“Kırk gün gibi geçen kırk yaşıma”
Onur Çalı, “Vedat Günyol Deneme Ödülü”nü kazanmış genç bir yazar. Denemelerindeki donanımı, Türkçeyi iyi kullanması ve kurgulaması dikkat çekiyor. Sia Yayınları’ndan çıkan “Kırkikindi” isimli deneme kitabında odağına kırk yaşını almış. Kitap şu ithafla başlıyor. “Kırk gün gibi geçen kırk yaşıma”
Kitabın hikâyesini de şöyle anlatıyor: “Kırk yaşına bastığında olağandışı bir şeyler olacağını ummuştu. İsa kırk gün çölde kalmıştı. Musa kırk gün dağda, Muhammed kırkında duymaya başlamıştı Allah’ın sesini. Haşa, yalvaç olarak değildi ama ne bileyim bir aydınlanma, bir bilgelik. Yok, olmadı. Hiçbir şey olmayınca o da oturdu ve elinden gelen tek şeyi yaptı. Kırkıncı yaşını bir kitap yazarak uğurladı. (Sıradan Bir Adamın Sıradan Hayatı- Sayfa: 94-95)
Bizim toplumumuzda kırk sayısı mistik bir anlam taşır. Çocukluğumuzda okuduğumuz masallarda kırk gün kırk gece yapılan düğünler, yeni doğan bir bebeğin kırkıncı günü özel ritüellerle uçurulması, bebeğin ilk kez o gün evden dışarı çıkarılması, yakın bir akrabaya ziyarete gidilmesi… Doğum kadar ölüm için de kırk sayısı özeldir. Kırk gün boyunca ölü evinin ışığı açık bırakılır, kırkıncı gün eş, dost, akraba bir araya gelerek dualar okunması, yenip içilmesi… Yas hafiflemeye başlamıştır. Kırk doğumda, ölümde ve aşkta, inançta sembolik bir sayı olarak yerini korur.
Yazar bize bu kirli dünya içinde temiz kalabileceğimiz yerlerin olduğunu gösteriyor. Yazarın bu yaşında edebiyat ortamında bunu gerçekleştirdiğine inanıyorum.
Kitap iki bölümden oluşuyor: Kırkikindi ve Kırkpare. İlk bölüm on sekiz denemeden oluşurken ikinci bölüm irili ufaklı yirmi iki deneme yer alıyor. Yazar Çalı, “Sözcük Trampetası- Günlükçü Salah Bey” denemesinde Salah Birsel’e olan hayranlığını dile getiriyor. Ondan övgüyle söz ediyor. “Denemeleri ile geniş bir okur kitlesine ulaşmayı başarmış, deneme ile edebiyat okurunun arasını düzeltmiş, denemenin yüzünü güldürmüştür.” (Sayfa-40)
Yazar günlükçüleri ikiye ayırır: Yayımlanmak üzere günlük tutanlar ve yayımlanacağını bilmeden hatta yayımlanmasını istemeyerek yazanlar. Salah Birsel’i ilk grubun içine dahil eder. Salah Birsel’in günlükleri, koca bir ömrün edebiyata adanmasının şarkısıdır aynı zamanda. Ve bu şarkı hâlâ dinlenmekte inanıyorum ki uzun yıllar boyunca da dinlenmeye devam edecek, diye yazısını sürdürür Onur Çalı. ( Sayfa-43)
“Eski Kaşardan Tost, Yazardan Dost Olur Mu?” denemesi, kendi adıma bir okur bir yazar olarak doğru tespitiyle beni gülümseten, en beğendiğim yazılarından biri oldu. Bu denemesinde Cemal Süreya’nın “Günübirlikler” kitabının 1975-1976 yayımlanmış olan ilk yazısından bir alıntıyla sürüyor:
“Bugün edebiyatımızda gözlemlenen ilginç yanlardan biri de yazarlarımızın arasındaki sevgi bağının giderek azalmış, yitip gitmiş olmasıdır. (…)kısaca, hepimiz kötüyüz. Sevmiyoruz birbirimizi. İkiyüzlüyüz. Bu durum günümüz edebiyat ürünlerinin üretici bir ortak devinimin sonucu olmasını engelliyor. Tuhaf bir karmaşa görünümü kazandırıyor onlara. Şairler birbirini sevmiyor, yazarlar birbirini sevmiyor. Kimse kimsenin ne yaptığına dikkat bile etmiyor.”
Parasız yatılı okuduğu için olsa gerek, yazıyı şu soruyla bitiriyor Süreya: “Anlamıyorum, yoksa burs mu veriyorlar birbirini sevmeyenlere?” Hayır, burs vermiyorlar. Parayla ilgisi olmayan, başka bir tatmin duygusu var sevgisiz yazarların. Kimseleri beğenmeyince “büyük” olacakları yanılgısı yerleşmiş zihinlerine. (Sayfa-26) Onur Çalı da insanın olduğu her ortamda böyle durumlarla karşılaşmanın olasılığını belirtiyor bir söyleşisinde. Bir okur olarak bu denemeden şöyle bir sonuca vardım: Bu sadece günümüze özgün bir durum değil. Her dönemde yaşanmış ve yaşanma olasılığı yüksek bir durum. Tanık olduğum olaylar, enerjiyi düşüren sözler… Biz hakikaten birbirimizi sevmiyoruz. Başarıyı göz ardı ediyoruz, takdir etmiyoruz ya da sahte tebriklerle geçiştiriyoruz. Bir garip çarkın içinde var olmaya çabalıyoruz. Belki bir gün bu çark dönmeyi sonlandırırız. Umudu taşımak istiyorum.
Çalı’nın başucu yazarları var: Nahid Sırrı Örik, Yusuf Atılgan, İtalo Calvino gibi. Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald da kitapta yerini alıyor. Bu noktada yazarların hiç bilmediğimiz kavgalarını, tatlı çekişmelerini ilginç anekdotları okuyoruz. O büyük yazarların kıskançlıkları, alınganlıkları kimseye söyleyemedikleri küçük sırları gibi pek çok şeyi gözlerimizin önüne seriyor Çalı.
Kitabın baş sayfalarında yer alan “Bir yazarı Okumaya Nereden Başlamalı” denemesinde yazarla kitap arasındaki bağı o kadar güzel ve derinlemesine anlatmış ki bu bölümü gerçekten severek okudum. “Öncelikle kitabı internet sitesinden mi yoksa bir kitapçıdan mı aldınız?” diye başlayan yazısında yazar ile okur arasındaki bağı, çeşitli aşamalarını anlattıktan sonra sözü şuraya getiriyor:
“Bir yazarı okumayı bir türlü bitiremiyorsanız, ara ara özleyip tekrar ona dönüyorsanız o artık sizin, sadece sizin yazarınızdır. Onu istediğiniz biçimde, defalarca okuyabilirsiniz. Bazen elinize bir kitabını alıp, rasgele karıştırabilirsiniz sayfalarını, kitap falı bakar gibi birkaç sayfa okuyup geri koyabilirsiniz kütüphanedeki müstesna yerine. Onun hakkında yazılmış yazıların peşine düşebilirsiniz, söyleşilerini okuyabilirsiniz. Fakat ne yaparsanız yapın, onu okumanız hiç bitmeyecektir.” (Sayfa-14)
“Susuz Yaz’ın Başına Gelenler” denemesinde yapımcı ve oyuncu Ulvi doğan ile yönetmen Metin Erksan arasında yaşanan kırgınlığa tanıklık ediyoruz. Hepimizin bildiği gibi 1963 yapımı bu film, 1964 yılında düzenlenen 14. Berlin Film Festivali’nde en büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazandı. Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan film ne yazarını ne yapımcısı ve oyuncusunu ne de yönetmenini mutlu etmiştir. Perde arkasında yaşananlar biz okurları hayrete düşürüyor. (Sayfa-69)
“Barış Sadece Güvercinin Barışı mı?” denemesinde, şair Pablo Neruda’nın “Sorular” isimli kitabına değiniyor. Soru sormadan geçen bir ömrün boşa geçmiş sayılacağını belirtiyor. Toplumun olumlu yönde değişmesinin, ancak bireyin sorgulamaya başladığında gerçekleşebileceğini belirtiyor. (Sayfa-76) ‘’En güzel soruları çocuklar sorar. Çünkü zihinleri henüz lekelenmemiştir. Retorik soru sormazlar, soru sorarken manipüle etmeye, şaşırtmaya, alay etmeye, kızdırmaya, laf sokmaya, ima etmeye çalışmazlar. Gerçekten merak ettikleri şeyleri öğrenmek için sorarlar. Şairler de fena değildir soru sormakta.’’ diye tamamlar. (Sayfa-78)
“Aylak Okurluk Bildirgesi” yazısında bunları on madde içinde toplamış. Yazar bize okur olmadan yazar olunamayacağını gösteriyor. Herkesin kendine özgü bir okuma alışkanlığı olduğunu, kimseye hesap vermek zorunda olmadığını vurguluyor. Flaubert’in “Bir okur sadece bir düzine kitabi çok iyi bilse alim olurdu.” sözü her zaman akılda tutulmalıdır. Madde-8. Okuru içine alan neşeli bir metin ortaya çıkarmış. (Sayfa-22)
“Kırkpare” kitabın ikinci bölümünü oluşturan kısım. (Sayfa-115)
“Bir gün gelecek pat diye ölüp gideceğiz. Ya da uzun hastalıkların, tedavi etmekten ziyade bizi daha da hasta eden günlerimizin huzur vermekten uzak huzur evi yıllarımızın sonunda yavaş yavaş (ama o da bir yerde pat diye aslında) öleceğiz. Okunacak kitaplar, izlenecek filmler, sevmeler sevilmeler, dost buluşmaları, seyahatler, tatil planları, sosyal medya hesapları, e-mail şifreleri, banka hesapları, tapular, söylemek isteyip de söyleyemediklerimiz, yapmak isteyip de bir türlü cesaret edemediklerimiz… Hepsi öylece ortada kalacak.
Ölüm, her şeyin yarım kalması. Bizim ölümümüzün özeti de bu olacak. Oysa hayat gürül gürül akmaya devam edecek. Herkes her şeyi yeni baştan, sanki ilk defa oluyormuş gibi yaşayacak…” (Sayfa-116)
Kitaptaki tüm sayfayı buraya aktarmak istemiyorum. Merak eden okurlar kitabı alsın ve okusun.
Onur Çalı öyle bir noktaya el atmış ki insan bir an durup kala kalıyor, okuyucunun soluğu kesiliyor. Ölümü o kadar tadında betimlemiş ki, bu satırların arasında bir an nefessiz kaldığımı hissettim. Ve şöyle bitiriyor: ‘’Herkes ölecek, hayat devam edecek. Korkunç bir şey bu. Çok da güzel.’’
Belki de kırk yıl sonra bu denemeleri okuyacak okurlara gönderme yapıyor.
Gülser Kut ARAT

Son Yorumlar