Bir Nefes Hayat-II: Saplantılı Deha

“Hiçbir büyük deha yoktur ki biraz deli olmasın.”
– Soren Kierkegaard

Her insan, mevkii ya da makamı ne olursa olsun kendisinden bahsedilmesinden istemsizce hoşlanır. Çevresinde bulunan insanların kendine ait zaman dilimlerini onunla alakalı konularda ya da direkt olarak onun kişiliğinin bahsiyle geçirmesini arzular. İçten içe buna zemin hazırlayacak şekilde yaşar. Hatta tüm yaşamını ve kişiliğini, kişiliğinin yüceltileceği bir hayran topluluğu oluşturacak şekilde yapılandırır. Belki de bu hal benliğin oluşturulduğu süreçteki gerekli bir adımdır. Doygunluğu sağlanana değin yoğrulması gereken kilden bir hamurdur. Fakat bazılarının egosu bu hususta sakat neticeler de verebilmektedir. Balon haline gelen, sönen veya patlayan insanlar; infilak halinde etrafa yayılan parçaların kimi ise sanat olarak gözler önüne serilir.

Bu konu tartışmalı olamayacak kadar onay görmüş ve kabul edilmiştir. Dahilerin ruhsal dengelerin yoksunluğu kaçınılmaz bir gerçektir. Psikoz ya da nevrozlarla çarpık şekilde gelişen zihin başkalarının stabil algılarının yakalayamayacağı detaylar üzerine odaklanarak inanılmaz bütünler ortaya koyar. Bu bağlamda özellikle takıntılı yapılarının bulunması gayet doğaldır. Bir kelimeden, bir hareketten ya da renkten çıkabilecek şeylerin haddi hududu yoktur.

Bahsi geçen “şeyler” ölüm gibi tonu koyu sözcüklerden de ibaret değildir. Sait Faik’in “Semaver” adlı hikâyesini ele alabiliriz mesela. Bir semaverden yola çıkan acının vardığı nokta yazarın kabiliyeti mukabilinde tereddütsüz biçimde okurun yüreği olabilmektedir. İşte bu sebepledir ki, delilik ile dahiliğin arasındaki ince çizgi zikzaklarla yürüyenlerin oyun alanına tekabül etmektedir.

Öte yandan takıntılara sahip insanların detaycı ve planlı yapıları birçok modern olayın da önünü açmıştır. Einstein’ın foton parçacıkları üzerine düşündüğü uzun zamanların meyvesi evrenin zamanla birleşik olduğu ve böylece zaman denilen mefhumun aslında mutlak olmadığı sonucuna ulaşmasını sağlamıştır: tıpkı evrene bakarak kütle çekim yasalarına varan Newton gibi. Öte yandan Dostoyevski, insan ruhunun mahzenlerine inmek için kendi karanlığını açığa çıkarır ve uzun süreler habis düşüncelerin arasında gezinirken klinik psikolojinin temellerini atar. Tolstoy, ailesinden kalan kitaplarını özenle seçerek masasına yığar, tarihsel süreçte yaşanan olayları ve tezahürlerini insan ruhuyla bağdaştırarak kendi deyimiyle “Rus destanları”nı kaleme alır.

Joyce‘un derdi, algılanan zamanın aslında geçmişte kalışıydı ve bu ıskalanan zaman tıpkı Proust gibi onu da rahatsız ediyordu. Marcel Proust ve Joyce yalnızca bir kere birlikte konuşmuşlardır ve bu konuşmadan ikisinin de hoşnutsuz ayrıldığı söylenir. İkisi de bir diğerinin büyük yapıtlarını (Ulysess, Kayıp Zamanın İzinde) okumamışlardır. Oysa ki ortak yaklaşımları zamanın göreliliği ölçüsünde sıkışan ve kaybolan modern(!) bireyin arayışlarıdır. Proust, yazdığı yedi adet kitabı “Yakalanan Zaman” ile noktalar. Geçmişten tüm birikimi toplar ve bulunduğu o tek bir lahzaya döner. Binlerce sayfa yazmasının sebebi, içinde bulunduğu anın haddizatında ne denli uzun bir sürecin neticesinde meydana geldiğini anlama ve anlatma çabasıdır. Joyce ise zamanı yakalar buradan ve ayrıntıların derinine indikçe iner. Zamanın geçiciliğini yenmeye, insanın acziyetini tüm insanlığın aynasında sergilemeye gayret eder.

“Dehayla deliliğin ayrımını yapmak neden zordur?” sorusuna cevap vermek için verilen cevapların boyutu bu kadarla da sınırlı değildir. Zira dünya tarihi, takıntılar ve yoksunluğun tesiriyle verilen kararlarla var olmaya devam ediyor. Zweig‘ın aktardığı bir hikâyede, Napolyon’un Waterloo savaşını kaybetme sebebi komutanlarından birinin emre karşı gelmeyi göze alamamasıydı. Çünkü o “normal” bir insandı ve normların hükmüne uydu. Raskolnikov’un ahlaki dilemması da buradan yola çıkarak ulaştığı çelişkili cevaplara dayanmıyor muydu zaten? Oysa ünlü Kartaca’lı komutan Hannibal‘ın takıntısı ülkesinden Roma’ya değin uzanan ölümlerle dolu bir yürüyüşün işaretiydi. İsviçre dağlarından geçerek ulaştığı Roma’yı titreten azmi ve hırsı yüzünden yüzlerce askerini ve bir de üstelik gözünü kaybetti. Ama bugün anıldığı yer dehasının hakkını vermektedir. Tarih defterine Kartaca’nın Dahi Komutanı olarak geçmesi de bu sebeptendir. Hülasa, deha  asla idrak edilemeyen ama hem temas ettiği yapıları hem de tarihi kökünden değiştirmeye muktedir bir bilmece, bir muammadır…

Emre BOZKUŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir