şehre. Düğün ya da nişan gibi bir kutlamaya da gidiyor olamaz. Öyle bir yer olsa iki ablamı da götürür, yanında. Ama onlarda da herhangi bir hazırlık emaresi yok. Hem kasabada bir düğün ya da nişan olsa herkes gibi ben de çok önceden duyardım.

Çukurova’nın sıcağında, evin içinde, kenarlarına boncuk işlenmiş beyaz tülbentini kundak yapardı, annem. Şimdikilerin bone dediği şeye benzerdi kundak. Boyun, ense ve alnın tamamı açıkta kalırdı, tülbenti kundak yapınca. Bunaltıcı havalarda bir nebze olsun rahat etmenin en uygun yoluydu kundak, başörtüsünü asla çıkartmayan annelerimiz için. Kundağı bozup tülbentini başörtüsü haline getirdi, kıyafetini şöyle bir düzeltti. Bu özensiz hazırlık, annemin bir komşuya gideceğini gösteriyordu. Kafesli dediği siyah, beyaz ve kırmızı renkte el dokuması bir savanı yüklükten çıkararak gazeteye sarıp koltuğunun altına aldı. Kapıya yöneldiğinde şimşek hızıyla dışarı çıkmış ve terliklerimi giyerek hazırlanmıştım; beni de götürmeliydi.

– Alın, şunu kapıdan; peşime düşmesin. Ayşe Ablangile algaç gelmiş, evleri kalabalıktır. Ben de çok durmam zaten.

Ablam, bileğimden tutup beni içeriye sürüklerken tereyağında ekmek kavuracağına, peynir çıkaracağına ve karpuz keseceğine dair aklımı başımdan alan vaatlerde bulundu. Tereyağında çıtır çıtır kavrulmuş nar gibi yufka ekmek kırıntılarını sulanmış yufkaya sarıp deri peyniri ve karpuzla yemeye kim hayır diyebilmiş ki sekiz yaşındaki el kadar çocuk desin.

Ben kral sofrasında doyumsuz bir ziyafetin son demlerini yaşarken annem geri geldi eve. İçeriye girer girmez yeniden kundak yaptı, tülbentini. Yakasını silkeleyerek serinlemeye çalışıyordu; sıcak dayanılacak gibi değildi.

Ayşe Ablanın Adana’da oturan teyzesinin torunu kız kaçırmış. Annemin algaç dediği sözcük, bu kız kaçırma olayını tanımlıyordu. Tarama Sözlüğü ‘Almak üzere kaçırılan kız’ diye açıklamış kelimeyi. Burada almak’ın evlenmek anlamında kullanıldığını belirtmeliyim. Onlarca esere ve sözlüğü baktım, Derleme Sözlüğü dışında herhangi bir kayıt bulamadım, sözcüğe ilişkin.

Ayşe Ablalara sığınmak oğlanın nenesinin fikriymiş; ‘Ayşe kol kanat gerer, size.’ demiş. Hatta üç beş gün idare edecek kadar parayı da bu ihtiyar kadından almışlar. 70 km. uzakta, güvenli bir kasabada kimse bulamazmış onları. Annemin dediğine göre oğlancağız fukaralıktan bir taksi bile tutamamış da Adana-Mersin arasında yolcu taşıyan TOK otobüsüne binmişler. Kız akıl edip bir iki kıyafet, birkaç yazma, bir iki parça çeyiz koymuş küçücük bohçasına ama oğlan çırçıplak düşmüş yola. Erkek milleti zaten akılsız olurmuş, yarını düşünmezmiş.

Ayşe Abla ‘Ben bunları nikâhsız durduramam evimin içinde. Allah korusun, başımıza bir bela gelir.’ deyince Musa emmi, kasabada sözü dinlenir yaşlıları da alarak varmış, imamın yanına. İmam başta mırın kırın edip ‘Ana ata izni olmadan nikâh olmaz.’ dese de ısrarlara dayanamamış. Zaten kaçaklar için geri dönme ihtimali yokmuş, artık. Allah korusun, kan akarmış. Nikâh kıyılınca rahat bir nefes almış Ayşe Abla, ‘Evinin içinde zinaya göz yummak olacak iş değilmiş.’ Musa Emmi, nikâhtan sonra bizim kaçaklara bir iki kıyafet, iç çamaşırı ve birer yüzük almış.

Algaç’tan sonra yeni bir sözcük daha ekledi annem dağarcığıma: yeni yaka. Yeni evlenen ve eşyalarını tam hazırlayamamış olan çiftleri tanımlıyordu yeni yaka. Uzak yakın akrabalar ve konu komşu Ayşe Ablalara sığınmış olan bu yeni yaka’yı ev etmeye çalışıyordu. Kimi, o zamanlar mutfaklarda yaygın olarak kullanılan melamin ya da alüminyum kap kacak, kimi kendi dokuduğu sofra bezi ya da savan, kimi de yine kendi eliyle yaptığı pamuk yorgan getiriyormuş, bizim yeni yaka’ya. Annem de kafesli bir savan seçmişti işte yüklükten.

Ayşe Abla uzak bir akrabasını baş göz etmenin mutluluğu içindeydi ama Musa Emmi tedirgindi; kızın gardaşları baskına gelebilir ve böyle bir baskın felaketle sonuçlanabilirdi. Bu yüzden ne oğlan ne de kız adımını atmıyordu, dışarıya. Sokağımızdaki çocuklar bile yabancı birine bu konuda bilgi vermemesi gerektiğinin farkındaydı. Annem de ikide bir tembihliyordu, bizi.

Ayşe Ablalar kapı komşumuzdu ama ben, ancak bir hafta sonra görebilmiştim, kız kaçıran oğlanı. Musa Emminin yanında Cuma namazına gidiyordu. Beyaz gömlek ve lacivert pantolon vardı üzerinde, ayağında da bir Sümerbank ayakkabısı. Dümdüz saçlarını ıslatarak sağa yatırmaya çalışmış.  Biraz tedirginlik ama büyük bir saygı içinde, başını öne eğmiş, Musa emmiye sürtüne sürtüne yürüyordu, kedi gibi.

Annemin deyişiyle ‘oğlanın yediği haltı temizlemek’ için babası ve gardaşları geldi, kasabaya on gün sonra. Musa Emmiye karşı minnet içindeydiler. Masrafları karşılamak için oğlanın babasının verdiği parayı ‘Bizim de o kadarcık ağalımız olsun!’ diyerek kabul etmemiş, Musa Emmi. Hem ‘Evine sığınan birini kapı dışarı etmek yokmuş töremizde.’

Oğlanın babasını gönderdikten sonra Musa Emmi, aklı başında birkaç kişiyi yanına alıp sulh için kız tarafını ziyarete gitti. Üzerinden iki hafta geçmesine rağmen kız evi, yas evi gibiymiş. Anası öfkeyi çoğaltmamak için kocasına göstermeden gizli gizli ağlıyor; bir delilik yapmamaları için oğullarına da sürekli nasihat ediyormuş. Oğlanlar bir iki diklenip hırgür çıkarmaya çalışsa da kızın babası sulha razı olmuş.

Sulh sağlanmış olmasına rağmen kız tarafından kimse gelmedi kaçakları almaya. Zaten sulh, yeni çiftin can güvenliğini garanti altına almaya yarıyordu, sadece. Yoksa ne barışan ne de olanları affeden vardı. Oğlanın gardaşları eksi bir pikapla geldi, bizim kaçakları almaya. Pikabın kasasına eski bir savan serip kasabalının yeni çifte getirdiği hediyeleri yerleştirdiler: savanlar, yorganlar, kap kacaklar, plastik leğenler, tencereler, tavalar, bidonlar vs…

Gelin gözyaşları içindeydi, vedalaşırken. Bir aydır misafir olduğu evden ayrıldığına mı yoksa kaderine mi ağlıyordu, belli değildi. Pikabın kasasındaki savanların üzerine, eşinin yanına oturan damadın bir eli gelinin elindeydi. Diğer elini sallayarak ‘Allaha ısmarladık.’ derken gelinin aksine mutluluk içindeydi; nasıl olsa sulh ve can güvenliği sağlanmıştı; üstüne, nenemin deyişiyle doncak (sadece bir kat kıyafetle) geldiği kasabadan bir pikap dolusu ev eşyasıyla ayrılıyordu. ‘İyi ki nenemin aklına uyup Ayşe Ablalara sığınmışım.’ der gibiydi, gözleri.

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir