Almanya‘da 80’li yılların yıldız yazarı Erich Fromm‘du. Kampüste oturduğum her masada kızların elinde “Sevme Sanatı”, oğlanların elinde “Sahip Olmak ya da Olmak” kitabı olurdu. Okurlar mıydı, bilmiyorum. Onun papucunu “Parfüm”(1985) dama attı; Parfüm romanını tahtından indiren “Okuyucu”(1995) oldu. Almanya tarihini ve Alman toplumunu tanıyanlar için hiç te şaşırtıcı bir gelişme değil bu…
“Okuyucu” romanının yazarı Bernard Schlink aslında bir hukuk profesörü. “Okuyucu”nun ikinci bölüm kurgusu o yüzden mükemmel dokunmuş ve gerçekçi bir dille örülmüş ancak biz önceki yazımıza binaen ilk bölümde geçen bir ‘aşk’ öyküsünü ele alacağız. Roman 2008 yılında sinemaya da uyarlandı. Korona günlerinde filmi tekrar izledim ve erotizme doydum! Girdiğim günahı eşit oranlarda okuyucularıma paylaştırıyorum…
“Sevgili” romanının aksine bu kez olgun bir kadın 15 yaşındaki bir ergeni baştan çıkartır. Ancak en sonunda erkeğin dünyası alt üst olur. Olayın 1958 yılında geçtiğini düşünürsek, aynı yıllarda Almanya’ya çalışmak için gelmeye başlayan ‘bekar’ ve ‘genç’ Türk işçilerini de bir nebze anlamış oluruz. Gelelim şimdi öykümüze…

Bir gencin ilk aşk hikâyesi… Her şey öyle başlar zaten. Ve yine inanılmaz ölçüde esrarengiz ama insanlığın aşina olduğu bir dünyaya yolculuk.
Genç ama annesi olabilecek yaşta bir kadın yağmurlu bir günde sokakta rahatsızlaşan bir çocuğa yardım eder. Sarılık hastalığı geçirmekte olan çocuk iyileşir iyileşmez -teşekkür etmek için- kadını ziyarete gider. Elinde bir demet çiçek götürmüştür. Tam o sırada kadın işe gitmek üzere hazırlanmaktadır. Ancak kadın giyinirken çocuğun gözü kadının çıplak vücuduna kayar; ve o an bir daha aklından çıkmaz. O yaşlarda biz de sınıf arkadaşlarımızla birlikte Müjde Ar’ı izlemek için sinemaya giderdik. Burada olağandışı bir durum yok. Zaten yönetmen, Michael’ın ergen yaşların getirdiği şehvetli bakışlarını çıplak uyluklara, eski moda jartiyerlere ve utanmaz yatak sahnelerine yansıtırken, kahramanlar da kendi yabancılaşmalarını inkâr etmeyen tatlı bir utangaçlık sergiler.
Filmin başında hayali bir mekân canlandırılmış. O şehir yazarın memleketi ve benim de çok sevdiğim Heidelberg. Özellikle Weber, Sombart ve Elias gibi ünlü sosyologların görev yaptığı Heidelberg Üniversitesi’nde geçen anlar ve kareler beni oldukça heyecanlandırdı. “Kalbimi Heidelberg’de kaybettim” yörenin en bilinen şarkısıdır. Gerçekten kalbini kaybetmeden geri dönen kimse olmaz o şehirden. Hem şehir çok güzeldir hem de kızları. Ayrıca Heidelberg Amerikalıların Almanya’da üzerine bomba yağdırmadığı tek şehirdir. II. Dünya Savaşı bittikten sonra -uçaklardan attıkları bildirilerde duyurdukları gibi- gelip oraya yerleşmişler ve askeri üs kurmuşlardır.
Filmdeki bu sahneler ilk bakışta hikâyeyi kitaptakinden daha ilginç hale getiriyor. Olayı daha gerçekçi kılıyor. Çünkü ilerleyen zaman içinde çift yolculuk yapacağız; önce Berlin‘e, sonra New York‘a uzanacağız. Bunu yaparken, yönetmen romanın özünden uzaklaşmıyor. İyi film herşeyden önce iyi senaryo demektir çünkü. Kate Winslet‘in oyunculuğu, (Nicole Kidman çok daha başarılı olurdu!) gizemli edebiyat hayranlığı olan cahil Hanna’nın -ve büyük olasılıkla yazarın- hayatı ile örtüşen gelişmeler izleyiciyi derinden etkileyecek bir güce sahip. Sanki tutkuların ardında sürekli bir gölge duruyor ki sergilenen titizlik, katılık ve düzenlilik herhangi bir Alman’ın zihniyetini de yansıtmaktadır. Özellikle Hanna’nın temizlik saplantısı ve her sevişmeden önce çocuğu yıkaması derinlerde yatan bir utancı ve karanlık bir geçmişi silmek arzusundan başka birşey olmasa gerek.

Kadının cinsel ilişkiye girmeden önce Batı edebiyatının şaheserlerini okutması bir nevi ‘kültürel pornografi’ sayılabilir. Sanki Horkheimer ve Adorno‘nun “Aydınlanma Diyalektiği” kitabında hicvettiği ‘uygarlık ve barbarlık’ arasındaki bağ vurgulanıyor. Hikâyenin ilerleyen kısımlarında Hanna’nın hem okur yazar olmadığını hem de Nazi Toplama Kampı’nda gardiyan olarak çalıştığını öğreneceğiz. Ancak hukuk öğrencisi Berg’in yargılama sürecinde küllenmiş bir aşkı hatırlaması anlaşılmaz biçimde sonuçlanır. Film, Nazi dönemini geriye dönük bir şekilde canlandırarak bu kafa karışıklığını akıllıca gidermektedir.
Fakat aynı ustalık ilk bölümde görülmez.
15 yaşındaki öğrenci Michael’in ona karşı erotik duygular beslediği ve ziyaretlerin asıl sebebinin cinsel dürtüler olduğu Hanna’nın gözünden kaçmaz. Tecrübeli kadın onun bu zaafını çabuk fark eder ve olayı doğal akışına bırakır. Artık Michael her gün okul çıkışı Hanna’sına koşacaktır. Hanna kendi elleriyle onu yıkar, Michael de ona yüksek sesle kitap okur ve sonra sevişirler. Bu ilişki giderek bir ‘ritüel’ halini alır. Ancak Hanna’nın ilgisi yalnızca cinsel odaklıdır. Michael’in içten sevgisi tam karşılık bulmaz. Ortaya derin bir aşk hikâyesi çıkmaz, çünkü kadın ruhen ölüdür. Kurgu yoluyla dünyaya gözlerini açar ancak onu kendinden uzak tutar. Ve günün birinde Hanna sessiz sedasız ortadan kaybolur. Yıllar sonra bir mahkeme salonunda tekrar karşılaşırlar.
Film bitince aklıma gelen ilk soru şu oldu: Neden bir kadın evladı yaşındaki bir erkeğe ilgi duymuştur? Yazar, bir ‘analoji’ ile düğümü çözdüğünü sanıyor ve yanılıyor. Çünkü cehalet ile ahlâksızlık arasında doğrudan ilinti kuruyor. Ahlaksız olan kişinin vicdan ve sorumluluk sahibi olması beklenemez değil mi? Romanın ikinci bölümünde dile getirilen ‘Yahudi Soykırımı’ aynı çerçevede tartışılıyor. Halbuki, bu romanın çok okunması ve okullarda ders kitabı olarak seçilmesi toplumun örtük bir eğilimini açığa vuruyor denilebilir. Ahlaka aykırı bir eylem ama Batı’da az görülen bir vak’a değildir. Mesela, 80’li yıllarda Almanya’da Kürt ve Kürtçülük hareketinin hızlı bir şekilde ivme kazanmasını çok merak etmişimdir. Elbette siyasal faktörler önemlidir ancak olayın toplumsal boyutu gözardı edilmemelidir. 12 Eylül’den sonra mülteci olarak Avrupa’ya kaçan Kürt gençlerin yaşlı kadınlarla birlikte yaşadıklarına yüzlerce kez üzülerek şahit oldum. Kadınların eğitimli olduklarını varsayarsak, orantısız ilginin değisik yansımaları da olacaktır elbet. Şimdilik olayın yalnızca genetik yönü bizi ilgilendiriyor, zira erkekler 20’li yaşlarda cinsellik açısından en üst düzeye erişirken, kadınlar 30’lu yaşlardan itibaren vücutlarını keşfetmeye başlarlar. Ve bu duyarlılık -erkeklerde olduğu gibi- zamanla azalmaz.

Roman kahramanı Hanna’nın, Michael’dan 21 yaş büyük olduğunu düşünürsek veya derslerine çalışması ve öğrenmesi konusunda özen göstermesini dikkate alırsak, ortada bir anne ikâmesi olduğu gerçeğini de kavrarız. Karşımızda; annesiyle olduğundan daha yakın bir bağ kurmuş, onunla tatilde bisiklet turuna çıkmış ve Hanna’nın oğlu gibi davranmak isteyen bir çocuk bulunuyor. (s.41). Bunu çocuk itiraf da ediyor ayrıca.
Ancak ilişkide ‘dominant’ kişi Hanna’dır. Mesela aralarında tartışma çıktığında Michael hemen uzlaşma yolunu seçer. Eğer kararına itiraz edecek olursa, Hanna onu yok sayar, sevişmeyerek cezalandırır. (s.50) Michael sevgisizlik karşısında özellikle duyarlıdır, çünkü anne sevgisine hasret kalarak büyümüştür. Bu nedenle, en başından beri, arzuladığı hazzı elde etmek için çatışmayı göze alamaz. Michael’ın uyması gereken ritüel, cinsel ilişki öncesi okumak ve yıkanmak, buluşmanın amacını ve yönünü belirler. Yine Hanna hükmetmeye meraklı bir kadındır; onu âdeta ‘oyuncak’ gibi görür ve özel hayatına dahil etmez. Dolayısıyla Michael’in varlığı ‘cinsel obje’ olmaktan ibaret kalır.

Buna karşın Michael itaatkardır. Sevgi, ama aynı zamanda saygı aramaktadır; üstelik her ikisini de Hanna’da bulacağını sanmaktadır. Mütemadiyen kadın bedenini arzular ve zaman içinde nasıl sevişileceğini öğrenir. Artık şehvetin esiri olmuştur ve bu tavizi koparmak için Hanna’ya yalvarır hale gelir. Bu yüzden giderek daha çok ikileme düşer, çünkü Hanna bazen onu ‘aşk’dan mahrum bırakarak cezalandırmaktadır. O yüzden gerçek duygularını bastırır ve kendi iyiliğini düşünmez. Kısaca her durumda ya boyun eğecektir ya da yataktan kovulacaktır. Burada dini geleneğin önerdiği kadını yatakta terketme cezası özne değiştirilerek uygulanmaktadır ki bu Almanya’da yaygın bir tutumdur. Alman kadını Ortaçağ’da bile belirleyici ve baskın bir kişilik olmuştur.
Kısaca bu ülkedeki erkekler için hayat hiç te kolay değil: Alman erkekleri kadınlarını cesur, yorucu ve kararlı buluyor. Bu yüzden Asyalı kadınlarla giderek daha fazla evleniyorlar. Berlinli sosyolog David Glowsky‘nin araştırmaları ile bu gözlem doğrulandı: Özgür ve meslek sahibi olmak Alman kadınları için çok önemli bir olay. Erkekler ise çoğunlukla geleneksel rol dağılımını tercih ediyorlar: Kadınlar daha akıllı ve daha güzel olabilirler, ancak onların daha bağımsız olmaları istenmez!
Federal İstatistik Dairesi’nin rakamları da bu ‘trend’i doğruluyor. Son yıllarda yabancı erkekle evlenen Alman kadın sayısı azalırken Asyalı kadınlarla evlenen Alman erkek sayısı hızla artmıştır. Alman kadınların evlendiği yabancı erkekler ekseriyetle Kuzey Amerikalı. Buradan yola çıkarak; Almanların yabancı evliliklerde cinsel yaşamı öncelediklerini söyleyebiliriz. “Okuyucu” romanının çeşitli yerlerinde ‘Odisseus’un referans alınması ya da Odisseus ile Yuva arasında analoji yapılması bir tesadüf değildir. Bir bakıma filmin başı ile sonu aynı noktada buluşur. İlkinde Hanna, sonunda Michael hayatlarında birbirlerine yer vermezler.

Filmin ana teması da zaten kimlik çatışmasıdır; Nazi döneminde ebeveynlerinin suça bilerek iştirak etmeleri ve eylemlerini gizlemeleri sonraki nesilleri gerçekten bunaltmıştır. Benim de o kuşaktan tanıdığım insanlar oldu. Örneğin Carla onlardan biridir. Üniversite yıllarına dek babasının bir Nazi olduğunu ve her gün odasında Nazi marşları dinlediğini arkadaş çevresinden gizlemiş, çocuklukta yaşadığı travmanın yol açtığı ‘cinsel soğukluk’ yüzünden evlen(e)memiş ve evlatlık edinmekle yetinmişti.
Özetle; romanı iki ayrı kuşağın terbiye anlayışı bağlamında okumak mümkün; daha doğrusu birbirleriyle ilişkili insanların hikayesi olarak. Yazar, örneğin Hanna’yı çocuğun annesi yerine koyar. Çocuklukta annesi onu mutfakta yıkarken şimdi Hanna onu mutfakta yıkamaktadır! [Eski evlerin çoğunda banyo yoktu!] Çocuk her iki durumda kendini “şımartılmış”(s.28) hissetmektedir. Aslında sevgilinin koynunda dünyayı unutma isteği anne kucağı arayışıdır. (s.18).
Hemen altını çizelim: Aile, üst sınıfa mensuptur. Michael’ın üç kardeşi daha vardır. Anne ev kadınıdır. Felsefe profesorü olan baba ise zayıf bir karakter. “Düşünmek hayatıydı; düşünüyor, okuyor, yazıyor ve öğretiyordu (s.30) Ancak ailevi sorunlar söz konusu olduğunda ekseriyetle sessiz kalıyor ve son sözü anne konuşuyordu.
Sonraki birliktelikler ve evlilik aynı minval üzere yürümediği için hep hüsranla bitmiştir. Armut dibine düşer, dermiş atalarımız. Michael Berg’in babasının işi okutmanlıktır. Çocuklarına karşı mesafeli durmaktadır. Michael Berg de bir ömur boyu arkadaşlarına aynı şekilde davranacaktır. Filmin bir sahnesinde; kendisinden hoşlanan okul arkadaşı Sophie’nin “Yeterince zaten geç kaldın” demesi oldukça manidar, zira Alman örfüne göre sevmek ve sevişmek arasında uzun zaman geçmez.

Sonuç olarak, Bernhard Schlink’in ülkemizde ‘Okuyucu’ adıyla yayımlanan ‘Der Vorleser’ romanından uyarlanan film, süreler eşit dağılmasa da konu itibarıyla tam ortasından ikiye ayrılmış gibi duruyor. İlk bölümde, aykırı bir tecrübenin izlerini sürüyor, ikinci bölümde ise bir trajedinin ortağı oluyoruz. İki ayrı bakış açısı kafamızı fazlasıyla karıştırıyor. Bu karışlıklık aslında filme yöneltilen eleştirilerde kıyıya vuruyor. Çünkü bu bir zamanlar bizim sinemalarımıza da sıkça uğrayan, Ahmet Altan ve Duygun Asena‘nın eserlerinden uyarlanan filmler gibi başlayıp ilerleyen ‘Okuyucu’, ikinci bölümde bir insanlık suçuna farklı gözle bakmayı deneyince filmin tadı kaçıyor ve asıl sorun unutuluyor.
Issız Adam’dan mülhem ‘Sen bana bir sürü şey okudun, ama ben büyüyemedim, zaten büyüktüm’ tadı da taşıyan ‘Okuyucu’nun anlattıklarını belki utanmaz bulabilirsiniz, ama ortada saygınızı esirgemeyeceğiniz bir şey var: O da Hanna Schmitz’in orta yaşlılığını ve yaşlılığını canlandıran Kate Winslet’in muhteşem performansı. Nitekim Akademi de bu başarısını es geçemedi ve İngiliz oyuncuya, ‘En iyi kadın oyuncu’ dalında Oscar’ı teslim etmek zorunda kaldı.
Film bir başyapıt değil, ancak izlemek de zaman kaybı sayılmaz.

Alaattin DİKER

Seksenlerin sonu doksanlarin başında üniversitelerde başörtülü kızları destekleyen, eğitimde başörtüsüne özgürlük diye slogan atan erkeklerin evlilik için okumamış, ev kızı tercih etmelerini hatırlattı yazı… Cihan Aktaşti yanılmıyorsam, peki hu kızlar kiminle evlenecek diye soruyordu… Elinize sağlık…
Ah ah. Şu çocuk kadar şanslı olsak ne vardı diyesi geliyor insanın. Biz 1970’lerin seks furyası filmlerle geçirdik ergenliğimizi. Bu yüzden kör-topal kekemeyiz. yazıya hayran oldum bir yandan. Hüzün doldum diğer yandan. Yazıya ayrı, filme ayrı bakakaldım. Türk gençliği olarak bahtsızlığıma ayrı yandım.