Çin İşi, Japon İşi/Bunu Yapan İki Kişi

Efendiden bir orta yaşlı adamcağız, horoza, balığa, güvercine, ata, deveye, file benzeyen ama içleri boş cıncık şekerlerle dolu tepsisini, kalabalığın, özellikle çocukların olduğu yerlerde, bir metre kadar yükseklikteki sehpasının üzerine koyarak bağırırdı:

“Horuzlu şekeeeer;
Çin işi, Japon işi,
Bunu yapan iki kişi,
Biri erkek, biri dişi,
Horuzlu şekeeeer.
Cıncıklı şekeeer…”

Belki on çeşit hayvan şekli varken adı nedense genel olarak adı Horozlu Şeker olmuştu.

Günün belli saatlerinde ve kalabalığın olduğu yerlerde konaklarken, diğer zamanlarında mahalle aralarında, okulların önünde dolaşırdı. Dolaşmaya karar verdiğinde katlanabilen sehpasını katlayıp omuzuna takar, üstüne rengini tamamen kaybetmiş ve epeyce kirlenmiş havlusunu atar, ayrı taraf omzuna tepsiyi kaldırıp elini altından destek verir ve boşta kalan eli ile de gırtlağının altından muhakkak tutardı. Öyle ya tüm sermayesi içindeki yirmi otuz şekerdi; ya ayağı tökezlerse, ya dengesi bozulursa…

Şekerlerin, her birinin ayrı bir renk olmasından çok çeşitli hayvan figürlerine benzemesi çocukların ilgisini çekerdi.

İlk zamanlar, horozlu şekerler tepsiye dizilirdi. Alıp da hemen oracıkta yemek isteyen çocukların ellerini dudaklarını hatta yanaklarını düşünün artık. Anneler buna tahammül edebilir mi? Şikâyetlerin artmasından olmalı, daha sonralara şekerlerin hepsinin de altına ince çöpler takıldı. Annelerin homurdanmalarını bu da bitirmedi, ama önemli ölçüde azalttı.

Şekerler, büyüklüklerine göre 10, 15 ve 25 kuruştu. Eskiden çocuklar şimdiki gibi her gün paralı olmazlardı. Arada sırada paralanırlardı; ama kurban ve ramazan bayramlarının çocukların çoğu ağabey ve ablalarını kıskandıracak kadar zengin olurlardı ki işte bu anlar horozlu şekerlerin, leblebili, cevizli, melengiçli şekerlerin, halka veya lokma tatlılarının, balonların, mantar tabancalarının ve çeşitli oyuncakların satıldığı zamanlardı. Şehrin, özellikle kasabaların belli yerleri bir iki gün önceden daha çok çocuklara dönük bir panayır yeri gibi şenlenmeye başlardı.

Bayramdan sonraya kadar da devam ederdi. Bu alanlarda kimi -eğer daha önceleri yaşamışlarsa- Ermenilerden kalma bir geleneğe uyarak, yumurtaları soğan kabuğu ile birlikte kaynatıp açık kahverengine boyanmış bir hale getirerek satardı; kimi, tanesi bilmem kaç kuruştan “yımırta tokuştururdu”. Ötede, halka veya iri bir orta parmak gibi dümdüz yapılmış tulumba tatlısı, Şam tatlısı, boyanmış çeşit çeşit şekerler, elmalı şekerler, rengârenk balonlar, pamuklu şeker; beride, patlamış mısır, avare leblebisi, fırıştak, deleme (topaç), rüzgârgülü, çatapat; hemen şurada kimyon ve tuz karışımı ile tatlandırılan haşlanmış nohut/duzluca satılırdı.

Mevsim yaz ise limonata, meyan şerbeti, gazoz ve buzlu su satanlar dolaşır dururdu alanda.

Bayram süresince, dükkânların çoğu kapalı olurdu. Bu da kendiliğinden ‘bayram yeri’ kabul edilen alanların daha çok ana baba günü olmasını sağlardı. Çocuklar bir yandan eğlenirken bir yandan birçok şeyle ilk defa karşılaşırdı. Mesela bunlardan biri yumurta tokuşturarak kumara alışmak gibi…

Arif BİLGİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir