Anadolu’da Nevruz Bayramı

Her yıl öbür dini ve milli bayramlarımız gibi “Nevruz Bayramı”nı da çoşkuyla kutlamaktayız. “Nevruz Bayramı” son dönemlerde bazı ideolojilere alet edilse de bizim Iğdır, Kars çevresinde yaşayan Azerbaycan Türkleri tarafından en önemli bayram olarak kutlanmaktadır. Halkımızın bilincinde bu bayram bazen bahar bayramı, bazen “Ali Bayramı” olarak bilinmektedir. Toprağın canlanması, otların yavaş yavaş kendilerini göstermeleri, ekinlere ve dolayısıyla berekete kavuşacak olan insanlarımızı sevince boğmaktadır.

Nevruz geldiğinde çocukken nasıl da sevinir, nasıl da mutlu olurduk, Allah’ım! Aslında bayrama hazırlık bizim oralarda çok önceden başlardı. Güneş yüzünü gösterir göstermez annelerimiz telaşla temizliğe başlarlardı. Bu temizliğe “ev tökmek” denirdi. Yani ev baştan başa temizlenir, elbiseler yıkanır, eşyalar yenilenirdi. Öyle ya, eve misafirler gelecekti. Sonra köyün bazı yerlerinde ateş yakmalar başlardı. Bu biz çocuklar için en büyük eğlenceydi. Durmadan ateşin üzerinde hoplar zıplardık. Tabii ki dilekler de tutulurdu. Çocuk aklımızla dilek tutmayı da pek beceremezdik. Çoğumuz aynı şeyleri söylerdik:

“Derdimiz, günahımız ateşin üzerine dökülsün!”

Veya buna benzer sözler söylerdik.

Bütün köy bir düğün yerine dönerdi. En çok kızlar ve gelinler teleşlanırlardı. Bazen komşu evlere kapı dinlemeye gidilirdi. O sıralar herkes evinde güzel sözlerle konuşmaya dikkat ederdi. Kimse küfür etmez ve kötü söz kullanmazdı. Eğer kapıyı dinleyen genç kız ve gelinse o konuşulan söz onun talihine etki ederdi. Büyüklerimiz böyle inanır ve bizlere de öyle aktarırlardı. 

Od çarşambası, su çarşambası, toprak çarşambası… Bütün bu çarşambalar “Nevruz Bayramı”na doğru giden haftalık aşamalardı. Hediyeler, bacadan, kapıdan, şallar, mendiller sarkıtmalar… Bazen mendil veya şal yerine şapkalar kapılara uzatılırdı. Kimsenin eli hediyesiz geriye dönmezdi. Veren el bereketli el sayılırdı. Bütün halk yüreğini, ekmeğini, şekerini öne çıkarır, çocukları, gençleri sevindirir, onların gülen gözlerine bakar, mutlu olurlardı. Yaşlıların dillerinden sürekli dualar, güzel dilekler, umut veren sözler yükselirdi. Kısa zaman sonra yeşillenen toprağa doğru yönelecek insanların kollarına güç, gönüllerine neşe verilirdi. Neşeli ve umutlu insanların bereketlerinin de bol olacağına inanılırdı.

Bayramdan bir hafta önce bütün köylüler mezarlığa giderdi. Önde köyün imamı olur ve ölenlerin ruhlarına dualar okur, cemaat de “amin” derdi. Mezarlık da da şekerler, yiyecekler dağıtılırdı. Kalanlar da etrafa konulur, “bunlar da kurdun, kuşun, börtü böceğin hakkıdır,” derlerdi.

O yoksul halkımız nasıl da cömertti Allah’ım! Ellerinde ne varsa insana, çocuğa, tabiata verirlerdi.

Ben önce, annemin dedesi olan ve o sıralar 90 yaşlarındaki Koca Babam’a giderdim. Orda hem onun hem de İbrahim Dede‘min ve Zeynep Nine’min ellerinden öper, hediyelerimi alırdım. Ardından da komşularımız Hacı Mir Aziz, Bayram, Nurettin, Mehmet Amca’ma koşardım. Hepsi ceplerimi şekerle doldurur, yanaklarımı okşar, öperlerdi.

Köyün içinde köyümüzün sözü geçen, sevilen büyükleri merhum Hacı Habip,  Hacı Mehemmed, Hacı Hüseyin Amca’larının şakaları ve kahkahaları duyulurdu. Köyümüzün muhtarı Seyat Amca, Sultanali Amca ve diğer büyükler öbek öbek toplanır tatlı tatlı konuşurlardı. Gençlere öğütler, nasihatlar verirlerdi.

Benim ev ziyaretlerim bir kaç kişi ile bitmezdi. Kazım Karabekir Paşa’nın büyüttüğü gençlerden olan ve bana kirvelik yapan Mehmetali Budak’a giderdim. Çoğunlukla elli kuruş veya bir lira verir, gönül okşayıcı sözler söylerdi. Onların yakınında çoğunlukla köyün hemen hemen herşeyini yapan ustası Hamdullah Koçuk Amca’ya rastlar onun da elini öperdim. Hepsi içten güler, içten saçlarımı sıvazlar, içten öper ve güle güle hediyelerimizi verirlerdi. Ne sun’ilik, ne içten pazarlık, ne de gözü gönlü darlık vardı!

Babam bayram günü erkenden köyün içine giderdi. Geriye döndüğünde gülerek güzel haberler getirirdi. Merhum Hacı Hüseyin Güraras geçmiş âdetleri iyi bilirdi. Babam ondan öğrendiklerini gelir bize anlatırdı.

“Hacı dedi ki, bu yıl at yılıdır. Önümüzdeki yıl kıtlık olacak…”

Hacı iyi şeyler demişse sevinirdik, kötü şeyler demişse korkardık.

Sonra sel gibi köyün içine akardık! Sarılır, öpüşür, yumurta dövüştürür, eller öper, hediyeler alırdık!

Ah! Artık ne babam, ne dedem ne Hacı Hüseyin ne de diğerleri var….

Baharın, çiçeklerin, böceklerin ve bizim hediylerimizi kimler verecek? Kimler artık “Nevruz” u bir kardeşlik, güzellik, insanlık bayramı olarak kutlayacak?

Kimlerin ellerini öpecek, kimlerden hediyelerimizi alacağız? Güzel söz duymak için kimin kapısını dinleyeceğiz. Çocukluk, gençlik hevesiyle kızdığımızda, yaramazlık yaptığımızda kimin nasihatı ile kendimize geleceğiz?

Sadece nevruzumuz kaybolmadı. Bizi biz eden adamlar da, kadınlar da kayboldu gittiler.

Bu sabah bayramdır diye yine uyandım, babamı bekledim. Yine köyden güle güle gelecek ve Hacı Hüseyin Amca’dan haber getirecek diye düşündüm.

Ama gelmedi. Gözlerim uzaktaki köyümüzün hasretinde takılı kaldı. Bir film şeridi gibi o güzel insanlar birer birer gözlerimin önünden akıp gittiler. Babamın sesine benzer bir ses şöyle seslendi:

“Hacı Hüseyin söyledi, bu yıl fare yılıdır, dikkat edin!”

Gelecek “Sığır Yılı”nda buluşmak üzere nevruz bayramınız kutlu olsun!

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir