Cehaletin Cazibesi -I: Hakikate Dair

Hakikat bölünmez, bölünmeyen de bilinemez.

Kavram, parçalanabilir olmalı ki sınırlanabilsin. Parçalanmayan kavranamayacağına göre hakikat de kavranamaz.

Bilmenin tamamı, bilginin hepsi var olmak için zihinden ötesine ihtiyaç duyar. Sezgi hakikatin varlığını sezebilir, akıl da sezgiyi tanıyabilir. O zaman akıl sezgi sayesinde, hakikati bir nevi ekolokasyonla tayin eder.

Allah varlık itibariyle bölünemeyeceği için bölünmez, bilinmez. Zatının fiilleri de zatına tabi olduğundan onlar da bilinmez. Fakat onun bilinemeyeceğini keşfeden zihin bu sayede negatif tanımlayabilir. Örneğin Allah’ın her şeyi bildiğini bilemez kimse fakat bilmemesinin imkânsızlığı sezinlendiğinde her şeyi bilmek zorunda olduğu ortaya çıkar.

Bilinen bir şey bölünebilir olduğundan, bölenin vasıfları ile bölüneninki kısmen de olsa örtüşmek, uyuşmak zorundadır.

9, 3’e bölünürse ikisi arasında bir bağ vardır. Akıl ile Allah arasında zat ile değil işlev ile ortaklık bulunabilir. Akıl Allah’ı bilemez, bölemez, kavrayamaz ama kabul edebilir. Bilmeye teşebbüs edip bilemeden dönmek de bilgiye dâhildir.

Parçalanamayan hakikat parçalar arasındaki ilişkileri sınayan araçlarla da sınanamaz. Bu nedenle hakikat mantık ve aklın işlevinden uzaktır. Tutarlılık sınaması ve mantık ilkeleri, herhangi bir ölçü birimi hakikati ölçemez, biçemez, değerleyemez.

Güneş ile dünyanın ilişkisinden yola çıkarak güneş ile ilgili bir bilgiye erişelemeyeceği gibi aklın hakikate ulaşma teşebbüsleri de hakikate dair olumlu ya da olumsuz delil teşkil etmez. Görememek, duyamamak, bilememek Allah’ın/hakikatin varlığı ya da yokluğuna delil teşkil etmez.

Güneşi görmem ya da görememem benimle ilgili bir durumdur. Ben bilmediğim için güneş sönmez. Bilgi bilenden bağımsız değildir ama hakikat bütün öznelerden, özlerden bağımsız vardır. Bağıl ya da göreli bir hakikat olmaz. Bu yüzden onun bilgisi de olmaz. Sezgi de duyumlara ve onu algılayan-anlamlayan akla muhtaç olduğundan o da hakikate ulaştırmaz. 

Çelişki, tutarsızlık hakikatin başı ya da sonu olmaz. İfade edilmeye çabalandığı andan itibaren hakikat kayıptır. İfadeden azade bir hakikati, ibareyi sınayan mantık ilkeleriyle değerlemeye çalışmak, dondurmayı kamerayla tatmaya çabalamak gibidir. İşe yaramaz.

Hakikat savunulamaz, sönümlenemez. Kabul ya da reddedilebilir.  Kabul onu bilmek değildir, onun karşısında aczini kabuldür. Reddetmek hakikate iftira ya da küfür değil aklın pes edip yenilgiyi kabullenmemesi demektir.

Peki madem bilinemeyen, sınanamayan bir şeyden bahsediyoruz onun varlığından nasıl emin olabiliyoruz. Ya o bizim kendimizi avutmak için uydurduğumuz yalandan ibaretse? Bilinmeyen bir şeyden bahsetmek çelişik değil midir?

Evet, hakikat ile insanın arası hep bozuktur çünkü insan konumlu, zeminli, zamanlı hakikat hacimsizdir. İnsan onun içinde mi dışında mı olduğunu asla anlayamaz. Hakikate bakıyorum derken kendine de bakabilir. Bir ömür kendiyle meşgul olup hakikati aradığını da düşünebilir.

İnsan olmanın imkân ve tehlikesi de burada. İnsan yalnız emin olamayacağından emin olabilir. Bilginin var olması için bir bilinemeyenin, tutarlılığının var olması için sabit bir tutarsızlığın-değişkenin zorunluluğunu gören bilinemeyene iman eder, bilineni deşer. Bilinebilen ile uğraşarak bilgiyi genişletmek kibri, bilinemeyene hayret edip bilgiden yüz çevirmek cehli büyütür. Bilmediğini bilmenin ilim, bildiğinden gayrisini bilmek istememenin kibir olması da bundandır.

Ahmet BAYRAKTAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir