Bir Virüsün Küresel İtirazı

İnsan, ölümlü bir varlık; ölüme doğru (Heidegger) bir varlıktır. Bizi “var” eden, hayatın anlamını bağrında taşıyan bu ölüm bilincidir. Ne ki modern birey, ölümü ve ölüm ötesini dışlayan ve bu yüzden de doğaya ve insana karşı terbiyesini yitirdiği için, içinde bulunduğumuz bu tufanda ölüm ve doğa tarafından terbiye edilmektedir. Bir tufanın ortasında katılaşmış kalpler, şişirilmiş egolar, sermaye, cemaat, din, ideoloji, ulus devlet, millet vs… Hâlihazırda bu arızaların, kendilerini ölümün ve doğanın terbiye kollarına teslim etmek gibi bir niyetlerinin olmadığını gözlemlemek daha da acı vericidir. Bu tufanın içinde ölen insanlar, dini törenler olmadan, cenaze merasimleri yapılmadan öte âleme yolcu edilirken adeta ölümün, doğanın ve ilahi olanın tokadını yiyiyoruz. Modern teknoloji ve bilimle, varlığın atom altı dünyasını keşfederek kutsal olan hiçbir şeyin olmadığı, varlığın tüm örtüsünün kaldırıldığında arkasında ilahi bir kudret elinin ve güzelliğinin olmadığı yanılsamasıyla, kendisini bu âlemde mutlak özne olarak konumlandıran bu “öznelik tuğyanı” bir virüse toslamış durumdadır. Büyük bir kapatılmaya (M. Foucault) uğrayan bu genel insanlık tufanımızda, kalplerimizi evirip çevirecek olan ilahi bir nefhaya sığınmaktan başka elinde bir şey gelmeyen bir çaresizliğe duçar olmuş durumdayız. Bu genel insanlık psikolojisi içinde, herkesin psikolojisi ölüm üzerinden eşitlenmiş durumdadır. Hâlbuki her gün Suriye’de, Afganistan’da, Filistin’de ve dünyanın başka yerlerinde bu acının psikolojisini yaşayan milyonlarca insanın içinde bulunduğu duruma tüm insanlık sadece seyirci kalmaktadır. Özelde Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz realite, bu virüsten daha vahim bir durumdur. Cesedi sahile vuran bir Müslümanlıktır bizimkisi… Mezheplerini din edinen; tarikat, cemaat liderlerini tanrı edinen bir aymazlıktır Müslümanlığımız… Gırtlağına kadar modern kapitalist sisteme batmış ve itirazı, gözle görülmeyen bir virüsün itirazından daha aşağıda bir Müslümanlıktır Müslümanlığımız, insanlığımız… “Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve “Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar[ıp özgürlüğe kavuştur] ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!” diye yalvaran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz?” (Nisa 75) Çığırından çıkmış, çivisi çıkmış Müslümanlığımız ve dünyamız, bu ilahi uyarının gereğini yerine getirmeyince, ister ilahi kanun diyelim ister doğa kanunu diyelim, yaşamakta olduğumuz bu tufan, ayetteki mazlumların çığlığıdır. Elbette ki seküler/modern paradigma bunu böyle okumayacaktır.

Oysaki dünyada işlenen zulümlerin arş-ı alayı titrettiği içinde bulunduğumuz bu zaman diliminde, deizmin yükselmesinin en büyük bilinçaltı besleyici kodu “Tanrı’nın sessizliğiydi.” Bir Tanrı varsa eğer, neden bu kadar kötülüğe müsaade etmektedir? Tanrı’nın buna gücü mü yetmemektedir? Tanrı, insanların ölümünü izlemekten zevk mi almaktadır? Tanrı, evreni yaratıp kendi haline terk ederek intihar mı etmiştir? Oysaki Allah’ın, evrene ilmek ilmek işlediği kanunlar çerçevesinde olmaktadır her şey. O’nun kâinat kitabında sihirbazlığa, hokus pokusa yer yoktur. O, hükümlerini mükemmel bir bilgelikle icra ederken “Aydınlanmanın ve modern aklın demirden faşist (Adorno) kafaları” hâlâ ona kafa tutmanın hadsizliğiyle O’nu varlık deryasından çıkarmanın çabası içindedirler. İlahi her dokunuşun, insan tarafından bir anlam zeminine oturması için onun zihinsel seviyesine belli kurallarla/yasalarla inşa edilerek pratikte kendini göstermesi Allah’ın büyük bir rahmetidir. Çünkü insan için anlam şarttır ve anlamı inşa eden de evrendeki yasalardır. Yasanın olmadığı yerde anlam olmaz.

Bilim, Allah’ın bu evrene koyduğu kanunları keşfetmenin kutsal bir uğraşı olmalı iken, O’nu dışlamanın bir tuğyanı olarak tezahür etmektedir. Bunun sonucunda da Allah’ın müdahalesi külli/evrensel kanunlar çerçevesinde cereyan etmektedir. Vahiyle aklı aynı ufukta kaynaştırması gereken Müslüman toplumlarda ise durum inanç açısından daha vahim bir şekilde kendini dışa vurmaktadır. Kendini mehdi ilan edenlerden tutun, Allah’ı, peygamberi, melekleri vs. rüyalarında gördüğünü iddia eden hezeyanlara kadar… Ne ararsınız var… Oysaki kâinat ve doğada gerçekleşen olaylar, inançlı bir insan için Allah’ın davranışıdır, her an yaratma eyleminin tecellisidir. Evren ve doğa, O’nun hem cemal hem de celal sıfatlarının tecellisidir ve bu tecelli, ilahi olanın insana emanet edilmesidir bir açıdan. Yaşanmakta olan virüs tufanı ise bu emanete, ilahi olanın doğa yasaları yoluyla bir cevabıdır ya da inançlı olmayanlar için doğanın dengesinin bozulmasının sonucudur. Bu ikaz, hangi açıdan bakarsak bakalım, ortaya çıkardığı sonuçlar ve ilerde ortaya çıkaracağı muhtemel büyük kırılmalar açısından bir virüsün –ister ilahi ikaz ve müdahale diyelim isterse ekolojik dengenin bozulması diyelim- küresel sömürü sistemine bir itirazdır.

***

Rahman, Rahim Allah Adına

“Biz kalbini aç(ıp ferahlat)madık mı ve üzerinden yükü kaldırmadık mı, belini büken (yükü)? Şerefini ve itibarını yükseltmedik mi? Elbette her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır: Şüphesiz, her güçlükle bir kolaylık! Öyleyse [sıkıntıdan] kurtulduğun zaman sağlam dur ve yalnız Rabbine sevgi ile yönel.” (İnşirah Suresi 1-7. Ayetler)

Hz. Peygamberin, çürümüş bir dünyada sıkışan göğsüne ilahi bir dokunuştur bu ayetler ve o emin insanın şahsında tüm insanlık bu ilahi hitaba muhataptır. İnsanlığın belini bugün bükmekte olan bir virüs tufanına karşı, insanlığın kendi şeref ve itibarını yeniden ayağa kaldırması da tek tek bireylerin kendi içsel muhasebelerinin bir sonucu olarak küresel bir vicdanı inşa edecektir ancak. Büyük bir tufanla karşı karşıya kalan insanlık ailesinin bu süreçten de çıkacağından umut kesmemek gerekir. İnsanlık tarihi bu tür olaylarla doludur. Önemli olan modern insanın, çok yücelttiği ve onunla Allah’ı varlık âleminden kovmaya cüret ettiği, yücelttiği bu teknik-bilimsel uygarlığın sonucu olduğu ferasetini kazanmasıdır. Bu feraset ve basiret kazanımı, onun bu sürecin sonundaki en büyük kazancı olacaktır. Değilse tarih, Allah ile insanlığın ortak yürüyüşü olarak devam edecek; bu oluş-bozuluş (kevn-fesad) diyalektiğinde safını şeytandan yana belirleyenler insanlığa büyü acılar yaşatmaya devam edeceklerdir. İnsanlığa tüm ibadethanelerin kapıları kapatılmışken ilahi olanın geri dönüşüne şahitlik etmek de Müslüman olarak ders almamız gereken en büyük imkânımız olmak zorundadır. Kendi mezhep, cemaat, tarikat gettolarımızın çıkarlarını bir tarafa bırakarak bu şahitliği bi-hakkın yerine getirdiğimiz gün ancak camilerin ve mescitlerin kapıları yüzümüze açılacaktır. Borçlulara, asgari ücretlilere, sokak çocuklarına, hayvanlara, doğaya, madde bağımlılığı olanlara, ahlakı ve karakteri zayıf bırakılmış olan ve bu durumlarından dolayı burun kıvırdığımız, küçük gördüğümüz tüm insanlara vs. merhamet edip sevgiyle kucakladığımız gün ölüme de büyük bir aşkla koşabiliriz o gün. Çünkü ölüm bir yok oluş, bir korku celladı değil, ilahi huzura kavuşmanın en büyük imkânıdır. Bilinçli bir Müslüman için ölüm, en büyük entelektüel eylemdir. Ve dahi ölüm, imanlı ve erdemli her Müslüman birey için en büyük salih ameldir. Nasıl öldüğümüz değil, ne üzerine öldüğümüz belirleyecektir belirsiz geleceğimizi…

“Allah, göklerin ve yerin nurudur!”

Gürgün KARAMAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir