Gökyüzünün altında durup gölgem olmalısın. Yazılacak ne kaldıysa gök kubbenin altında, eksik ne varsa, yaşanmamış ne kalmışsa yazmalısın bulutların üstüne. Bitmiş bir hikâye, henüz yazılmamış olana anlatmalı bitimsiz olanları… Bütün sessizliğinle, doğaçlama… Ceviz ağacından sandıklarda, naftalin kokuları arasında saklanmalı her biri, gözlerden ırak. İbrişimle örülmüş yıldızlar olmalı karanlığımıza. İlmek ilmek sedeften, inciden buketler, gelincik rüyaları…
Yağmurlar yağmalı sonra üstüne, hikâyelerin. Gökkuşağı açmalı gecenin orta yerinde, sağımızda, solumuzda meleklerle. Gözlerine göz koymuş göz aydınlığı hepsinin sonu. Son. Olmasın. Solgun bahçelere muştulu bahar rüzgarı…
Yalnız Hakk’a tutulalım sağanak sağanak. Âşikar etmeyelim ene’l Hakk sırrımızı. Yazalım ama bir vaveyla kopmasın lisanımızdan. Arap lisanı, Fars lisanı vs vs. değil. Hal lisanından “kanatlan” ve “uçuver” emriyle, zamandan ve mekandan münezzeh bir diyara… Közü buz eylemiş bir mesnevinin şerhine doğru yola çıkalım, ateş denizindeki Hüsn ve Aşk a. Giden gitti çoktan!
Gidenlerin ardından içimde hep bir zelzele… İçli, içliyim ama içim, içimde değil, yersiz, yurtsuzum. Dara düştüm, darağacına. Dağlarım yerle bir, ırmaklarım çöl, çölüm ebabil dudağı, ab-ı hayat… Buz dağlarına çarpıyor yolunu şaşırmış kelimelerim, sarhoş atlar zamanında, tayy-ı zamanda. Ahsenü’l kasasta, kulbe-i ahzanda, tayy-ı mekanda. Altın bir kafeste, cami avlusuna tünemiş güvercinler için tiril tiril bir ahuyum. Kevser olmuş gözlerini vatan biliyorum kendime. Kimim ki?…
“ Beni de bir gözleri ahuya zebun etmesin felek?”
Gövdem, ruhuma çok geliyor çok zaman. İtikafla geçiyor ömrüm. Ah, ömrüm… Bir ateşti. Küle döndüm. Bir teli daha kopmuş bir uddan çıkan nağmeler kadar yenilgiyim. Ve apaçık bir zafer. Tek çarem, çaresizlik. Savruluyorum sargı tutmayan yaralarla bir çiçeğin kalbine, kelebeğin göz alıcı güzelliğine. Pusulam, yollara serilmiş bir dünya yükü… Bir çağrıya karşılık olmalıyım, diyorum ara nağmeler gibi. Atlar koşturuyor içimde dört nala çok uzaklara. Uzak, neredesin sen?… Yerin neresi? Çağır beni. Konar göçer ruhumla bir meskenlik yer tutayım. Çölü yeşerteyim. Mavi bir vuslat olsun son durağım. Parolam, Hallac’ın son sözleri… Aşk deyince bileyim ki aşk, vahdettir yalnız. Senin gözlerine düşen elem, benim hep yüreğimde demekse aşk olsun. Aşk olunca da cihanda hep eksiltili cümleler… Eksik bir şey hep var, söylenemeyen. Çünkü eksiğim, eksik… Ha dilimin ucunda ha dipsiz kuyularda. Kırbamda, heybembe, çıkınımda azık olarak yalnız bir noksan cümle.
Kılavuzum, Kitap. Kalem ve şiir elbette. Ve bütün şiirlerde aynı öğüt … Dizeler, dinle, diyor. Dinle! Ayrılıklardan şikayet etmede bütün mesneviler. Gökte uçan kuşa vermesin Mevlam, diyor türküler. Başında da sonunda cüda var, ah cüda!
Bir arzuhal al yanına, var, git ve bul , o çömez akılla bilinemeyeni, bulunamayanı diyorum. Yüreğini al götür seninle her dem olana, hemhâl olana… Yüreğini al, götür.
Yüreğim, düşüyor yollara. Bin sebep varken senden uzak olmama, fikrim ve mantığımla, bir bakışa tutunuyorum. Uzun uzun vakitlerden, kocaman parıltılı şehirlerden geçiyorum, aynalardan. Kaç uzun zaman?… Bilmiyorum. Bilmemek de bir hüner! Medet ummaktan medet umarak, içimdeki kuşları uçuruyorum Hünkar mektubu gibi sonsuz diyarlara… Örümcekle göz göze geliyorum taze bir ağ örerken kalbimin mahfilinde. Teslimim. Herkesin gözü örümcekte iken kuş uçmaz kervan geçmez bir yolda kaybolsam diyorum. Otuz yıl geçse ömrümden bir mağarada uyumuş da uyanmışım gibi. Aynı göğün altında her istediğimde görsem gözlerini.
Otuz kuşla, otuz yıl… Zamanın tüylerini yolsam da varsam menzile. Toplasam taşlarımı yol boyunca. Saçlarıma her bir harfe karşılık karlar yağsa. Tanınmasam. Derviş dirhemi taşısam yanımda, derviş zikri çeksem. Hırkam paramparça ve yüreğim. Nasılsa gözlerimden tanınacağım, pespaye. Gergef gergef dokunmuş bilmeceler getireceğim gamzeme karşılık. Derdimin devası, şeb-i arus. Koca otuz yıl geçmişken feryadımın üzerinden. Zaman aşımına uğramış çöl yazgım, çöl vuslatı olup taşlardan ve susuzluktan geçerek ufka bakıyor olacak. Gözlerinin gökyüzünden inme vakti, tersine bir miraç ile. Heyhat ki bütün sitayiş yalnız gözlerine olsa, sema ağlar acizliğine. Yeryüzü canhıraş ele verir esrarını.
Zeytin yaprakları kurur ha kurur. Ölümsüzlük iksiri arar avuçlarında, bakışlarında, gözünün yaşında, kaleminin ucunda. Kuru bir yaprağın kaderi yazılıyordur. Toplanır yazıcılar, hep dilemmada. Muazzam hüsn-i niyetler arz ederler arzuhale. Tıpkı Züleyha’nın ağıdına yazılanlar gibi. Yokluğu, varlığa yeğ tutup mülkünü feda edince Yusuf’un Rabbine, ömrünü de talan edince ömrüne…
Açılmıştı gök kapıları…
Bir zeytin dalı o büyük yare, yar olabilmenin acısıyla yakarmıştı Rabbine…
Ya Rabbi! Ben ki kolu kanadı kırık, kuru bir zeytin yaprağıyım.
Dalımdaydım. Eline düştüm. Elindeydim, gönlüne…
Yakarışlarımı işittin, kendi sesinle seslendin, vahyinle. Şah damarımızdan yakındın.
Bilinmeyi ve sevilmeyi istedin. Bildik seni ve sevdik seni.
Çok matemlerden, kayıp nefeslerden, alabora dizelerden, güneşsiz takvimlerden geçip arzına düştüm.
Halimi arz etmek için sana, sana muhtaç olana, ayetlerine, arzuhalin satırlarına.
Benim de mahzun kalbim senin elinde. Bu düşmelerim hep senden yine sana…
Muhtacım sana!…
Muhtacım sana!…
Muhtaç!…
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar