Berceste(1) ve 23 Nisan

Güneş katreye nasıl sığıyorsa sayfalar dolusu yazıyı hatta ciltler dolusu kitapları da bir beyitin dizelerine sığdırmak ta pekâlâ mümkün. “Eğer maksat eserse mısra-ı berceste kâfidir.” diyerek bercestenin ne olduğunun çerçevesini çizer aslında Râgıp Paşa. Divan edebiyatında mısraların en güzeli, en özlüsü, en seçkinidir berceste. Hatırda kalması kolay olan bu beyitleri ya da dizeleri cebimizdeki para gibi gerektiğinde çıkarıp kullanabiliriz. Yeter ki bu akçeler değerini yitirmemiş olsun. İstedim ki anlam derinliği olan nükteli, ders çıkarıcı, sanat değeri yüksek, kıymetli mısralarımızı sizlerle buluşturayım. Lâkin zülfü yâre dokunursam darılmaca yok. Benim sözlerim değil çünkü. Elçiye zeval olmaz. Anlaştıysak haydi öyleyse yolculuk başlasın mısraların beni götürdüğü yere…

“Kimseye baki değildir mülk ü devlet sim ü zer
Bir harâp olmuş gönlü tamir etmektir hüner”

Ömer Efendi

Ne malımız ne mülkümüz ne saltanatımız ne gücümüz ne de birikimlerimizin hiç birisi kalıcı değildir. Bu hayatta kalıcı olan bir şey varsa o da kırık gönülleri tamir etmek, hoşnut etmektir diyor şairimiz. İşte özenilesi hayat budur. Yanımızda götüreceğimiz tek birikimin iyiliklerimiz olmasını bilmemize rağmen kulakardı ederiz bu gerçeği.  Dünyada kalıcıymış gibi bir hayat yaşarız. Oysa dünya ne Harun’a ne Karun’a ne Talut’a ne de Calut’a kalmıştır. Emellerimiz, hırslarımız bitmez. Daracık bir kabre gireceğimizi hesaba katmadan güneşin doğup battığı yere kadar her şeyi ister dururuz. Endamıyla boy gösteren, ziynetler takınmış süslü dünyaya vuruluruz. “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Ayetini duymaz olur kulaklarımız. Ney gibi dinlenir dünyanın dört bir tarafındaki mazlumların iniltileri. Görmez gözlerimiz görmesi gerekenleri. Dilimiz söylemese de şan, şöhret makam, mal, mülk şarkısı söyler kalbimiz. Maalesef bu obur yapımızla başımız muazzam dertte ve nasıl başa çıkacağımız konusunda ise tereddütlerimiz her geçen gün daha da artıyor. Doğrusu bir diyet listesi hazırlasak nasıl olur diyorum? Öyle endişelenmeyin. Kimsenin bu listeyi uygulamakla komaya gireceği falan yok. Topu topu birkaç maddeden ibaret. Ölmeyi devamlı hatırla. Elindeki ile yetinmeyi bil. İstiğnâ sahibi ol ve îsarı kazanmanın yollarını ara. İşte hepsi bu kadar. Şair bu gerçeği “Dünya kimseye baki değildir.” diyerek söyleme ihtiyacı hissediyorsa bir bildiği var demek ki. Mısraların arka planında fâni hayatı ebedi diye tevehhüm edenlerin varlığını görmezden gelemeyiz. Sürekliliğidir dünyayı bâki gösteren ve bir de gaflettir fenânın üstünü örten. O halde gönülleri tamir etme yolunu aramalı insan. İhmal etme beli bükülmüş ana-babanı. Ziyaret et akrabalarını. Unutma garip gurabayı. Elinden tut düşkünlerin, düşün onların düştükleri yere nasıl düştüklerini. Sevindir çocukları, kucakla dostlarını. Yem ver başına üşüşen kuşlara yahut tavuklara. Yürekleri ısıtacak bir şiir çıksın ağzından. Seni bâkileştirecek bir fidan dik toprağa. Şöyle utanmadan çocuklarla doyasıya oyunlar oyna. Senden sonra anlatılacak bir hikâyen olsun. Gökyüzüne bakarken duy baharın kokusunu. Eşini ve işini küçümseme zira birisi hayatına anlam katar, diğeri idâmeni sağlar. İşte hüner bunlardır. Gerisi ise sadece birer rüya…

“Halk içre bir ayineyim herkes bakar an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaban görür.”

Niyazi Mısri

Ayna… Kendinde hiçbir kuvvetin, hiçbir tesirin olmadığı nesneleri olduğu gibi yansıtan bir cisim, bir cam parçası… Ayna… Hiçbir meziyete ne mazhardır ne de fail. Rabbinin isimlerini yansıtan bir cisimden başka nedir ki ayna? Her mahlûk gibi insanoğlu da bir aynadır sadece. Aynamızın kabiliyeti nispetinde Esma-ül Hüsna tecelli eder insanoğlunda.  Kimisinde bir isim aşikârdır bir isim gizli. Kimisinde bir isim ağır basar, kimisin de başka bir isim. “Ya Şafi” ismine mazhar olur bir doktor. “Ya Vafi” ismini taşır sözünde duran her bir kimse. Âlimler “Âlim” ismiyle amel eder, liderler “Aziz” ismine tutunur sıkı sıkıya. Cömertler “Vehhâb” ismine yapışır. Aşk ehli “Ya Vedûd, Ya Vedûd” derken, celal sahibi olanlar, “Ya Sabur, Ya Sabur” çeker durmadan. “Es-Selâm” der esenlik rüzgârına ihtiyacı olanlar. Beden zindeliği isteyenler “Ya Kaviyy”  derken “Ya Hâkim” der ağzından hikmet dökülen bilgeler. Günahkârlar, “Ya Tevvâp”  Sanatkârlar, “Ya Bâri” Fukaralar, “Ya Rezzâk” Daralanlar, “Ya Fettah” İdareciler, “Ya Vâli” yi bulur tespihin tanelerinde. Ayna fail olmasa da tecelliye mazhariyeti az bir şey değildir. Zira Rabbimizin isimlerinden bir damlanın gönlümüze inmesi bizi ummana çevirmeye yeter  de artar bile. İşte o zaman aynamız nefha kokar, sözlerimiz gül, kalplerimiz huzur dolar.

Meseleye bir başka vecihle bakarsak yaratanla-yaratıcı arasındaki tecelli bir yönüyle mahlûkatın kendi aralarındaki kıymet ölçüleri içerisinde de devam eder. Bir aynaydı Niyazi Mısrî. Ona bakan kendisini görürdü. Zalim onun gözlerinde zulmünü seyrederdi. Âlim ilminin deryasında yolculuk yapardı. Kâmil kemalini, nakıs noksaniyetini söylerdi Niyazi’nin. Aslında söyledikleri Niyazi’nin değil kendi kemalatları yahut noksanlıklarıydı. “Ben hayatımda Rasûlullah kadar cesur, onun kadar cömert, onun kadar yiğit, onun kadar aydınlık yüzlü ve güzel birini görmedim.” der, Abdullah Bin Ömer, peygamberimiz için. Zira kendisi de cömertti ve güzeldi. Babası Ömer gibi yiğitti de. Hülasa siret ve suret güzelliğini Efendimizde görmüştü. Ebu Cehil ise içinin çirkinliğinin yansımasını görerek hakaretler yağdırmıştı efendiler efendisine. O halde karşımızdaki kişiyi her ne görüyor isek aslında biz o değil miyiz? Toplumdan hep şikâyet edip durmamız da böyle değil mi? “Huzur yok, güven yok, asayiş yok, sevgi yok, saygı yok, hürmet yok, çile yok, dava yok, samimiyet yok, aile mevhumu yok, akrabalık yok” derken aslında bizdeki “yokun” bilmem ne kadar farkındayız? Toplumu oluşturan bizler olduğumuza göre bütün bu “yoklar” aslında bizdeki “yokun” toplum aynasındaki yansımasından başka bir şey değildir son tahlilde… Geçenlerde Mesnevi’nin satırlarında gezerken şunu okudum. “Allah bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu temiz kişilere ta’n etmeye meylettirir. Allah bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse ayıplı kimselerin ayıbı hakkında ses çıkaramaz” Bu ne muazzam ölçü… Değerlendirdiğimiz her kişi aslında değerimizi ortaya koyuyor bir bakıma. O halde aynamızı temiz tutalım ve ne ayıp görelim ne de kusur kendimizden başka…

“Zen merde, civan pire keman tirine muhtaç
Eczâ-yı cihan cümlesi birbirine muhtaç”

Basiri

Kadın, erkeğe; genç, yaşlıya; keman, yayına muhtaç diyen şair neticede herkesin şifasını bulduğu şu cihanda birbirine muhtaç olduğunu belirtir kestirmeden. Muhtaç olmamak yaratıcı olmanın bir gereği ise muhtaçlık ta yaratılan olmanın bir gereğidir. Allah’ın hiç bir şeye muhtaç olmaması “Es-Samed” isminde karşılığını bulurken mahlûkattaki tecellisi ise her şeye muhtacın hiç bir şeye muhtaç olmayandan istemesi şeklinde tezahür eder.  Hakikaten insan ya da sair canlılar bir birine muhtaç mıdır? Yoksa şair laf cambazlığı yahut mübalağa mı yapmıştır? Ne laf cambazlığı ne de mübalağa vardır bu sözde. Hatta kendimizden başlayarak gördüğümüz, yaşadığımız, duyduğumuz, algıladığımız her hadise bizlere gösteriyor ki şair az bile söylemiştir. Gerçi sözlerini bir kemanın bile yayına muhtaç olduğunu belirterek ifadesine muhteşem bir kuvvet katmış olsa da muhtaçlığımızı belirtmede yine de kifayetsizdir. Evet, görüyoruz ki hava, suyun; su, toprağın; toprak, bitkinin; bitki, canlıların elinden tutuyor, imdadına koşuyor. Demek ki muhtaçlığın Hazreti Âdem’den bu yana hatta ondan da önce varlıklar arasında hükmünü hep icra ettiğini anlıyoruz. Sözüm ona bazı zenginlerin hatta üç beş kuruş kazanan bazı insanların ağzından hiç kimseye muhtaç olmadıklarını hatta başkalarının kendilerine muhtaç oluğunu duymak garibime gidiyor. Zira muhtaç olup olmamayı sadece maddi rızık derekesine indirmek beni hakikaten üzüyor. Kaldı ki o rızıkta bile ihtiyaç devamlı olduğuna göre ve ihtiyacı icat edemediğimize göre muhtaçlıkta her daim devam ediyor demektir. Haddi zâtında mahlûkatın belki de asıl muhtaçlığı manevi rızıkta değil midir? Ruhumuzun açlığı mide açlığımızdan daha fazla. Bizler duaya, zikre, namaza hâsılı ibadete muhtacız. Bizler tefekküre, ilme muhtacız. Bizler görmeye, duymaya, hissetmeye, ilgiye, sevgiye muhtacız. Hakiki dostun dostluğuna, kabirdeki huzura; sıratı geçecek ayağa; mizanı aşacak tartıya; cehennemden kaçışa; cennette varışa; eskimeyen bir yüze; hastalıksız sağlığa; zahmetsiz rahmete; ülfetsiz aşka; yelkensiz gemiye, kanatsız kuşa hulasa fanisiz bir ebede muhtacız.

“İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah
 Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah”

Ziya Paşa

Biz Müslümanların en fazla ihtiyaç duyacağı değerlerden biridir doğruluk. Bu önemli vasıftan maalesef yoksun olduğumuzu belirtmem bile gereksiz. İslam ülkelerinde doğruluğun bini bir para değerinde. Bir yerde işlerinizi yalanla, dolanla yönetmek bir sanat, bir maharet sayılıyorsa durumumuz hakikaten vahim demektir. İslam âlemi henüz sadakat ve doğruluk gibi birbirinden ayrılmaz bu iki kavramın ne derece önemli olduğunu idrak edebilmiş değil. Oysa peygamberimiz doğruluğun önemini en kötü hasletlerle bile kıyas ederek bir değerlendirme yapar aslında. Şimdi olayı hatırlayalım.

Ebu’d-Derda ile  Resulullah (a.s.m) arasında şöyle bir konuşma geçer:

“ Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?”
“Evet, bazen olabilir.”
“ Peki, mümin zina edebilir mi?”
“Ebu’d-Derda hoşlanmazsa da evet!”
“Peki, mümin yalan söyler mi?
“Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” 

Doğruluk imanın, yalan ise küfrün temel rüknüdür. Zira varlıkların, varlığını varedeni var kabul etmemek koskoca bir yalandır. İşte Allah’ı inkâr eden biri daha işin başında yalana tevessül ederek büyük bir cinayet işlemiş olur. Peygamberimizin yalanı diğer büyük günahlarla kıyas etmesini bu kötü hasletin bir Müslüman’ı nereden nereye kadar götürebileceğinin bariz bir işareti olarak kabul edebiliriz. Yoksa hâşâ diğer günahları küçük görme gibi bir durum asla söz konusu değildir. Kurandaki Mümin suresinin 28. Ayetinin son kısmı peygamberimizi destekler mahiyettedir. “… Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz.” O halde doğruluk imanın, yalan küfrün şiarıdır.  Doğrulukta zirve Hazreti Ebubekir ile yalancıların hocası Müseyleme-i Kezzab’ı doğu-batı gibi bir birinden ayıran tam da budur. Birine sıdkın bayraktarlığı nasip olurken diğerine ise küfrün sefilliğinde debelenmek düşmüştür. Tabiri diğerle yalan ve doğruluk aydınlık ve karanlık gibi birbirinden ayrılan iki önemli haslettir. Ve bunlar hiçbir zaman bir kalpte cem olunamaz. Biri varsa kalpte diğeri orayı usulca terk eder. Doğruluğu tüm iyi meziyetlerin, yalanın ise tüm kötü hasletlerin besleyicisi olarak kabul edebiliriz. O halde küfrün bir yapı taşı olan yalandan uzak durmamız dinimizin bir gereğidir. Toplumun mayası sadakat ve doğruluktur. Bu iki kelime ile maya çalınmazsa o toplum çözülmeye ve çürümeye doğru gider. Bazen olur ki söylediğimiz bir yalanla yaptığımız bir işten sıvışmış gözükebilir, ya da kazançlı olduğumuz vehmine kapılabiliriz. Yalnız unutulmamalı ki hakikatte zararlı çıkan hep biz oluruz. Hiç kimse bilmese dahi şayet bir vicdan taşıyor isek söylemiş olduğumuz yalanların ruhumuzu paralamaya, eritmeye yettiğini belirtmemiz gerekir. Oysa dürüstlük ve doğruluk her zaman kazandırır insana. Dünya işlerinde bile dikkat ederseniz işini layık-ı vechile en doğru bir şekilde yapanlar kısa vadede olmasa bile uzun vadede hep kazançlı çıkmışlardır. Düzenbazlar, sahtekârlarsa bu dünyada bile zillet içerisinde yaşamaya mahkûm olmuşlardır. Doğruluk ve yalanı sadece söze indirmek meselenin künhüne tam olarak vakıf olmadığımızı da gösterir ayrıca. Bir mahsulün geçtiği aşamalardan tutun da bir imalatçının yaptığı bir pastanın karışımına haram karıştırmasını da doğruluğun aksine yapılmış bir hareket olarak kabul edebiliriz. İşin doğrusu, sözün doğrusu, özün doğrusu çok önemli. Bu mesele çok su götürür her ne ise…

“Eylesem ağlayarak âh ile eflâk yanar
Su yanar nâr yanar, bâd yanar, hâk yanar.”

Osman Nevres Efendi

Ağızdan samimiyetle çıkan bir “ah” ile dünya yanar. Dünya ile birlikte su, ateş, toprak yanar. Hatta samimi bir “ah” ile Rabbinin sana karşı gazap ateşi bile varsa erir gider. “Ahın” onun rahmetine vesile olur. Samimiyet, bazen canı gönülden el açıp dua etmektir. Bazen hulûs-u kalp ile yapılan tövbe-i nasuhtur. Bazen nedamet edip, gözyaşı dökmek, ahu vah etmektir. Bazen niyettir. Bazen alın teri, göz nuru dökmektir. Bazen eller nasırlaşıncaya kadar çalışmaktır bağda, bahçede. Bazen bütün bunlardan geçip kapıların kapandığı, çarelerin tükendiği ızdırari bir hâle duçar olmaktır. “Din samimiyettir.” der peygamberimiz. Bu bahsi biraz açmak gerekir zannımca. Din doktrininin içerisine imanın ve İslam’ın rükünlerinin hepsi girer. Bunları kayıtsız şartsız kabul etmektir samimiyet. Din hususunda “acaba” sorusunu lügatimizden çıkarmak, sadakatle bağlanmaktır samimiyet. Zira din, öğrenmekle kemal bulacak bir Coğrafya kitabı ya da Matematik kitabı değildir. Bu sözlerimizle ilmi yabana attığımız sakın anlaşılmasın. Lâkin salt dini öğrenmekle ahlak terakki etmiş olsaydı, şeytanın en birinci mürşit olması icap edecekti. Hikmete dönüşmeyen bir öğrenme nimet olmaktan çıkar nıkmete dönüşür. Hulasa şunu söylemek isterim ki peygamberimiz, “Din samimiyettir.” derken kanaatimce bildiği ile amel etmeyi, sözleriyle eylemlerinin tutarlı olmasını öğütlüyor olmalıdır. Aksi takdirde kalp bir başka yerde, akıl bir başka menzilde bir birlerinin özlemini duyarak yanıp kavrulurlar.

Samimiyetin kavram olarak ne olduğunu izah ettikten sonra bu kez samimi insanların kimler olduğu sorusu tedaî-i efkâr nevinden aklıma gelmekte. Doğrusu bu iş için bir laboratuvar çalışması yapmadım. Sanırım gerek de yok. Samimi insanları alınlarından tanırsınız. Jestleri, mimikleri, tavırları, duruşları, gülüşleri, susuşları, konuşmaları ele verir onları. Tabi oluşları başlarına onulmadık işler açar bazen de. Zira onlar hayatı bir satranç taşı gibi görmezler. Hissiyatlarını gizleyemezler. Niyet okumaz, ajanda tutmaz, maske takmazlar. Her daim gardını almış bir hayat yaşamazlar. Her şeyden cımbızlayarak bir şeyler çıkarmazlar. Yargılamaz, somurtmazlar. Taassup nedir bilmezler. Egodan uzaktırlar. Eleştirilmekten korkmazlar. Risk taşırlar, hata yaparlar, düşer, kalkarlar. Lâkin her şeye rağmen içtendirler. Heybelerinde şefkat ve merhamet hiç eksik olmaz. Sevgi dolu, dost canlısıdırlar. Bazen bir Napolyon edası sezersiniz tavırlarında. Bir çocuk gibi doğal davranışlarına da tanık olursunuz bazen. Komik hallerini anlatmaktan da gocunmazlar hatta haz bile aldıkları olur. İyi bir dinleyicidirler. Anlarlar, anlaşılırlar. Güven verirler kuşlara bile… Hürriyete âşıktırlar. Azim ve gayret abidesidirler. Niçiniyle, nasılıyla uğraşmazlar işin. Hedefe kilitlenirler hedefe ulaşamasalar bile… 

Bu yazıyı editörümüze gönderdiğim tarih 23 Nisan olunca bugünü de başlıkla birlikte zikretme ihtiyacı duydum. Bundan 13 yıl önce 23 Nisanla ilgili çocuklarımız için bir şiir yazmıştım.

Hasan Can İlmen

Bağımsızlık ateşinin yandığı
Bir milattır yirmi üç Nisan
Hâkimiyetin parladığı
Bir yıldızdır yirmi üç Nisan
Topun, tüfeğin sindiremediği
Bir dayanaktır yirmi üç Nisan
Düşmanı yurttan kovan
Bir milletin adıdır yirmi üç Nisan
Her yerin bayraklarla donatıldığı
Bir gündür yirmi üç Nisan
Kadın, erkek, genç, yaşlının sevindiği
Bir düğündür yirmi üç Nisan
Dünyada çocuklara hediye edilen
Tek bayramdır yirmi üç Nisan

(Oku, Düşün ve Uygula adlı kitabımdan)

23 Nisan bir çocuk bayramı olmasının ötesinde eriyen, biten bir devletin yeniden tarih sahnesine çıkmasını temsil eder. Emperyalizme karşı bir var oluştur. Manzara-i umumiye şöyleydi.

İşgal güçleri 16 Mart 1920 yılında Anadolu’nun dört bir tarafını işgal etmişlerdi. Zamanın büyük bir kasabası sayılan Ankara’ya altmış kilometre kadar yaklaşmışlardı. Meclisin güvenli bir yere taşınması bile konuşuluyordu. Herkesin zihninde aynı sorular, aynı endişeler gidip geliyordu. Payitaht, işgal altındaydı. Yunanlılar, İngilizlerin yardımıyla Ege Bölgesi’nden iç bölgelere kadar iyice sokulmuşlardı. Halk, “Ya Ankara da giderse!” diyordu.

Ankara

Ya hep ağlayacak ya da gözyaşlarını dindirecek bir çare üretecekti. Ya tozu dumana katacak, ya da tozu dumanı yutacaktı. Ya bir milleti küllerinden arındıracak ya da küllere gömülüp kalacaktı. Meclis zor şartlar altında açılmıştı. Silah yoktu, cephane yoktu. Ordunun büyük bölümü Trablusgarp’ta, Balkanlar’da, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta zayiata uğramıştı. Elde avuçta az bir asker kalmıştı. Hâsılı yeni kurulan meclis zor günler geçiriyordu. Milletvekillerinin ceylan derili koltukları yoktu. Meclis çatısının kiremitleri bile yardım toplanarak ancak tamamlanabilmişti. Okullardan eski sıralar, işyerlerinden teneke sobalar, kahvehanelerden gaz lambaları, evlerden halılar getirilmişti. Hatta zabıtlar için bakkal defterleri bile sağdan soldan temin edilmişti. Halk her zorluğa katlanmış, her acıyı sineye çekmişti. Lâkin yokluğuna dayanamadığı tek şeyi vatanıydı. İnsan her şeyden müstağni yaşayabilir, her varlığın yokluğuna alışabilirdi ama vatanının kaybedilişi başka bir şeye benzemezdi. Anne, yâr, kardeş, çoluk çocuk, namus, hürriyet, dil ve din vatan denen gök kubbenin altındayken bir başka parlardı. Kubbe yıkılırsa şayet her değer de altında ezilmekten kurtulamazdı.

Vatan

Aynı çatı altında yaşanılan büyük bir evdi. Kapısı kırılmış, penceresi parçalanmış, tavanı çökmüş, duvarları çatlayıp tarumar olmuş bir evde hangi kutsal, hangi değerler muhafaza edilebilirdi? Ecdat yedi düvele karşı neyin kavgasını vermişti? Anadolu’da şehit olanlar bir parça huzur için toprağa düşmemişler miydi?

Harabe binadaki meclis üyeleri ilk toplantısını gaz lambasının isli ışığında yaptıklarında Yunanlılarla Sakarya Meydan Muharebesi yapılıyordu.

Ya olmak ya ölmek vardı işin ucunda.

İsli ışıklar, top sesleriyle birlikte bir yanıyor, bir kayboluyordu. Sakarya Irmağı’nda, Ilıca derelerinde ve Ankara Çayı’nda günlerce su yerine kan akıyordu. Düşman kan kusarken zulmün ayyuka çıkan seslerine gök ve yer ağlıyordu. Mekânda sınır tanımayan düşman kuvvetleri sokakta, pazarda, tarlada, camide her yerdeydiler. Namlularının ucunda sadece kin ve nefret vardı. Duygudan nasipsiz, makineye dönüşen canavarların öldürdüğü mazlumlar yığınlaydı. Kasaturayla kimisinin kolu, bacağı doğranıyor, kimisi süngüyle, kimisiyse mermi ile öldürülüyordu. Yakaladıkları Müslüman esirlere de hayat hakkı tanımıyorlardı. Kampta topladıklarının üzerlerine yaylım ateşi açarak şehit ediyorlardı. Talan ettikleri köylerdeki insanların ellerinde ne var ne yoksa alınıyor, direnenler çırılçıplak edilerek halkın gözlerinin önünde dövülüyor, daha fazla mukavemet edenleri ise gözlerini kırpmadan öldürüyorlardı. Türk eşlerinin ellerine sopa vererek kocalarını acımasızca dövmelerini isteyenler de az değildi. Elbet bu barbarlıklar yapanların yanına kâr kalmayacak, elbette bunca zulmün hesabı fazlasıyla sorulacaktı.

İşte o gün bugündü.

Sabrın son kertesinde bir diriliş hareketi başlamıştı. 22 Kasım 1922 Perşembe günü Anadolu halkı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde “Olmak yoksa ölmek” var diyerek çıktılar yola. Azlar aşk yapıldı. Üflenen Lokman ruhuyla yokuşlar inişe, bitişler dirilişe döndü. Türk halkı Viyana bozgunundan bu yana ilk defa taarruz savaşına girişmişti. Halk, üzerine serilen ölü toprağı bir kenara atmış, küheylanlar gibi şahlandıkça şahlanıyordu. Artık sokaklarda seğmenlerin kılıç şakırtıları arasında türküler söylenip duruyordu:

“Ankara’nın taşına bak/Gözlerimin yaşına bak/Biz düşmanı esir ettik/Şu feleğin işine bak…”

Necati İLMEN                                                                                                 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir