Fındıkoğlu’nun Kültür Anlayışı

Sosyolojinin Fransa’da ortaya çıkmasının nedeni, 1789 Fransız İhtilalı’nın oluşturduğu toplumsal olaylara ve problemlere çözüm arayışıdır. Osmanlı Devletinin son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemlerinde de yaşanan toplumsal karmaşa da belirli arayışları öne çıkarmıştır: Sosyoloji konusunda Ziya Gökalp en etkili isim olmuştur. “İlim vatan içindir” anlayışıyla, sosyoloji bilimini, topluma sunan Gökalp, Türk sosyolojisinde bir ekol oluşturmuştur.

Ziya Gökalp izinden giden Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu (1901-1974) da “Türkiye’de yerli ve milli bir düşünce geleneği kurmak” amacı ile çeşitli bilimsel ve felsefi birikimle sosyolojiye katkıda bulunmuş önemli bir sosyologumuzdur.

Findıkoğlu, Fransız düşünür Lalande’nin metod tanımında olduğu gibi, metodu “olaylar karşısında, zihnimizi tatmin edecek hakikatlerin bulunması için sarf edilen düşünce faaliyeti” şeklinde tanımladı. Ona göre ‘hukuk kültürümüz’ de yalnızca ‘davranışların lehinde ve aleyhindeki hukuk delillerini bilmekten ibaretti’ ve sosyal hadiseleri anlama tarzımız da aynı anlayışa sahipti. Türkiye’de sosyoloji anlayışına bir bütün olarak bakan Fındıkoğlu: “Bizde sosyoloji ancak ‘Garbı olduğu gibi nakletme ve taklit cereyanı’ şeklinde ortaya çıkmıştır” eleştirisi getirecekti.

Türkiye’de “İlmi ve Felsefi Hayatın İnkişafı Şartları” adlı makalesinde, Batı kültürünün kendi içinde derinleşmesinin sebebini şöyle açıklacaktır: “Paris’te Sorbon medresesi zamanın anlayışına intibak etmiş, hatta o anlayışı bizzat yaratmış, işlemiş ve buradan bir üniversite çıkmıştır. Kant’ın okuduğu Könisberg üniversitesi, tarihi orta çağa kadar götürülebilecek bir medrese idi. Luther’in tahsilini yaptığı Wittenberg medresesi üniversiteye dönüşmüştür. Kısacası orta çağ zihniyetinden asrî, müspet düşünceye geçiş kendiliğinden gerçekleşti; bizde olmayan şey budur. Tefekkür geleneğimiz, pozitif düşünce geleneğine dönüşemedi. Bunun temin edilmesinin prensibi şudur: Dinî ve siyasî ihtirasları bir tarafa bırakarak, ilmi ilim olarak, felsefeyi felsefe olarak kabul etmek, ilmî ve felsefî faaliyeti başka çeşit kıymetlerle karıştırmamak gerekir” diyecektir.

Fındıkoğlu’na göre Batı medeniyeti, bilimsel ve felsefi ortamını bazı ilkelerde toplamıştır. En başta “bilimsel ahlak” gelir: Bilimsel ve felsefi faaliyetlerini ‘siyasi, dinî ihtiraslardan’ uzak tutmuş, bilim adamları kendisini nefsine bağlılıktan kurtarmış, metotlu ve disiplinli çalışma prensipleri kazanmıştı. Bu konuda Fındıkoğlu, Rauh’un 1903’de yazdığı “Deneyim Morali” kitabındaki “ahlâklı insan” tipinin özelliklerinden faydalanarak, Türk kültür dünyasının gelişmesi için “aydın kendini bilmeli, hasbî davranmalı, yaptığı işe gönüllü bir inanışla bağlanmalı” diyecekti.

“Aldığımız ve naklettiğimiz yabancı kültürün muhtevasından ziyade, zihniyetini ve metodunu kavramaya çalışmalı, millî bir kültür muhtevası yaratmaya çalışmalıyız…” diyen Fındıkoğlu, Türkiye’de sağlam bir düşünce geleneğinin kurulması ve kendi kültürü içinde yoğurmasını şart görüyordu. Düşünce faaliyetlerinin ‘değerinin ve özgürlüğünün gözetilmesi’ birincil önceliklerdendi. Bu hürriyeti sağlamak için her şeyden önce sosyal değerleri birbirinden ayırmak, her işi ehline bırakmak, bilim ve felsefe ile doğrudan doğruya ilgisi olmayan ‘siyaset ve din ihtiraslarını’ bu alana karıştırmamak gerekiyordu.

“Kültürde adem-i merkeziyet” Türkiye’de fikrî hayatın canlanmasını, bilimsel ve felsefî hayat geleneğinin kurulmasını, ülkenin her tarafındaki kabiliyetlerin ortaya çıkarılıp değerlendirilmesini sağlayacak faktörlerdendi.

Fındıkoğlu ‘birikmiş manevi bir servetin bulunmaması’ dolayısıyla, henüz bilimsel ve felsefi düşünce geleneğinin kurulamadığı ülkemizde; tarihî, sosyal ve siyasi şartların bilim adamlarını, ‘idare ve siyaset alanına’ kaydırdığını; ülke meseleleriyle ilgili ciddi ve bilimsel yayınların değil de ‘günlük dedikoduları ve zevklerle ilgili yayınların’ rağbet görmekte olduğunu belirlemişti.

Sosyal, tarihî ve siyasî sebeplerle idare ve siyaset alanına kaymış bilim adamlarını, bilim alanına çekme idealini: “Lisanı Türk, havası Türk, düşünce ve tebliğ tekniği Türk, yerli bir fikir havay-ı nesimisini yaratmak…” sözlerinde açıklayacaktı.

“Ferdî çalışmalar, bir teşkilata bağlanmadıkça, kumlar arasında süzülüp kaybolan küçük sulara benzer” diyerek, fikir ve kültür faaliyetlerinde iyi bir teşkilatlanmanın önemine işaret eden Fındıkoğlu, kültürel teşkilatlandırma işini, devletin fonksiyonları arasına almıştı.

Türkiye’de bilimsel ve felsefî bir düşünce geleneğinin kurulamamış olmasının sebeplerinden bir diğeri, aydınların bir araya gelip, “aynı çatı altında” toplanamamaları, “kolektif çalışma alışkanlığına” sahip olmamalarıydı.

Fındıkoğlu’nun, eğitim ve öğretimde kullanılmasını önerdiği temel ilkeleri, şahsi teşebbüsün değer görmesi, nicelik değil niteliğin esas alınması, öğretmenliğin değerinin yükseltilmesi, meslek kuruluşlarının oluşturulması ve eğitim ile ekonomi arasında koordinasyonun sağlanmasıydı.

Ona göre eğitimde nitelik sorunun çözülmesi için öğretmenlere ve öğrencilere düşen iki görev vardı: “Hocalar, artık cami vaizleri olmaktan çıkarak, okuttukları talebelerin kafaları işlenecek ‘birer insan olduğunu’ düşünmeli talebeler, sadece ‘diplomalı’ olmayı değil; fakat aynı zamanda Türkiye’nin muhtaç olduğu birer ‘şahsiyet’ olmak idealini gütmeliler.

‘Okul ne ise toplum da odur’ şekilde, “Okula bakınız, okulun sahibi olan milletin hayat ve medeniyet anlayışı, derecesi hakkında bir fikir edinirsiniz.” sözleri ile “okulun toplumsal yapı ile olan yakın ilişkisini” vurgulamıştır.

Fındıkoğlu birey açısından kültürü, “ferde şahsiyet bütünlüğü kazandıran, fikirleri ile davranışları arasında tutarlılık sağlayan bir olgu” olarak görür. Kültürlü insan, ahlaklı insandır, davranışları tutarlıdır ve ona güvenilebilir. Toplumsal açıdan kültür ise, toplumdaki birliği ve dayanışmayı, hem de sosyal kurumların düzenli ve uyumlu bir bütün olarak işleyişini sağlayacaktır.

Fındıkoğlu, kişisel hayatında ilim adamlarına yakışır şekilde asaletli ve gösterişsiz giyim ve kuşamı ile mütevazi, insanlar arasında rütbe ve tabaka farkı gözetmeksizin herkesle samimi bir insandı. İlmi ve felsefi sohbetlerini mahcubiyet içinde sunan Fındıkoğlu, düşünce ve inanç sisteminde, kırk yıla yakın süren üniversite hocalığı müddetince ‘esen rüzgâra göre yüz çevirme’ hastalığına tutulmadı. Her zaman ahlakçı, aksiyoncu ve araştırıcı bir sosyolog olarak kalmaya çalıştı.

Milliyetçi bir Türk aydını ve düşünürü olarak Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun tüm kültür çalışmaları, Türkiye’de yerli ve millî bir düşünce geleneğinin kurulması, bu yolla milletleşme olgusunun tamamlanması, millî birliğin ve bütünlüğün sağlanması, Türk milletinin sosyo-kültürel alanda ilerleyerek çağdaş milletler arasında gerçek yerini alması yönünde olmuştur.

Metin KAZAN

Kaynaklar:

1-Türk Sosyolojisinde Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Doç. Dr. Hıdır Önür Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü.

2-https://www.dunyabizim.com/portre/ziyaeddin-fahri-findikoglunun-cabasi-ne-icindi-h22128.html Muaz Ergü yazısı.

3-https://www.turkocaklari.org.tr/iz-birakanlar/ziyaeddin-fahri-findikoglu-3604 Nevin Güngör Ergan yazısı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir