Bosna Savaşı’nın olduğu yıllarda gazetelerde gördüğüm ve çocuk hafızama kazınan birkaç fotoğraf karesi var ki onları hayatımın sonuna kadar unutabilmem mümkün değil. O yıllarda (1994-1995) bazı duyarlı öğretmenlerimiz Bosna’da büyük bir katliam yaşandığını anlatıyordu. Haberlerde çıkan savaş manzaraları, öğretmenlerimin anlattıkları çocuk dünyamı hüzne boğuyordu. Hepimiz henüz küçüktük, yalnız savaşın ne demek olduğunu çok iyi biliyor ve anlıyorduk. Daha şunun şurasında dedelerimiz değil miydi ateşle imtihan olan yurtlarında bağımsızlık uğrunda can veren? Bizler değil miydik vatan bildiğimiz Balkanlardan sürülerek Anadolu’ya gelen? Savaşın ne demek olduğunu anlayabiliyorduk. Ağıtlarla ve acı yüklü hikâyelerle büyümüştük. Yüksek bir Türklük bilincimiz ve imanlı büyüklerimiz vardı. Annemin babaannesi ‘‘Selânik ah Selânik!’’ diyerek hep özlemini çektiği vatanına dönebilmek arzusu ile yaşamış ve annemin anlattığına göre de hasret duygusuyla bu dünyadan göçüp gitmişti. Büyük bir sülaleyi oluşturan her bir bireyin farklı ya da benzer; ama keder yüklü hikâyelerini dinlerdik. Bugün hâlâ acı yüklü olmamızın nedeni genetik kodlarla bize miras olarak kalan kederli duygular mıydı? Büyük halaların, dedelerin, nenelerin, teyzelerin ve eş-dost akrabanın yüz yıllık kahrını iliklerimize kadar hissediyor ve anlayabiliyorduk. Bu iyi bir durum muydu bilmiyorum. Bunca acı yüklü, üzücü hikâyeleri çocukların yanında anlatmak doğru muydu? Uzmanlar üzücü hikâyelerin çocukların yanında anlatılmasına karşı çıkacaktır. Anlatılan ve bahsedilenlerin hepsi gerçekti ve belki de saklanan, gizlenen çok daha fazla detayları vardı. O hikâyeleri dinlediğim için pişman değilim ve bugünkü insanlık bilincimi büyüklerimden dinlediğim hikâyeler ile kazandım. Milletimi, vatanımı, dinimi sevmeme neden oldukları için acı yüklü de olsalar her bir büyüğümün hikâyesini seviyorum.
Kıbrıs Harekâtını hatırlamam mümkün değil; o tarihte henüz doğmamıştım, yalnız etkilerini ve o günlerde yaşananları annemden dinlemişliğim çoktur. Ne çok savaş var yakın tarihte olan değil mi? Bazıları da hâlâ devam etmektedir. Bulgaristan’dan göç edip gelmek zorunda kalan Türklerin yaşadıkları, Irak’ın işgali, Uygur Türklerinin yaşamak için verdiği mücadele ve Çin devletinin Türklere zulmü, Ukrayna Savaşı… Aklıma ilk gelen bunlar olduğu için bu şekilde sıraladım. Bir de ülkemizde zaman zaman yaşanan iç kargaşaları anlatsak işin içinden çıkmakta zorlanacağız.
Bugün size Annemin Yarası adlı filmin bende bıraktığı izlerden bahsetmek istiyorum. Pek çok kişinin izlemiş olduğunu tahmin ettiğim film Bosna Savaşı sonrası yaşananları genç bir delikanlı etrafında anlatıyor. Bu anlatım biçimi -filmin konusu- sadece bir kadının ve oğlunun dramını anlatıyor gibi görünüyorsa da aslında öyle olmadığını hissediyorsunuz. Yaşanan acıların içinde Nerma’nın hikâyesi -kurgulanmış da olsa- tarihi kayıtlara geçiyor. Bosna’da yaşayan elli bin Müslüman kadına tecavüz edildiği ve bunların yirmi bininin çocuk doğurduğunu öğrendiğimizde olayın vahametini sanıyorum ki bir nebze olsun daha iyi anlayabileceğiz. Doğan çocukların hiçbir suçu olmadığı gibi hamile kalan kadınların hatta çocuk denecek yaşta olan genç kızların da suçu yoktur. Onların suçu sadece yanlış bir zamanda ve yanlış bir coğrafyada yaşıyor olmaları mıydı? Yanlış zaman ya da yanlış coğrafya da nasıl oluyormuş ki denilmesin. Yanlış zamanı ve yanlış coğrafyayı yaratan da yine kötü ruhlu insanlardır.
Filmin Sonunda Borislav, Mariya’ya ‘‘Savaşı ben mi çıkardım? Bir gecede çıktı. Biz onları öldürmesek onlar bizi öldürecekti.’’ diyor. Ah Boris Ah!

Film yetimhanedeki görüntülerle başlıyor. On sekiz yaşındaki Salih ve yetimhane müdürü olan Sadık Hocanın konuşmasıyla anlıyoruz ki delikanlı ailesini bulmak için bir arayış yolculuğuna çıkacaktır. Salih’in en büyük sorusu ‘‘Kimim ben?’’ dir. Bu noktada şöyle düşünüyorum: Salih annesinin de kaybolduğunu ve kim olduğunu hatırlayamadığı ya da hatırlamak istemediğini bilse o yolculuğa çıkacak mıydı? Salih eline tutuşturulan adres kâğıdı ile annesinin yaşadığı Simnan köyüne gidiyor. Burada annesiyle karşılaşacağı konusunda hiçbir fikre sahip değildir. On altı yaşlarında tecavüze uğrayan Nerma’nın görüntüsü şiirlere konu olabilecek kadar güzeldir. Salih oraya neden gittiğini ayakkabı ustası olan -Nerman’ın kocası- Mirsad’a açıklamaya çalışırken evin büyük hanımı -Mirsa’nın annesi- çocuğu kendi evine götürerek ona gerçeği zoraki de olsa söylüyor ve buralarda kalamayacağını belirtiyor. Salih gitmelidir, istiyorsa gitmeli ve babasını bulmalıdır, bu durum onu ilgilendiren bir meseledir. Ama Nerma’ya onun oğlu olduğunu söylemek akıl alacak iş değildir. Nerma hastadır ve geçmişte uğradığı tecavüzleri, kadınlarla birlikte kapatıldığı depoları, işlenen cinayetleri unutamıyor ve acılarına katlanabilmek için yüksek dozlarda ilaç alarak yaşamaya çalışıyor. Yaşadığı travma sonucu geçmişinin bir kısmını unutan sadece bir sis perdesinin ardına saklanmış olan görüntüleri kendi zihninin içinde ama dışarıdan bir izleyici olarak görmekte ve tıpkı bir izleyici gibi silik silik gördüğü bu hatıralara o da anlam yüklemeye çalışmaktadır. Nerma kaybolmuştur; onun için geçmişi suyun en dibine gömülmüştür ve sadece şu ân vardır. Mirsad; şefkatli kocası, oğlu; Vedat ve Mirsad’ın annesi. Tüm dünyası bu kadardır onun. On sekiz yıl sonra çıkıp gelen bir genç delikanlı ona geçmişin en acılı yıllarını hatırlatacağı için Salih’in gerçeği söylemeye hakkı yoktur. Salih gözlerini alamıyor Nerma’dan. Büyük ihtimalle onun gençliği ve güzelliği karşısında büyüleniyor. Nerma sürekli konuşuyor ve konuşuyor. Tıpkı geveze ve sevimli bir kız çocuğu gibi gördüğü insan, hayvan ve doğa manzaralarını coşkuyla anlatıyor. Mirsad da onu sevecenlikle, sabırla dinliyor. Mirsad, Nerma’yı çok naif, sarmalayan bir aşkla seviyor. Salih gidiyor, gitmeden önce Mevlide’nin -Mirsad’ın annesinin- ona verdiği inci küpeleri Nerma’nın eline tutuşturarak ona ‘‘Çok güzelsin!’’ diyor. Bir oğulun annesine söyleyebileceği ruh okşayıcı sözlerden biridir ‘Çok güzelsin!’ cümlesi.
Salih babasını bulduğunda onu öldürecektir. Bir tecavüz sonucu olduğunu ve annesinin çektiği acıları Mevlide ona anlatmıştır. Bu nedenle hep bıçağıyla gezer Salih. Yolculuğa başladığı sırada karşılaştığı tatlı bir kız arkadaşı da gözü görmeyecek ve babasını bulma ihtimali yolunda sürüklenecektir. Elinde tuttuğu notta Borislav Milic isminde dört ya da beş kişi bulunmakta ve isimlerin alt kısımlarında adresleri yazmaktadır. Babası olma ihtimali olmayan iki Borislav Milic’in üzerini çizmiştir, üçüncü isim olan Borislav Milic’in yaşadığı çiftliğe doğru yola çıkmıştır. Salih’i geldiği çiftlikte yarı çılgın bir adam karşılar. Bu adam Borislav Milic’in kendisidir. Borislav ilk gördüğünüzde çılgın bir insan tipi çiziyor zihninizde. Bu adam diyorsunuz; ses tonu, rahat tavrı, biraz sinirli ama doğal hareketleri, yerinde duramayan çocuksu tavırlarıyla tanımaya değer insanlardandır. Acaba öyle midir? Mariya gibi dünyalar güzeli bir eşi olan Borislav kendi kabuğunda yaşayan ve sadece kendine zararı dokunabilecek zararsız çılgın adamlardan mıdır? Mariya ile Borislav’ın ilişkisine baktığımda; onların mutluluklarını, kavgalarını, hüzünlerini ve sevinçlerini paylaşım şekillerini gördüğümde kendi yaşadığım hayatı ve biz kadınlara-erkeklere dayatılan kuralları düşünüyorum. Belki de hayatlarımızda çoğunlukla mutlu olamayışımızın sebepleri arasında rahat ve samimi ilişkiler kuramamış olmak ve daima bizlerden beklenilen şekilde, kurallara uygun olarak yaşıyor olmaktır. Gerçekten biz kimiz? Yaşamak istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz ve en önemlisi mutlu muyuz? Sahi bize yaşamak için mutlu olmamız gerekmiyor sözü de öğretilmişti. Evet gerçekten de insanın yaşaması için mutlu olması belki gerekmiyor ama bu nasıl bir hayat olacak? Mariya ve Borislav birbirlerini tamamlayan bir çifttir. Birlikte keyifli vakit geçiriyor; dans ediyor, eğleniyor, içiyor, yiyor ve en önemlisi de birbirlerini anlayabiliyorlar. Mariya gibi güzel bir kadına da ‘‘aşk’’ kelimesi çok yakışıyor. Hani şu bazılarının konuşmaktan çekindiği ve bahseden de olursa aşk hikâyeleri yazıyor ya da aşk romanları yazıyor biz ise toplumsal konulara eğiliyoruz diyenlerin aşağıladığı ‘‘aşk’’ üstelik ilahi değil -dünyevi- aşkı Mariya çok güzel yaşıyor ve Boris’i; bir kadının bir erkeği sevebileceğinin en doruk noktasında seviyor. Borislav da aynı şekilde Mariya’yı seviyor. Salih çiftliğe ilk gittiğinde Mariya’dan çok daha fazla şefkat ve ilgi görüyor. Boris ise Salih Müslüman olduğu için ona karşı önyargılıdır. Salih çok soru sormaktadır ve bu durum da Boris’in hiç hoşuna gitmemekte onu şüphelendirmektedir. Salih ve Boris zaman içinde Mariya’nın da desteğiyle birbirlerine alışırlar ve kaynaşırlar. Boris ile Mariya’nın çocuğu yoktur ve bu yüzden Mariya çok acı çekmektedir. Boris ve Salih bir gün balığa gidiyor, Boris durumdan epeyce memnundur. ‘‘Bir oğlum olsaydı ancak böyle olurdu herhalde.’’ diyor. ‘‘Birlikte balığa, ava çıkardık.’’ İşte aynen bunun gibi bir durumlar yaşayabileceğini ve Salih’e deneme süresinin bittiğini söylüyor. Burada Boris’in Salih’e babasını tanımadığı için teselli edici sözlerini duyuyoruz ve Boris kendi babasının onu tıpkı bir pitbull gibi yetiştirdiğini söylüyor. Filmi izleyenler Boris’in göğsündeki kartal dövmesini sildirdiği için Salih tarafından tanınmadığını hatırlayacaktır. Filmin en ilgi çeken sahnelerinden biri de Boris’in tişörtünü çıkardığı sırada bir kartal dövmesiyle karşılaşacağını sanan Salih’in av tüfeğinin namlusunu Boris’e doğru çevirdiği sahnedir. Boris askerlikten kalma sezileri ve hâlâ çok güçlü olan fiziksel yapısı sebebiyle orada ürkütücü hareketler sergiliyor ve Salih’in onu vurmak istediğini hissediyor. Bu noktada yani filmin tam da o karelerinde oturmayan ya da sadece sezilmesini, hissedilmesini istedikleri bir mesaj mı vardır diye düşünüyor insan. Boris, Salih’in oğlu olabileceğini anlamış mıdır? Yoksa Salih’i ateş etmeye zorlayan, saldırgan davranışları sergileyen Boris’de yaşanan bu öfke patlaması dehşetli askerlik günlerinden kalan bir miras mıdır?

İsterseniz bir de güzelliğiyle baş döndüren Mariya’dan bahsedelim. Doğrusu Mariya gibi hem güzel ve hem de bir o kadar iyi yürekli bir kadına insan rastladığında; onun melek olduğunu düşünebilir. Bu güzel kadın Almanya’da Boris’le tanışıyor ve ona âşık oluyor. Onunla yaşayabilmek için şehir ve hatta ülke değiştiriyor. Mariya bisikletler yapıyor ve hiç sahip olamadığı çocuk hasreti onu yardımsever bir insan hâline dönüştürüyor. Bisikletlerini çocuk yurduna götürüyor ve çocuklara hediye ediyor. Bir bisiklet de Salih için yapıyor, Salih’e hediye ediyor. Mariya katışıksız bir sevgi insanıdır. Çiçek yetiştiriyor, Boris’i hem aşkla seviyor ve hem de ona tıpkı bir çocuk gibi bakıyor. Bu yarı meczup ve biraz da aksi adam; Salih’e zaman zaman sert çıkışıyor ama Mariya’ya sözünü geçirebilmesi imkânsızdır. Mariya ne istiyorsa o şekilde hareket ediyor Boris. Mariya savaş yıllarını hatırlamak bile istemiyor ve Boris’in geçmişi hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Boris ona Bosna Savaşı olurken Almanya’ya kaçtığını ve olaylara hiç karışmadığını söylüyor. Mariya gibi bir kadının bir tecavüzcüye ve aynı zamanda savaş suçlusu olan bir adama âşık olabilmesi mümkün değildir.
Boris karakteri belki de beni en çok düşündüren karakterdir. Boris bir savaş suçlusudur. Sadece bir genç kıza tecavüz etmekle kalmamıştır onun suçu diye düşünüyor insan. Boris bir komutandır ve pek çok Boşnak ya da Arnavut öldürmüş olabilir. İşlediği tecavüz suçları ve cinayetlerin affedilmesi mümkün değildir. Yalnız Boris’in şu anda oluştuğu adam üzerinden düşünecek olursak; geçmişi kötü olan bir insan günahlarından arınabilir mi ve iyi bir insan hâline dönüşebilir mi sorusu zihnimizi işgal edecektir. Boris’i değiştiren Mariya’dır. Boris’i değiştiren ve onu çocuksu, biraz kaçık ama tatlı bir adam hâline getiren Mariya’dan başkası değildir. Ve Mariya da sevgi insanıdır; Boris’e sırılsıklam âşıktır.
Şimdi Filmin sonuna gelelim; izleyenler hatırlayacaklardır ki, çiftliğe Nerma geliyor, önce Mariya’ya gerçekleri anlatıyor ve son sahnelerde yüzleşme karşımıza çıkıyor. Orada iki kadın da acı çekmektedir. Biri tecavüzler sonucu kendini kaybeden, gençliğini unutan ve hatta doğurduğu çocuğu yetimhaneye bırakmak zorunda kalan Nerma, diğeri ise kocasına âşık bir kadın olan Mariya’dır. Mariya’nın öfkesi çok sert oluyor ve tabii ki inanmak istemiyor; o Boris’e inanmak istiyor, Boris’in yapmamış olmasına inanmak istiyor.
Nerma anlatıyor; Boris komşumun oğluydu. Göğsünde bir kartal dövmesi vardı. Hep siyah mont giyerdi. Boris geldi, Salih bu o. Bu o Salih. Bu Borislav Miliç. Boris’den açıklama bekleyen Mariya şu sözleri duyuyor: ‘‘Savaşı ben mi çıkardım? Bir gecede çıktı. Biz onları öldürmesek onlar bizi öldürecekti.’’ Ah Boris Ah! Keşke kaçsaydın oradan, seni pitbull gibi yetiştiren babanın düşüncesindeki insanlara niye hizmet ettin ki? Mariya’ya geçmişinle ilgili tüm söylediklerin gerçek olmalı Boris! Ama değil.
Salih ve Nerma çitlikten uzaklaşıyor.
‘‘Ben kimim Salih?’’
‘‘Bilmiyorum!’’
‘‘Kimim Salih ben?’’
‘‘Bilmiyorum. Ben sadece kendimi biliyorum.’’
‘‘Sen kimsin Salih?’’
‘‘Annemin Yarası!’’
Mariya ve Boris’in arasında av tüfeği durmaktadır. Mariya hâlâ açıklama beklemektedir. Mariya’yı anlayabiliyorum. Aşk yüzünden ölür müydünüz? Mariya çok acı çekiyor. Boris’i terk etmek ölümden beter bir acıdır. Boris’le bundan sonra yaşamak ise mümkün olmayacaktır. O hâlde filmdeki masumlardan biri ölmeli midir? Boris’in silahıyla Mariya intihar ediyor. Arkadan bir el silah sesi daha duyuluyor. Ya Boris Mariya’sız yaşayabilir mi?

Binlerce insanın ölümüne sebep olmuş, kadınlara tecavüz etmiş ve bir yerlerde çocuğu ya da çocukları olduğunu bilen savaş suçluları acaba nasıl bir hayat yaşıyor? İnsan düşünmeden edemiyor.
Burcu BOLAKAN
Filmin Kadrosu
Yönetmen: Ozan Açıktan
Senarist : Ozan Güven, Funda Çetin, Mehmet Turgut, Ozan Açıktan, Fethi Kantarcı, Uygar Şirin
Oyuncular: Belçim Bilgin, Ozan Güven, Bora Akkaş, Meryem Uzerli, Okan Yalabık

Sayın Bolan.
Filme ilişkin yazınızı ilgi ve istifade ile okudum.
(Henüz izlemesem olsam da) Film de (filme ilişkin) yazınız da insan yaşamaına dair nice önemli hususların altını çizmekte.
Tebrik eder, esenlikler dilerim.
İrfan Paksoy
Sayın Bolakan.
Filme ilişkin yazınızı ilgi ve istifade ile okudum.
(Henüz izlemesem olsam da) Film de (filme ilişkin) yazınız da insan yaşamaına dair nice önemli hususların altını çizmekte.
Tebrik eder, esenlikler dilerim.
İrfan Paksoy
(Not: Bir önceki iletinin başlığında sehven yapılan maddî hataya istinaden ileti tekraren gönderilmiştir. Sehven yapılmış olan maddi hata için de özür dilerim.)
Sayın Bolakan.
Filme ilişkin yazınızı ilgi ve istifade ile okudum.
(Henüz izlememiş olsam da) Film de (filme ilişkin) yazınız da insan yaşamaına dair nice önemli hususların altını çizmekte.
Tebrik eder, esenlikler dilerim.
İrfan Paksoy
(Not: Bir önceki iletinin başlığında sehven yapılan maddî hataya istinaden ileti tekraren gönderilmiştir. Sehven yapılmış olan maddi hata için de özür dilerim.)