Nazım Sökmen’in (doğumu 1934) “Hayalonya” (İstanbul 1991, s. 58-98) kitabındaki “Süllü Bey’in değirmeni veya Setten ile Betten”ini okuyunca, aklıma Azerbaycandan bildiğimiz Tık-tık Hanım masalı geldi! Tabii iki metin bire bir aynı değil! Nazım Sökmen masalı süsleyip püslemiş, genişletmiş, Tık-tık Hanım tek iken, Sökmen’in masalında onun yerini alan hanımın bir de bacısı var. Ama ana çatı çok benzerdir. Manzum parçalarda da benzerlikler var. Belki de Nazım Sökmen, Abdullah Şaik’in (Tiflis 1881-Bakü 1959) metninden haberdar idi ve ondan istifadeyle bu eserini yazmıştı. Öyle değilse, -ki Erzin (Hatay) doğumlu yazar kitabının konularının anasından çocukluğunda dinlediği masallardan oluştuğunu belirtiyor-, insan bu kadar uzak mekânlarda anlatılan bu iki masalın birbirine bu kadar benzemesine şaşıyor.
Masal Azerbaycan’da Tık-tık Hanım olarak bilindiği gibi Pıspısa Hanım ve Sıçan Bey adıyla bilinir. 1974’te çizgi filmi de yapılmıştır. Çizgi film Abdullah Şaik’in 1910 yılında manzum olarak kaleme aldığı “Tıq-tıq Xanım” masalına dayanılarak yapılmıştı[1]. Muhtemelen, Abdullah Şaik çevresinden dinlediği bu masalı, çocuklar için manzum hale koymuştur. Masalın kurmaca ürünü olmadığını tahmin ediyorum. Sökmen’in metni de bu düşüncemizi destekleyen bir husus olarak görülebilir.
Abdullah Şaik’in eserinin ana fikri, herkesin dosta ihtiyacı olduğu ama dost kazanmak için insanın da gayret göstermesi gerektiğine dairdir.
Abdullah Şaik’in masalında “dozankurdu” (Tık-tık Hanım) yani bir “karafatma” dost aramaya çıkar. Önce bir çobanı görür; onun dostluk talebine karşılık, “Seni kızdırırsam beni ne ile döversin?” diye ona sorar. Çoban, sopayla deyince Tık-tık Hanım ondan uzaklaşır. İkinci olarak bir tilkiye denk gelir. Tilkinin dostluk talebine karşılık yine aynı soruyu sorar. Tilki ise keskin dişimle seni parçalayıp yerim deyince ondan da kaçar. Üçüncü olarak sıçana denk gelir. Sıçanın güzel sözlerinden etkilenir ve ona da aynı soruyu sorar. Sıçanın cevabı kuyruğumla gözüne sürme çekerim olunca Tık-tık Hanım, aradığını bulduğuna inanarak onunla dost olur. Güzel güzel geçinip giderken bir gün Han Sarayında verilen şölene Tıktık Hanımın rızasıyla giden Sıçan Bey, dönmekte gecikince, yuvasında sıkılan, biraz da susayan Tık-tık Hanım dışarı çıkar. Bir yerde su içerken su çukuruna düşer. Çukurdan çıkamayınca, yakınlardan geçip Han Sarayındaki şölene giden zengin atlılardan yardım ister. Ancak onlar bu sesin geldiği yeri bulamadıklarından Tık-tık Hanımı kurtaramazlar, saraya varınca ilgi çekici bir olay olarak bunu anlatırlar. Haberi alan Sıçan Bey derhal geri döner. Su çukurunda boğulmakta olan Tık-tık Hanımı kurtarmak ister ama Tık-tık Hanım ona “kapris yapar”, elini Sıçan Beye uzatmaz. Bunun üzerine Sıçan Bey de “Fazla naz âşık usandırır!” fehvasınca Han Sarayındaki şölene tekrar gider.
Şaik, eserini çocukların da anlayacağı kısa mısralarla, açık, anlaşılır kelimelerle, akıcı bir üslupla yazmıştır. Hele Tık-tık Hanımın su çukurunda iken yardım istediği şu bölüm etkileyicidir:
“Tarap-turup atlılar,
Atları qanadlılar.
Xan evine qedersiz,
Siçan beye deyersiz.
Saçı uzun Suray xanım,
Boynu uzun Buray xanım
Düşübdü su çuxuruna,
Tez özünü yetir ona.”
Sıçan Bey koşa koşa gelir su çukurundaki dostuna tatlı bir dille şöyle seslenir:
“- Əlini mənə bəsdərəcik!
– Yox, mən səndən küsdərəcik…
– Küsdərəcik ha, küsdərəcik,
Bir daş üstündən əndərəcik!
Daşı vurdu başına,
Bir az qəmləndi… yenə
Toy noğulu yeməkçün
Qayıtdı xan evinə”.
Masal bu ya, dostundan olumlu bir tepki alamayan Sıçan Bey onun başına bir taş indirip, biraz üzülerek yine Han Sarayındaki şölene geri dönmüştür.
Bu masal Azerbaycan’da herkesin bildiği, her çocuğun ezberlediği, sevilen bir çocuk masalıdır. Çizgi filmleri de yapılmıştır. Bu filmin manzum kısımlarını ünlü şair Ramiz Rövşen kaleme almıştır. Rövşen’in Tık-tık Hanımı tarifi şöyledir:
“Tıq Tıq xanım
Sürmə çəkdim gözümə,
Düşdüm çölün düzünə,
Dost gəzirəm özümə,
Dost gəl hardasan, tez gəl hardasan…
Baxdım baxdım güzgüyə
Baxtım baxdım özgəyə
Qorxdum qorxdum göz dəyə
Ah gözələm mən, vah gözələm mən
Çəməndə çiçək qoşa,
Göydə kəpənək qoşa,
Suda balıq tək deyil,
Yuvada böcək qoşa.
Bir körpə böcəyəm mən
Çiçəkdən göyçəyəm mən
Dost axtardım tapmadım
Təkcəyəm təkcəyəm mən.”
**
Nazım Sökmen’in masalında Süllü, değirmenci bir sıçandır. Masala göre bir Mırnav kedi, fareleri yiyip tükettiğinden, fare milleti bir çare olarak yurtlarını terk etmişler. Neden sonra Mırnav bunların yeni yurdunu bulmuş ve onları, hacca gidip tövbe ettiğini, çok vicdan azabı çektiğini, onlardan helallik almak istediğini söyleyerek, yani hayli dil dökerek kandırmış. Böylece tümünü kapalı bir yere sokup yemiş, yiyemediğini de öldürmüş. Yalnız birisi kaçıp kurtulmuş. O da Süllü imiş. Süllü uzun süre şokta kalmış, ne edeceğini bilememiş. Evlenmek istemiş ama kendinden başka sıçan yok, hepsini Mırnav telef etmiş. Girdiği bunalım sebebiyle fındıklara, değirmene getirilen çuvallara zarar verip, sahiplerinin halini seyredip eğlenmiş. Sonunda değirmenci, Süllü Beyle karşılaşmış ve çuvallarının başına gelenden dert yanmış. Süllü kendisini değirmenciye güvenlik görevlisi olarak işe aldırmış. Artık kendisinin kemirdiği çuvallar kurtulmuş. Değirmen ondan sorulur olmuş ve Süllü Beyin değirmeni diye tanınmış. Sonra orada “kara mı kara, esmer mi esmer”, sert kabuklu, hem uçan hem yürüyen ikiz bacılarla karşılaşmış. Ora dediğimiz yer, yazarın hayal ülkesi yani “Hayalonya” dediği yer imiş! Bu bacıların yaptığı iş de sığırların pisliğini temizlemek! Bir gün Süllü Beyi görmüşler. İki bacı da ona âşık olmuş. Aralarında gizli bir yarış başlamış. Sonunda Süllü Bey, Setten Hanıma aşkını ilan etmiş. Derdini içine atan Betten de gidecek yeri olmadığından gelip onların yanına yerleşmiş. Bir gün Süllü Beye fındığı yemeyi nasıl öğrendiğini sormuşlar. Süllü de dayım sincaptan öğrendim demiş. Değirmendeki işini sormuşlar o da çuvalları koruduğunu söylemiş. Bu işin zor olduğunu, bir gün karşısına bir haydut çıkarsa onunla nasıl başa çıkacağını sormuşlar. Süllü Bey kemiklerini kırıp tavana asacağını söylemiş. Setten: “Ya Mırnav kedi olursa bu?” diye sorunca, Süllü Beyde şafak atmış ve “Bir daha o kalleşten söz etme bana!” demiş. Setten de bir daha bu konuyu açmamış. Evlilikleri üzerinden üç mevsim geçmiş: Bahar, yaz, güz. Kış gelmiş. Yakacak ihtiyacı olmuş. Süllü Bey işe gitmiş. Bacılar da yakacak bulmaya.. ama taze bir tezekle karşılaşınca bırakıp bir yere gidememişler. Onu fındık gibi yapıp Süllü Beye getirmek istemişler. Fakat yuvarlarken kış kıyamette bir çukura düşmüşler. Bir türlü kurtulamamışlar. Gözyaşları sel olup çukuru doldurmaya başlamış. Böyle giderse kendi gözyaşlarında boğulacaklar. Büyük bir çaresizlik içinde iken bir at arabası sesi işitip yardım istemişler. Yardım istemişler ama at arabasındakiler sesin geldiği yeri bulamamış; değirmene doğru yola devam etmişler. Bacılar o zaman şöyle seslenmişler:
“Tıkır tıkır atlılar
Tıkırtısı tatlılar
Dereboyu düz giderse
Yolunuz değirmene düşerse
Orada Süllü Beyi göresiniz
Ona
Selam söyliyesiniz.
Kendisi
Eli açık gözü pektir
Misafiri sevmektedir.
Varıp yanında durunuz
Sofrasına kurulunuz
Orada
Taze peynir sıcak ekmek
Karnınızı doyurunuz.
Eğer
Sual edip sorarsa bizi
Ona iletin sevgimizi
Deyin ki
Saçı uzun Setten Hanım
Boyu uzun Betten Hanım
Kuyuya düşmüş iniler
Kurtulmak için Süllü Beyi bekler.”
At arabasındakiler değirmene varınca hadiseyi aktarıp Süllü Beyi sormuşlar. Süllü Bey hemen seğirtmiş, varıp kuyuyu bulmuş. Kuyruğunu kuyuya sarkıtarak: “Halat sağlam, Süllü’nün tedbiri tamam amma olsun canlarım, siz gene de tek tek tutunun.” demiş. Setten kahır sitem etmiş. “Sen bizi oduna yolladın, gelip aramadın!” deyip halatı tutmamış. Süllü Bey, “İşim çok, gitmek zorundayım!” diye karısını uyarmış. Betten bacısını haksız görmüş, “Çekil, ben tutacağım halatı!” demiş. Bunun üzerine Setten de nazdan vazgeçip halatı tutmaya kalkmış, ama sonra yine naz etmiş. Böyle böyle vakit geçerken Süllü Bey akşam oluyor yağmur geliyor diye onları korkutmuş. Bunun üzerine önce Betten, sonra Setten halatı/kuyruğu tutup yeryüzüne çıkıp kurtulmuşlar. Bakmışlar ki ne akşam olmuş ne yağmur var, düştükleri kuyu da bu ham toprak yolda oluşan derince bir at izi!
Görüldüğü gibi benzerlikler de farklılıklar da var. Farklılıkların önemli birisi de Sökmen’in masalının mutlu bitmesi, iki bacının sonunda kuyudan kurtulmasıdır. Bu yazıyı, bu iki masalın benzerliğine dikkati çekmek için yazdım. Bu iki masalın kaynaklarının, benzerliklerinin, ayrılıklarının araştırılıp ortaya konması ilgi çekici olacaktır.
Fethi GEDİKLİ
Notlar
– Abdullah Şaik’in masalını şu bağlantıyı tıklayıp okuyabilirsiniz: (http://anl.az/el/Kitab/2016/Azf-264112.pdf)
– Masalın Azerbaycandaki macerası için bkz. Nigar İxtiyarqızı, “Tıq-tıq xanım yeni “don”da”, http://www.anl.az/down/meqale/hafta_ichi/2011/dekabr/217739.htm, Həftə içi.- 7 aralık 2011, s. 8.
– Ramiz Rövşen’in şiiri için bkz. Ramiz Rövşən, facebook, 30 Temmuz 2013

Son Yorumlar