Önce Soluna Sonra Sağına Sonra Tekrar Soluna

Henüz bir saat olmadı ölüm haberlerini alalı. Sakince bavulunu hazırlıyorsun. Bavul dediğin sırt çantası. Çok bir şey almana gerek yok bir haftada dönersin. Bu haberi yıllar önce almış olsaydın bavulunu gözyaşlarıyla hazırlayacaktın. Bu haberi nasıl ve nerede alacağını düşündün zaman zaman. Haberin düşüncesinde bile gözlerin dolardı. Şu anda tek damla gözyaşın yok hatta oldukça metinsin. Neredeyse huzurlusun. Huzur dediğin şey neredeyse diye tanımlanmaz. Huzurluysan huzurlusundur. Bu neredeyse kendine bile itiraf edemediğin vicdan azabın olabilir mi? Huzuru mahşerde hislerinden mesul sayılır mı insan.

Üstünden koca bir yük kalkmış gibi. Üstelik ikisinin aynı anda gitmesi… Birinin ardından diğerine bakmak zorunda kalmayacaksın. Bu sorumluluğu taşımayacaksın. Hey gidi sorumluluk sahibi kadın. Bu düşüncelerini binlerce kişi duysa bile inanmaz.  İnsanların neye inanıp inanmayacağı senden bağımsız olabilir mi emin değilsin.

Tren saatine daha var bir kahve içebilirsin. Üşeniyorsun kahve yapmaya. Vazgeçtin. İstasyonda içeceksin kahveyi. Çantanı sırtlıyor en hafif spor ayakkabını giyip istasyona yollanıyorsun. Her şey hafif olsun istiyorsun son zamanlarda. Ruhunun görünmeyen ağırlığını eşyaların hafifliğiyle dengelemeye çalışıyorsun. Ne çok kullandın bu istasyonu. Yakında yıkılacak ve yerine hızlı tren istasyonu yapılacak. Umurunda değil. Annen baban bile umurunda değilken istasyonun yıkılmasına kafayı takman pek tutarlı olmaz zaten. Tutarlılık deyince de sen. Sen Süreyya Sultan. Her zaman evlatlarının anne babasının kocasının yardımına koşan Süreyya Sultan. Yardıma ihtiyaçları yoktu belki ama sen o iyilik halini hep sevdin. Hayata bağlanma biçimin belki buydu. Başka türlüsünü bilmediğin için.

İstasyonun yeni hali neye benzeyecek acaba. Her şey değişiyor. Sen hiç değişmedin. Şimdi iyi bir evlat gibi gidecek ve son görevini yapacaksın. Anne babanı sevdin mi bilemiyorsun. Onlar seni sevdi mi o da muamma. Sevseler hissederdin değil mi? İlişkiniz devlet memurunun zorunlu hizmet yapması gibi. İnsan anne babasını seçemiyor. Evlat da öyle. Seçimlerimiz dışında doğan bu ilişkilere gereğinden fazla mı mana yüklüyoruz acaba. Yahut sende bir gariplik var. Sevmeyi bilmiyorsun. Sever gibi görünmekse doğuştan sana yüklenmiş bir özellik diyeceğim ama sen sonradan böyle oldun. Normalde yeni sürümler eskisinden daha iyi olmaz mı? İnsanda neden tam tersi işliyor bu durum. Dışarıdan hiçbir şey belli etmiyorsun. Fabrika ayarlarında ne varsa hala uygulamada işliyor. Birazdan cenazede mebzul miktarda ağlayacak taziyeleri kabul edeceksin.

Tren geldi. Numara yok. İstediğin yere oturabilirsin. Yeni yapılacak trenlerde böyle olmaz. Her şey önceden bellidir. Sen de önceden belli olan bir hayat yaşadın ne mutlu sana. Hiçbir günaha ve suça bulaşmadan. Anne babanı çok sevip sevmemen sorun değil. Yeter ki olması gerektiği gibi ilerlesin ilişki. Sevmedin bazı huylarını. Hatta nefret ettin.  Yine de çok hayır duası aldın.  Makbul bir evlat oldun. Onlar da senin bazı huylarını sevmemiştir belki ama buna hiç fırsat vermedin. Sevdirdin kendini. Her hayırlı evladın yapması gerektiği gibi. Her yuvasına bağlı kadının yapması gerektiği gibi. Her annenin evlatları için saçını süpürge etmesi gibi.

Raylardan gelen ritmik sesler mi sana bunları düşündürten. Bunlar neden peyda oldu son yıllarda. Yediğin içtiğin şeyler mi doğal değildi. Yoksa zayıflayan hafızanı diri tutma çabası mı? Unutmak mı istiyorsun unutuyor musun? Eee Süreyya Sultan bu yaşta normal.

Defin işlemi tamam.  

“Başınız sağ olsun abla”

“Ah ne çok severlerdi birbirlerini. Hiç ayrılmazlardı. Beraber yatsınlar şimdi.”

“Daha geçen güt sütlaç yapmıştı teyzem. Hep arar yaptığında. Sevdiğimi bilir.”

“Yenge pideleri nereye bırakayım?”

“Erkekler tarafına çay yollayın.”

“Eee Süreyyacığım zor ana baba kaybı. Bilirim.”

“Başınız sağ olsun.”

“Başınız sağ olsun.”

“Dostlar sağ olsun.”

Neydi az önce mezarlıktaki halin. Hönkür hönkür öldün ağlamaktan. Kimin yasını tutuyorsun. Kime bu gözyaşları. Tabii ana baba bu, dedikleri gibi hiçbir şeye benzemez. İnsan o zaman büyür. Fazla büyüdün sanki Süreyya Kadın. Bu yaştan sonra gelen büyümenin içine hacet edilir ancak. Hiçbir şeyi umursamıyorsun. İnsanın umursayacak şeyi olmalı. Neyi umursadın o vakit?

“Abla Hikmet Abi geldi aşağıda.”

Cenaze namazına yetişemedi Hikmet. Çok üzgün. Sarılıyorsunuz. Yine ağlamaya başladın. Kimse bir şey diyemez ağladığın için. Tuttuğun tüm yasları yaşayabilirsin şu anda.

“Abla dik dur.”

“Ağla canım ağla.”

“Bir dua okusan daha hayra geçer. Bu kadar çok ağlamak isyan demek abla.”

“Eee vakti gelen gidiyor. Takdiri ilahi. Ne gelir elden.”

Hikmet erkekler tarafına geçiyor. Ona sarılmak iyi geldi sana. Onu sen seçtin. Anne baba kardeş gibi değil. Senin seçimin. Sevdin. Hiç aldatmadın. Düşlerin hariç sadık bir eştin hep. Sadık olmayan eşlerin sonunu romanlardan biliyorsun. Düşlerinden sorumlu olur mu insan. Telefonun çalıyor.

“Anne, final haftam olmasa…”

Oğlun seni seviyor mu acaba. Annesi olmasan sever miydi? Yılların düşünceleri birikmiş, baraj taşmış sanki zihninde. Unutacaksın demişti oysa doktor. Son bir yaşama gayreti mi zihnindekiler. Yo şu gün şuracıkta ölüversen bitse bu tantana. Ölüm hiç uzak gelmiyor sana. Ya çok uzaksa. Yitik bir hafızayla yıllarca yaşarsan ya. Kendi ellerinle kendini öldürmek en iyisi. Sonsuza kadar cehennem garantili bir son. Buna cesaretin yok. Cehennem mi? Umurunda değil. Umurunda olan makbul ölmek. Beşerî ilahi değil takdiri ilahi olmalı.

Haftası bitti. Döndün evine. Döngüye devam. Etaplar bir bir geçiliyor. Ev tozlanmış. Yemek yok. Yemek yapmaktan nefret ediyorsun. Eskiden öyle miydin? Tatlısından tuzlusuna zeytinyağlıdan etlisine kalabalık sofralar kurardın. Şimdi tencerede pişir kapağında ye tamam. Hormonlar mı böyle yaptı seni teknoloji mi hastalıklar mı? Belki döngü zaten böyle bir şeydir.

Evde yemeklik hiçbir şey yok. Bugün pazar var. Canın istemiyor aslında. İstediğin tek şey yatağına gömülüp ölmeye yatmak. Aysel gibi. Ayrıntıları düşünmekten ölemeyeceksin sen de.  İyisi mi gidip birkaç parça bir şey almak pazardan. Böylesi daha makul.

Pazar rengarenk. Sen işini bitirip eve dönmek istiyorsun bir an önce. Senin yaşındakiler ne kadar heyecanla seçiyorlar biberleri. Biberin en iyisini bulmak gibi bir sorumluluk bilincindeler. Yaşama tutunmanın bibercesi. O poşete ezik, buruşuk hiçbir biber giremez. Bu bir izzeti nefis meselesi. Senin meselen ne Süreyya? Sen neden en güzel domatesi bulmak için pazarı bir uçtan bir uca gezmiyorsun da yarın yokmuş gibi poşetine üç beş parça bir şey atıp çıkıyorsun pazardan.

Her yer çok kalabalık. Gürültülü. Herkes telaşlı. Bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar sanki. Senin yetişeceğin bir yer yok. Yine de çıkmak istiyorsun kalabalıktan ve adımlarını hızlandırıyorsun.  Uzun bir korna sesi.

“Abla önüne baksana!” diye bağıran bir adam.

“Bostanda yürüyor sanki. Yol burası abla yol yol la havle yürümesini bilmiyorsan çıkma dışarı!”

Oysa ilkokulda öğretmişlerdi önce soluna sonra sağına sonra tekrar soluna bakmayı. Türkiye’de trafik sağdan aktığı için önce soldan geçen araçlar kontrol edilir bilgisi en ince ayrıntısına kadar aklında ama işe yaramadı işte bu bilgi. Ders kitaplarını sevmiyorsun.  Hiçbiri Süreyya’yı yazmayı düşünmediği için romanları da sevmiyorsun.  Bihter Ziyagil’i, Anna Karenina’yı, Emma Bowary’yi yazdı hep romanlar. İbreti alem için aynı son yazıldı hepsine.  Sevmiyorsun. Gizli öznesi sen olan bir yüklemsin sadece. Yükleme neyi nasıl nerede gibi sorular sorarak cümleyi tamamlamak istemiyorsun. Gizli öznesiyle yüklem kalsın öylece orada. Sen önce soluna sonra sağına sonra tekrar soluna bakıp düzenli bir cümleyle makul bir yaya olarak geçiyorsun caddelerden. Ta ki ara sokaktan çıkıp ters yöne doğru süratle giren o aracı görmeyene kadar.

“Başınız sağ olsun.”

“Ne iyi kadındı.”

“Anacığına babacığına çabuk kavuştu.”

Daha yeni ayrılmıştınız oysa. Biraz ayrılık herkese iyi gelecekti ama onu da beceremedin.

“Çok hayır duası aldı Süreyya Abla.”

“Hikmet abiye ne çok düşkündü.”

“Aslan gibi bir evlat yetiştirdi.”

“Elinden çok ekmek yedik.” 

Ah ne saadet! Herkes bilsin çok makbul bir hayat yaşadın.

Ayşe Turkay YİĞİT

4 Comments

  1. Kemal Taşcı Reply

    ellerinize, kaleminize sağlık, çok hoş bir iç hesaplaşma öyküsü olarak algıladım. o çok değer verdiğimiz “başkalar”ın ve o “başkalar”ın değerlerinin de başka “başkalar”a ait olduğunu düşününce aslında hep bir matrikste miyiz, kendimizin olmayan yaşamların oyuncuları mıyız diye düşünüyorum çok zaman.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir