İstanbul’da kitapçıya girdim ve girmemle o kitabı görmem bir oldu. Daha doğrusu kapaktaki o resmi… Hemen eğildim ve kitabı alarak kapağına baktım. Evet, onun resmiydi. Bir dönem bütün Doğu gençliğini etkileyen ve kendini sevdiren, sözleri sloganlaşan, dilden dile gezen Ali Şeriati’nin… Kapaktaki resim siyah-beyaz bir resimdi ve çok hoştu. Kravatlı, düzgün giyimli genç adam ellerini birbirine kenetlemiş ve dirseğini karnına dayamış olan eşi Puran Şeriati’yle adeta bütünleşmişti.
Kitabın yazarı Puran Şeriati’ydi. İsmi de “Ali Şeriati ile Birlikte”ydi. Kitabı hemen aldım. Bir devrimcinin eşinden onun dünyasını tanımak, aralarındaki aşka ve dayanışmaya vakıf olmak beni hep heyecanlandırmıştır. Eve varır varmaz ilk işim kitabı “karıştırmak” oldu. Bütün kitapları aldığımda okumadan önce başından, ortasından, sonundan birazcık okur, heyecanımı dindirir, sonra baştan sona okumaya başlarım. Bu kez de öyle yaptım. Bir kaç satır baştan, bir kaç satır ortadan, bir kaç satır da sondan okudum. Okudum ama hiç bir şey anlamadım. Satırlar beni kendisine çekmiyor, aradığımı, devrimci Ali’yi o satırlarda bir türlü bulamıyordum. Keyfim kaçtı ve kitabı öylece masanın üzerinde bıraktım. Aradan bir kaç gün geçti ve masanın üzerinde bana gülümseyen Ali ile Puran’nın hikâyesine yeniden döndüm ve ne olursa olsun kitabı baştan sona okumaya karar verdim. Önsöz ve Puran Şeriati’nin sunumundan hemen hemen hiç bir şey anlamamıştım. Mesela, yazar önsözün daha ilk cümlesinde bilgiç bilgiç şöyle yazıyordu:
“Bilgiye dayalı detaylı bir hayat hikâyesi, yakınlık ve bir dereceye kadar, her ne kadar yabancı olmasa da kişinin yaşam dairesinin dışında kalanlardan uzaklaşmayı gerektiriyor.”[1]
Fesuphanallah! Bu da neydi?
O anlaşılmaz sayfaları hızla çevirdim ve esas konuyu okumaya başladım. Esas konu Puran Şeriati’nin anlatımı olduğu için “mutlaka okunaklıdır,” diye düşündüm.
Birinci bölüm, beylik ve şifreli sözlerin alt alta sıralandığı 31. sayfadan sonra başlıyor. Birinci bölümün başlığı da bir garip: “Tarihi ve Coğrafi Başlangıç” Bu bölümde Ali Şeriati’nin doğduğu yer anlatılıyor. Okuyalım:
“Ali’nin doğduğu yer Kahek, yetiştiği ve kendini her bakımdan bağlı hissettiği yer Mezinan… Ancak tarihi açıdan elde fazla bir bilgi yok.”
Hangi konuda bilgi yok? Ali hakkında mı, Kahek hakkında mı yoksa Mezinan hakkında mı?
“Tarihi Beyhak, Orayı Beyhak’ın çeyreğinin 1/12’si olarak bilir.”[2]
Ne demek istiyorsun be mübarek!

Oraları da geçiyorum. Ama geçtikçe okunacak sayfalar da azalıyor ve ben sabırsızlanıyorum. Karşımda ne Ali var ne de Puran…. Berbat bir Türkçe ki anlamak, kitabın tadını hissetmek mümkün değil. Cümleler uzatıldıkça uzatılmış, anlaşılmaması elden gelen her şey yapılmıştır:
“Vakıa, 1314 senesinde perde açıldıktan sonra, Rızahan’nın hocalık elbisesini giymek için emniyet amirliğinden özel izin alınması gibi hocaların getirdiği kısıtlamalar ve dahi geçim zorluğundan dolayı Agayi Muhammed Taki hocalık (ruhanilik) mesleğinden ayrılmış ve halihazırdaki eğitim ve öğretim katılmıştır.”
Allah aşkına bu cümleyi kuran bir insana ne denir? Ben bir şey diyemedim ve okudukça şaşırdım kaldım. Kitapta baştan sona kadar “Agayi Muhammed” gibi tanımlamalar 1300’lü tarihler akıp gidiyor. O tanımlamaları kabul ettik diyelim… Peki ya isimler? İsimlerin yazılması da bir felaket, bir facia… Herkesin bildiği “Meşhed” şehri “Meşhet” olmuş. İran para birimi olan tümeni veya riyalı “toman” yapmış çevirmen. Bütün kurum adları, yer isimleri, kitap isimleri Farsça olduğu gibi yer almış kitapta.
Kitabın 45. sayfasında Ali’nin çocukluk ve gençlik yılları anlatılıyor. Anlatan Ali’nin eşi. Ama siz kurulan cümlelere bir bakın…
“Ali henüz on yaşından fazla değildi ki, amcasının bir mektupla beraber gönderdiği üç tomanla büyük annesine bir çift ayakkabı alacaktır.“[3]
Vah vah vah….Ben Puran Şeriati’nin şöyle dediğini tahmin ediyorum:
“Ali on yaşlarındaydı. Amcası ona bir mektupla birlikte üç tümen göndermişti. O üç tümenle ninesine bir çift ayakkabı almıştı.”
Belli ki kitabı tercüme eden Puran Şeriati’nin ne anlattığı ile ilgili değildir ve kendi kafasındaki kekeme bir anlatıcıyı tercüme etmektedir.
Daniş Telep Bey değil de Agayi Daniş Telep anlatıyor:
“Ali, mizahi tabiatli idi. Ama kendisine ciddi bir tavır takınırdı.”[4]
Kız kardeşi Betül anlatıyor:
“Kahek zelzelesinin peşi sıra, oradan döndükten sonra yorgun, toz toprak ve üzgün idi.”[5]
Arkadaşı Abdülkerim Bey anlatıyor:
“Eşekler yükü toprağın altından çıkarılan tek ayakkabıyı topluluğa gösterdi.”
Kitapta anlatımlar böylece devam edip gidiyor. Sözler tercüme edilirken üzerinde bir saniye bile düşünülmediği, hatta Türkçe düşünülmediği apaçık ortada. Bazen insan, bu kitabın bir tercüman tarafından değil de bilgisayarlardaki arama motorlarından bulunan tercüme programları tarafından tercüme edildiğini düşünüyor. Bozuk Türkçe, karma karışık bir anlatım ve bizim gibi okuyucular için şifrelenmiş sözler 360 sayfalık kitabı hiç derecesine indirmiştir. Kitabı okuyan okuyucu sanki kapkaranlık bir gecede el yordamı ile yol almış gibi oluyor. Ne yaşanılmış tarihler, ne şehirler, ne kurumlar ne de insanlar insana tanıdık gelmiyor. Bir dönemden bahsedilirken tercüman söze şöyle başlıyor:
” Mihr ayı 1334.”
Bu kitaba emek verenler “Mihr” ayının ve 1334 yılının Türk okuyucusu için hiç bir şey ifade etmediğini bilmiyorlar mı acaba? Ulak yayınlarının, onun yöneticilerinin, kitabın genel yayın yönetmeni İbrahim Horoz’un, tercüman Mustafa Subaşı’nın Türk okuyucusuna saygısı olmayabilir. Ama bu kişiler Ali Şeriati’nin devrimci ruhuna, Puran Şeriati’inin bir devrimciye olan aşkına da mı saygı duymuyorlar? Ne diyelim? Halkımızın güzel deyimiyle hepsinin dilini eşek arısı soksun!

Orhan ARAS
Dipnotlar
[1] Ali Şeriati ile Birlikte, Ulak Yayınları 2016, s.9
[2] Ali Şeriati ile Birlikte, Ulak yayınları 2016, s.31
[3] Aynı yer,s.46
[4] Aynı yer, s.57
[5] Aynı yer, s.141

Son Yorumlar