I
Kendime sıkça sorduğum soru, derdin ne? Herkesin keyfinin yerinde oluşunun nedenleri ile senin olmayışının sebebi aynı. Para seni mutlu etmiyor, ihtiyaçlarını karşılıyor. Maslow‘un laneti mi bu yoksa?
Adem kıssası ders yaparken zihnime düştü. Ne idüğümüz belirsiz, uzay yolunda yaklaşılınca alarm verilen tanımsız cisimden çok bir farkımız yok. Bildik diyoruz aklımızca, başka bir akıl başka bir tanım veriyor elimize.
Neden çözemiyoruz kendimizi? Bilgiyle haşır neşir olmaya başlayalı en az beş bin yılımız var. Bildiğimizden, eriştiğimizden ötesi de cabası. Neden peki hâlâ aynı yerdeyiz?
Birinci sebebimiz her insanın sıfırdan az ileride doğup kendi hakikatini bulmaya çabalaması ve başkasının bulduğunu kendisine mâl etmemesi. Herkes için değil fakat hakikatini sorgulayan insan, başkasının kendiliği üzerinden dillendirdiklerini itibara almaz. Yemek tabak ilişkisi gibi. Benim tabağımdaki benim yemeğim. Benim kaşığımdan, benim mideme gitmediği müddetçe yemeğin bana faydası yok. Hakikat de öyle. Orada duran değil benim keşfettiğim, tattığım, bildiğim, bellediğim olmalı illa.
Peki, diyelim ki başkasının söylediklerinden muafız. Kendi söylediklerimizle neden yetinmiyoruz? Ben ya da başkası geçen sene düşündüğüm, yazdığım bir meseleyi neden bu sene bir daha düşünmek zorunda kalıyor? Bunun sebebi de insanın unutkanlığı. Misalen, geçen sene birine âşık olduğumuzu düşünelim. Gördün, sevdin, için yandı, konuştun, sürdürdün, sorun çıktı ve ayrıldın. Tam o noktayı, veda ettiğin anı. Suçu ona yükledin (sekmez, hep karşıdaki suçludur) ve dedin ki içinden “bir daha âşık olanın…” Altı ay geçti ve başka birini gördün, süreci başlattın.
İşte tam burada duygusal tekrarın sebebi düşünsel tatminsizliğin de kaynağı. O an duygularının sana oynadığı oyunu, düşünenlere de düşünceleri ve hafızası oynuyor. “Bu farklı”, “bambaşka” diyor ama hayır aynısı, insan yavrusu.
Başkasından habersizliğin suçunu kendi erinmemize bağlasak da kendimizi unutma hamurumuzun cıvıklığı.
II
Soru(nu)muz ne? Her hayvanda olan alt beynin bizde de olması, hiçbir hayvanda olmayan üst beynin yalnız bizde olması. Yaşadığımız bütün tekrarların, almadığımız bütün ibretlerin, günah deyip tekrarladığımız bütün eylemlerin nedeni burası.
Alt beynimize bakınca bizim düşünmemiz, yazmamız, anlatmamız birer mucize. Orangutanın az gelişmişi olarak da hayata devam edebilirdik biyolojik olarak. Biyolojiyi ilahiyatsız ve felsefesiz okumak bizi buna ikna edebilirdi bir nebze. Ne var ki bir de ortada bizim yapıp ettiklerimiz, cümlelerimiz, şehirlerimiz, dünyalarımız var. Orangutanların yazısı, kitabı, beyanı yok. Varı yoğu yeme, içme davası. Öyle kalsaydık, hiç aklımız olmasaydı bu kadar savaşa da gerek kalmazdı belki ama iyi mi olurdu, kime göre? Bu soru bizi başa döndürür ama ben dönmeyeceğim. Devam ediyorum.
Yeme, içme ve alan hakimiyetinin ötesine geçişimizin nedeni bizim düşünceye muhatap oluşumuz. Vahyin “halifelik takdim seremonisi“ olarak mecaz, beyan ettiği, söylediği o an.
“O an sen kendine tanık oldun ve o ana kadar sürdürdüğün fıtratını aşarak yeni bir fıtrat kazandın” diyor vahiy. Kendime bakıp bunu reddetmem mümkün değil benim açımdan. Alt beynim, nefsim halen bende iken bir tanrısal öz bana armağan ediliyor. O tanrısallığı benim ya da başkasının üretmesi mümkün değil. Felsefe bunun sonrasıyla ilgileniyor fakat bu başlangıcın amacını, anını, yerini tayin edemiyor, anlayamıyor, acziyetini kabule de yanaşmıyor. Beni ilgilendirmez çünkü ben aklımın erdiği ile muhatabım, mükellefim diyor bir nevi. İyi güzel ama ben felsefe değilim. Felsefenin ürettikleri, filozofu tatmin edebilir ama ben kendime yalan söyleyemem. Ben felsefeden fazlasıyım.
Büyük patlama ile varlığı açıklamaya başlayan fizik aklıma geliyor burada. O da “benim düşünsel ve deneysel erişimim buraya kadar öncesi beni ilgilendirmez” diyor, tamam kabul ediyorum. Fizik bilimi açısından tamamen tutarlı da ben fizikten de fazlasıyım.
III
‘Biliş’imin bilgi kısmını felsefe, oluşların sürecini de fizik, kimya büyük ölçüde temellendirebiliyor ama yetmiyor. Ne, nasıl açıklıyor bilimler büyük ölçüde ama niye diye sormadan edemiyorum. Vahiy bana niye’sini sunuyor fakat o da nazlanıyor. “Sana istediğini veririm ama mutlaklık bekleme benden. Mutlaklık istediğinde muğlaklık da peşinden gelecek ve sen buraya sen olarak, sen kalarak erişemeyeceksin. İlla bir üste çıkacak ya da altta kalacaksın. İnanacaksın. Bu da senin tabiatının, sonradan var olmanın sonucu. Kusura bakma.” diyor bir nevi.
Haklı. Kişi oluşunun ötesinde bir bilgiyi kapsayamaz. Hakikat de bana bir tadımlık, bilimlik olarak verilmiş. Hakikatim yok fakat ondan haberim var. İnsanı insan olduğuna pişman eden, bütün tekrarların, sorguların, düşüncelerin gelip tıkandığı yer burası. Bilginin, oluşun öncesi. Bilimin, bilginin takatinin tükendiği yer. Bilemediğim, bilemeyeceğim için inanıyorum ben de. Haberi bilgi gibi kabul ediyorum. Olamayışım beni inanca mecbur kılıyor, bu yüzden inancım aynı zamanda benim imkanım, olmuş gibiliğim.
Tanrı olmak ifadesi bizzat tanrılığın tabiatına aykırı. Olan tanrı olmaz. O zaten kendidir hep. Ezelde ve ebedde. Olmamıştır, olamaz, oluşturulamaz. O yüzden onun geçmişi, geleceği yoktur “an”ları vardır. Bütün anlar, anlamlar, bilgiler aynı anda ondadır. Biz de ise bütün anlamlar sırayla oluşur. Çünkü bir başlangıcımız, süremiz, sürecimiz var. Biz belki anlarız. Bizim için oluş da biliş de bizim kısıtlarımızladır. Bedenim, aklım, zamanım, toplumum, mekanım. Bağlarım, benim bağlamlarımı oluşturur ve ben her şeyi bunlarla anlarım, anlatırım.
Zaman bizim için anların sıralanması olduğu için Tanrının zamanı ve mekanı yoktur. Varsa da bizim onu idrak ve ifademize imkân yok. Bizim zaman-mekan anlamlarımız onun kendiliğini anlamaya müsait değil fakat onu kendinden ayrı olarak varlığının alametlerini (ayet) anladığımızı düşünebiliyoruz. Bunu aktarabiliyoruz. Bizzat bu süreç, başlı başına bir ayet. Çünkü en yakın biyolojik akrabalarımızın böyle bir derdi yok. Onlar yesin, içsin, üresin, bölgelerini korusun.
Biz farklıyız ama bu iyi bir şey mi bunu tayin edemiyorum. Bildiğim için kendimi lanetlenmiş hissettiğim zamanlar çok fazla. Durmuyor, durulmuyor bir türlü zihnim. Bunun niye olduğunu, aksinin mümkün olamayacağını da bildiğim halde duramıyorum. Çünkü acıkıyorum, susuyorum. Tabiatımın hayvansal ihtiyaçları ile aklımın tanrısal kabiliyetleri uyuşamıyor. Savaş bitmiyor ve göründüğüne göre de bitmeyecek.
Ahmet BAYRAKTAR

Son Yorumlar