Türkiye’ye Özgü Futbol Endüstrisinin Kirletmeye Gücünün Yetmediği İki Kıymetli: Metin Kurt ile Kemalettin Şentürk

1990’ların başında Kadıköy’de kurulan; vokal ve gitarda Cenk Taner, Taner’in yanında vokalde ve bas gitarda Tayfun Çağlar, yine gitarda Belen Ünal, davulda Melih Rona ve perküsyonda Metin Karaşahin’in meziyet hikâyeleri yazdıkları Rock Müzik grubu Kesmeşeker’in 2011’de Ada Müzik etiketiyle piyasaya sürdüğü Doğdum Ben Memlekette adını verdiği albümünde yer alan Metin Kurt Yalnızlığı’nı, fanatizmin f’sinin bile, başka alanlara olduğu gibi futbol ve müziğe de sirayet etmesinden rahatsız olarak dinleyenler, Metin Kurt’u anmakla kalmayarak Kemalettin Şentürk’ü de hatırlayacaklardır çünkü ikisi de Türkiye’ye özgü futbol endüstrisinin kirletmeye gücünün yetmediği iki kıymetli olarak futbol tarihine adlarını yazdırmışlardır.

15 Mart 1948’de Kırklareli’nde doğan, yıldızının parladığı Galatasaray’dan, futbolcuları sendika üyesi olmaya özendirmesi ve Türkiye Komünist Partisi’ne adını yazdırması dolayısıyla uzaklaştırılan Kurt ile, 9 Şubat 1970’te Artvin’de doğan, top koşturmakla kalmayıp içselleştirdiği Fenerbahçe ile,  oyunu İşçi Partisi’ne verdiğini ve Ahmet Kaya’nın klibinde oynamak istediğini söyleyince  bağları koparılan Şentürk, bugün, ter döktükleri takımların taraftarlarınca gündeme getirilmiyorlar çünkü Türkiye artık takımların değil, teknik direktör ekiplerinin ve o ekiplere arka çıkan, samimi ve hakiki olmayı umursamayan isimlerin söz sahibi oldukları bir ülke konumunda. Böyle olduğu için de futbol, seyir zevki veren bir oyun olmaktan her gün biraz daha uzaklaşıyor.

Kesmeşeker’in eserinde altını çizdiği yalnızlık, aslında tek başınalığın karşılığıdır çünkü Kurt ile Şentürk, yalnız olduklarını düşünmeden hayatlarını sürdürmüşlerdir. Kesmeşeker bunu bilmekle birlikte, dinleyicisini, diğer çalışmalarında olduğu gibi, çağrışımı tozlu rafta unutmayan düşünmeye  sevk etmek istediği için tek başınalık yerine yalnızlıkı kullanmayı yeğlemiştir.

Kurt yalnız değildi çünkü yanında, yedek kulübesinde bekletmediği ilkeleri vardı. Şentürk de aynı konumdaydı çünkü  dünyaya geldiği toprakları artık durgun aksa da coşturmaya devam eden Çoruh’u, Fenerbahçe’den önce özümsemiş, üstüne ilkelerini, zerrece düşünmeden koymuştu.

Hayatın merkezinde önce hayatın olduğunu bilmelerini engelleyen her fiil, nazarlarında fazlalık olduğu için onları kendilerinden uzaklaştırırlarken mola vermeyi, akıllarının ucundan kıyısından bile geçirmemişlerdir.

Kurt’un; Galatasaray’ın, Çiçek Pasajı ve Nevizade’den Türkiye’ye açılırken, arkasına liseyi aldığı ve ondan kopamadığı için elitizmin tuzağına düşmesinden rahatsız olması,  takımının futbolcularının, teknik ekibin ve yöneticilerin, Nişantaşı dolaylarında uç veren sonradan görmelikle aynı karede yer almalarını  kabullenememesi ile Şentürk’ün Fenerbahçe’yi Kadıköy’e, Şükrü Saraçoğlu’na ve içi boş, dışı makyajlı çağdaşlık, ilericilik söylemlerine eşitlememesi, ikisinin, Kadıköy’de doğan bir müzik grubunun eserinde buluşmalarını  ister istemez beraberinde getirmiştir çünkü o müzik grubu da, kendisini doğduğu yerle  sınırlandırmamış, o yere içeriden eleştiriler getirirken de soğuk terler dökmemiştir.

Galatasaray, Fenerbahçe fark etmez, hangi takımda, hangi ekibin yönetiminde futbolculuğunu sürdürdükleri de önemli değil, futbolcuların kitap okumaya vakit ayırmadıklarını, utanmadan, sıkılmadan dile getirdikleri bu dönem, yeni Kurtların ve Şentürklerin çıkmasına izin vermeyecektir çünkü onlar ellerinden kitabı düşürmeseler de, ön plana ilkeli olmayı hem oturtmadıkları, hem de oturtamadıkları için sadece performans sergiledikleri dönemlerde adlarını duyurabileceklerdir ama 24 Ağustos 2012’de İstanbul’da sonsuzluğa uğurlanan Kurt ile, hayatını sağlık sorunlarından uzak sürdürmesini, Fenerbahçe’yi desteklemeyen taraftarın da aklını, fikrini fanatizme esir etmediği için dilediği Şentürk yıllar sonra da hatırlanacaklardır çünkü biyografilerindeki ortak fiil, onların Türkiye’ye özgü futbol endüstrisince kirlenmelerini önleyen,  yanlarından ayırmadıkları ilkeli duruştur.

Cebine, sülalesini abat edecek para koyulduğu için takımını Çocukluk aşkı olarak gören futbolcunun da, onu paşa gönlüne göre yere göğe sığdıramayıp, yerin dibine sokan perspektif mahrumu taraftarın da, boş atıp boş tutmak özel zevklerinden biri olduğu hâlde,  anlamlı cümle kurma oyunu oynayan, fanatizm değirmenine su taşımaktan, yormaktan başka bir  işe yaramayan yorumcunun da Metin Kurt ile Kemalettin Şentürk’ün biyografilerinde yerleri yoktur çünkü onlar,  hayatlarını Türkiye’ye özgü futbol endüstrisinin nesneleri olarak sürdüren yığın elemanlarıdır ve ne özne olmak, ne de özne olanları çoğaltmak gibi bir düşünceleri vardır.

Mehmet Akif ERTAŞ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir