Benim Gönlüm Bir Kuştur

Tarihi bir kişiliği romanın kurgusuyla yazmanın güçlüğüne rağmen başarılı romanlar ortaya çıkaran yazar Aydın Hız, bu kez Timaş Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı ile karşımızda. Daha önce simgesel kişilikleriyle, mistik yönleriyle Hallac-ı Mansur ve Muhyiddin İbnü’l Arabî’yi yazdığı kitaplarında birbirine yakışan kelimelerin kareografisi, şiirsel anlatımı ve özgün üslubuyla iyi bir çıkış yakalayan yazar, bu seferde Hoca Ahmet Yesevi’yi anlattığı “Benim Gönlüm Bir Kuştur” kitabıyla edebiyatın zorlu kulvarında ustalık ve incelikle başarılı bir roman ortaya çıkarmış. Nefes kesen olay örgüsüyle akıcı ritmiyle sizi sürükleyen kitabı bitirdiğinizde kıyaslamak ne derece doğrudur bilmiyorum ama ben Amin Maalouf‘un “Semerkand” romanının tadını aldım. Maalouf’un Ömer Hayyam’ı anlattığı eserinden farklı olarak “Benim Gönlüm Bir Kuştur” romanının arka fonunda tasavvufi ögeler daha yoğun fakat kıvamında kullanılmış. Aydın Hız’ın tasavvufi kültüre vukufiyetini burada zikretmek gerek. Demini bulmuş cümleler farklı hisler yaşatarak okuru manevi atmosferin içine dâhil ediyor. Bu eser dil ve kurgu bakımından yazarın önceki romanlarından öne çıktığını da söyleyebilirim. Yazarın kitabın sonunda göz önünde bulundurduklarına ve okuduğu makale ve tezlere kaynakça olarak yer vermesi onun ne kadar kapsamlı ve titiz bir araştırma yaptığını gösteriyor.

İslam’ın Asya ve daha sonra Diyar-ı Ruma (Anadolu) içine doğru yayılma sürecinde kilometre taşı olan Ahmet Yesevi, tasavvuf tarihi açısından çok önemli bir isimdir. Türklerin Müslüman olmalarıyla beraber Horasani tasavvuf anlayışı kabul görmüş, ordulardan önce yerli halkın arasına karışan Yesevi’nin öğrencileri halkın gönüllerini dinin içsel güzelliği, zenginliği ortaya çıkaran ahlaki, deruni dindarlığı yaşamalarıyla İslam’a ısındırmışlardır. Siyasi baskılardan bıkıp usanmış olan ahali için açılan bu dergâhlar, oksijen çadırı olmuş, hızla Müslümanlaşan coğrafya, sosyopsikolojik ve jeostratejik zeminin hazır hale gelmesinden sonra daha kolay fethedilebilmiştir.

Emevi ve Abbasi hanedanlıklarının yaptıkları yanlışlar ve zulümlere tepki olarak dünyaya sırtını dönen, içe kapanan, inzivaya çekilen münzeviler hareketi başladı. Tembelliği, dilenmeyi bir erkân haline getiren bu pasif anlayışa karşı tasavvufun kendi içinden reaksiyoner bir tepki olarak Horasan Melametiliği ortaya çıktı. Melametilere göre siyaseten ve maddeten başkalarına bağımlı olmak özgün bir dindarlığın yaşanmasına imkân tanımadığı için şekilcilik ve çileciliğin ön plana çıktığı anlayış, dönemin baskıcı yapılarının da işine geliyordu. Bu edilgen durumdan kurtulmanın yolu ekonomik bağımsızlıktan geçiyordu. Melamiliği esas alarak yaşayan Hoca Ahmet Yesevi, Müslümanların dindarlık adına iktisadi hayattan çekilmelerine karşı bir duruşu göstermiş, miskinliğe ve bağış toplamaya karşı çalışmayı, üretmeyi, kimseye muhtaç olmayacak bir yaşamı tercih etmiştir.

“Olma”nın “Pişme”nin Mekânında Bir Dönüşüm Hikâyesi

Roman, Karahıtay boyu liderinin oğlu Aras’ın yaylakta otlaklık yeri kavgasında Peçenek liderinin oğluyla tutuştuğu kavgada rakibinin yaralanması sonucunda esrarengiz ölümünü anlatmasıyla başlıyor. Aydınlatılamayan ölümün baş katil adayı olması onu intikam ateşiyle yanan Peçeneklerin hedef tahtasına oturtuyor. Peçeneklerden kaçan Aras’ın yolu Ahmet Yesevi’nin dergâhına düşüyor. Orada Ahmet Yesevi’nin merhametinden, hoşgörüsünden, sevgi yüklü samimiyetinden etkilenen Aras’ın Pir’in rehberliğinde köklü bir dönüşüm geçirişinin serüveniyle devam ediyor.

Kitap için kurmacayla tarihin harmanlandığı zamanının siyasi, ekonomik, dinsel, sosyal ve kültürel eğilimlerini okura aktaran bir dönem romanı diyebiliriz. Diğer kitaplarında ki gibi o zamanın ruhuna uygun kelime ve kavramları kullanışı; iklim koşulları, yemek kültürü, mimarisi, ulaşım, giyim kuşam, örf adetler, çarşı pazar ve zanaat çeşitleri hakkında ki bilgileri okurken şehirleri, mahalleleri, sokak sokak dolaşıyorsunuz satır aralarında. Oğuz boyları ile diğer boylar arasında yurt ve oba kavgalarının arasında dergâhın anlatılar ve diyaloglar yoluyla bir sükunet adası olması çok güzel işlenmiş. Ahmet Yesevi’nin hem siyasal iktidar çevreleriyle hem de diğer kesimlerle olan ilişkisinden dönemin siyasi, sosyolojik ve dini kompozisyonunu görebiliyorsunuz.

Romanda stratejik akılla, bir peygamber tebliğ pratiği olarak kullanılan mektupla iletişim kurgusu çok önemli. Yesevi’nin farklı coğrafyalardaki insanların inanışlarını, yaşayışlarını bilmek, oralardaki iklimi anlamak için öğrencileriyle mektuplarla haberleşmesi etrafıyla özellikle de Anadolu’yla irtibatının olduğunun göstergesi.

Ayrıca romanda Şamanizm’in ritüelleriyle İslam’ın tasavvufi yapısına vurguları yerli yerinde olmuş. Romanın kahramanı Aras karakterinin çocukluk ve gençliğinin Şamanist unsurlar içinde geçmesi daha sonra zorunluluktan sığındığı Ahmet Yesevi’nin dergâhında başka bir dünya ile karşılaşma süreci hem macera hem de tasavvuf yolculuğu bakımından başarıyla kurgulanmış. Aras karakteri üzerinden yalan, hata, suç, pişmanlıklar, hüzünler, günahlar, umutlar ve hesaplaşmalar tam bir ustalıkla anlatılmış.  Dergâhta Yesevi’liğin sevgiyi, sabrı, hoşgörüyü ve insan olmayı merkeze alan bir anlayışın hâkim olmasına değindiği bölümler dergahtaki o mistik havayı damla damla teneffüs etmenizi sağlıyor.

Yazarın tadımlık cümlelerinden bir kesit:

“Sevgi ve merhametin rengine bulanmıştı sesi.” “Bazen insan kendi yalnızlığında bulurdu huzuru.” “İnsan kendi çelişkileriyle boğuşurken insan olabiliyordu ancak.” “İnsanın hayatı hatırlamakla anlam kazanıyor çünkü. Unutmak, hayatın boşluğuna yuvarlanmaktır.” “İnsan neyden mahrum büyüdüyse, geri kalan ömrü onun eksikliğini tamamlamakla geçirir”

Her Çağa Örnek Din Adamı

Romanda Hoca Ahmet Yesevi karakterinin sadece yaşadığı zamanın değil tüm çağların evrensel dilini hem söylem hem de eylem anlamında hayatına yansıtışı işleniyor. Yazar, Yesevi’nin din dilinin sivil, hoşgörülü, mütevazı karakterini merkeze alarak her dönemde kabul görecek bir din adamı profilini ortaya koymuş. Satır aralarında şiirlere yer vererek Yesevi’nin kuşatıcı ve uzlaştırıcı evrensel çağrısına vurgu yapmış. Yazarın okuruna aktardığı örnek din adamının ön plana çıkan yönlerini şöyle sıralayabiliriz.

Ekmeğini kendi el emeğiyle şimşir ağacından yaptığı kaşık işçiliğinden kazanması çok önemli bir mesaj. Böylece helal kazancın, üretmenin, gayretin, başkalarına faydalı olmanın değerini gösteriyor müritlerine. Öğrencilerinin mutlaka bir meslek sahibi olmalarını istiyor. Toplumsal hayattan kopmanın doğru olmadığını kaderciliğe ve tembelliğe varan tevekkül anlayışının insanda ihlâsı ve sıdkı öldürdüğüne değiniyor.  Helal rızık peşinden koşarak çalışmanın tüm hayatı ibadet kıldığını, başkasından altın alanın bir süre sonra emir almaya başlayacağını hatırlatırken şu uyarıda bulunuyor. “Gerçek derviş sadece ilahi emirlere boyun eğendir.”

Çevresindeki insanların dertlerini ve sıkıntılarını dinliyor, sorunlarını çözümlemelerine yardım ediyor. Etrafında olan bitenden haberdar oluyor, sorumluluk bilinciyle harekete geçiyor. Sürekli paylaşıyor, dergâha yapılan yardımları dergahın içine sokmadan Yesi şehrinin gariplerine ve yoksullarına dağıttırıyor.

Ahmet Yesevi’nin ahlakı öne çıkaran muhatabının anlayabileceği dini söylemleri Türkmenlerin konargöçer yaşam biçimine, anlam diline, din algısına uygun olarak göçebe insanların ruhlarını sade ve yumuşak lokmalarla doyuruyor. Yazılı kültürleri olmayan bozkır insanına kitap üzerinden ders vermek yerine, şifahi kültüre uygun zihinlerinde kalacak şiirleri tercih ediyor. Bu yaklaşımını kitabın temel tezi diyebiliriz.

Kalp tezgâhını herkese açtığı dergahı, maneviyatla mayalanan insanların birbirine kardeş olduğu gönül bahçesi olmuş. Siyasetin içine girmiyor fakat siyasi olayları anlama çabası ve siyaset karşısındaki tutumu örnek teşkil ediyor. Yöneticilere dini sorumluluklarını hatırlatması, halka karşı daima adaletli ve merhametli olmalarını tavsiye etmesi takdire şayan.

Ahmet Yesevi’nin hikmetli sözlerinden:

“Töreyi bilmeyenin sözü baltaya benzer. İlk önce kendi dilini keser.” “İlim, her şeyden önce sahibini terbiye etmeli.” “Tohumu topraktan önce gönlünüze saçınız! İman ilk hasadı sizin davranışlarınızda versin.” “Müslümanlık görünmek değil olmaktır.” “Allah acılarımızla, yanılgılarımızla ve kusurlarımızla terbiye ediyor bizi.” “İnsan kahrın içindeki lütfu görürse, derdinin içinde gizli şifayı bulur. Bundan dolayı yaranı sev. Görünür görünmez yaralarını seversen, merhem olursun kendine. İçimizi acıtan şey şifa taşır özünde… Şifa, derdini sevmek, belaların ve zorlukların Allah’tan gelen birer elçi olduğunu görmektir. Cefasını çekmeyen aşka ulaşamaz, sevgi sınanır çünkü. Allah’a olan muhabbetimiz bazen belalarla, bazen de sevinçlerle sınanacaktır. Sabır bir nefestir, her alıp verişimizde bize Hakk’ı hatırlatan. Göğüs kafesimizde saklayacağımız bir nefestir sabır. Öfkenizi toprağa gömün. Bizim savaşımız ve kavgamız insanlarla değil, kötülüklerle. Şerri yeneceğimiz meydan ise, bizim kendi içimizde.” “Kendi kusurlarınızı görün. Düşmanınızın bile hatalarını görmeyin, iyiliklerini görün. Güzellik bakıştadır, kalptedir. Dildedir. Kalbinizi temiz tutun ki diliniz de temiz olsun… Gözlerinle değil kalbinle bakarsan içinde sakladığı özü görürsün.” “İnsan nefsi gem vurulmamış ata benzer. Gerçek derviş, kalbini Allah ve peygamber sevgisiyle meşgul ettiği gibi bedenini de hayırlı işlerle meşgul etmelidir. İnsanın ruhu yaptığı işin, uğraştığı meşguliyetin şeklini alır.” “Kendi elinin emeğiyle yemediğin lokma, kalbini kirletir bir zaman sonra. Derviş hem kalbini hem bedenini çalıştırır.”

Mevsimleri gözetip farklı iklimlere göç eden turnaların Anadolu’ya yaptıkları yolculuklardaki güzergâhın takip edilerek göç edilişinin hikayesi kitabın ismine ilham olmuş.  Göçmen bir kuş olan turnanın duygu taşıyıcısı olarak hasreti, sevgiyi, güzelliği, haberciyi niteleyen yönleriyle insana benzeyen hayatı metafor yoluyla türkülerde ve edebiyatta motif olarak kullanılmış. Şamanizm ve Totemizm gibi inançlarda özelliklede İslam’dan önceki Türk kültürünün kutsal varlıklarından biri kabul ediliyordu turna kuşu. Öğrencisinin mektubunda Pir’e sorduğu sorusunda kitabın isminin hikmeti saklı.  “Turnaları düşünürken aklıma geldi. İnsan bir kuş mudur efendim? Yokluktan varlığa, beşeriyetten kemalata doğru kanat çırpar yaşadığı müddetçe.”

Satır satır damıtılmış cümleleriyle tarih ve tasavvufu bir araya getiren ahlaki bir duruşun yüceliğine kanatlandıran, dildeki yetkinliğini her satırında hissettiren kitap ile bir an evvel tanışmanız dileğiyle…

Kerim ALPTEKİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir